Ankara ilahiyat ilitam fıkıh ara sınav ders notları

Prof. Dr. İbrahim Çalışkan
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
İLAHİYAT FAKÜLTESİ
FIKIH USULÜ
1
İslâm Hukukunun Temel İlkeleri
* İslâm, semavî dinlerin en sonuncusudur. Bütün insanlığa hitap eden evrensel bir dindir. Din ve dünya ile ilgili hükümleri içerir.
Bu hükümler üçe ayrılır: a. İnançla ilgili hükümler (el-Ahkâmu‟l-İ‟tikâdiyye) b. Ahlakla ilgili hükümler (el-Ahkâmu‟l-Hulukiyye)
c. İnsanların davranışları ve tasarrufları ile ilgili hükümler (el-Ahkâmu‟l-Ameliyye)
* Mükellef, kendisine Şâri„ tarafından bir şey yapmak ve yapmamak zahmeti ilzâm edilen (borç altına sokulan) âkil ve bâliğ
kimsedir.
* Ehliyet, hukuk süjesinin haklara sahip olması, haklarını kullanması, görev, yükümlülük ve sorumluluklar yüklenebilmesidir.
* İnsanların davranışları ile ilgili hükümleri inceleyen İslâm hukukunun temel ilkeleri şunlardır: 1. Sıkıntıları ortadan kaldırma
(nefyu’l-harac), zorlukları kolaylaştırma ilkesi 2. Sorumlulukların azlığı ilkesi (kılletu’t-tekâlîf) 3. Hükümlerde tedrîcîlik ilkesi
(et-tederruc fi’l-ahkâm) 4. İnsanların yararının gözetilmesi ilkesi 5. Adaletin gerçekleştirilmesi ilkesi (tahkîku’l-adâle)
* İslâm hukukunda kanun koyucu (Şâri„) insanlara kolaylık göstermeyi, onları sıkıntıya sokmamayı temel ilke olarak kabul
etmiştir. Bu sebeple İslâm‟da kişilere yüklenen sorumluluklar, onların güçleri ölçüsündedir.
* Hz. Peygamber‟in iki şeyden birini uygulamak durumunda kaldığı zaman, günah olmadığı sürece en kolayını seçtiği sahih
hadislerde ifade edilmektedir.
* Ruhsat, insanların özürlerinden dolayı kendilerine bir kolaylık ve müsaade olmak üzere ikinci derecede meşru kılınan şeydir.
Örnek: Allah Ramazan ayında oruç tutmayı farz kılmış, ancak seferde olanlar, hastalar, hamile olan ve çocuğunu emzirmek
zorunda olan kadınlar için oruç tutmama ruhsatını koymuştur.
* İslâm Hukukunda hafifletici sebepler, ihtiyaç, yolculuk, sefer, hastalık, unutma, hata, bilmeme, ikrâh, umûmu‟l-belvâ
(kaçınılması çok zor olan durumlar) olarak belirlenmiştir.
* İhtiyaç: İhtiyaç, hafifletici sebeplerin başında gelir. Elde mevcut olmayan şeyin (ma‟dûm) hukukî sözleşmeye konu olması
yasaklanmıştır.
* Sefer/ Sefer de özellikle ibadet konularında hafifletici sebeplerden biridir. Sefere çıkan kimse, dört rekâtlı namazları iki kılar.
* Hastalık/ Hastalık da önemli bir hafifletme sebebidir. Su kullanmak hastaya zarar veriyorsa, abdest almak yerine teyemmüm
eder. Hasta, Ramazan ayı ise, oruç tutmak onun için zararlı ise, oruç tutmaz; iyileştiğinde tutamadığı gün sayısı kadar oruç
tutar. Özürlü kimseler de hasta olarak kabul edilmiştir. Bu kimseler de aynen hastalar gibi hareket ederler. Kadınların özel
halleri de (hayız ve nifas) hastalık olarak kabul edilmiştir. Aynı şekilde bu durumdaki kadınlar da Ramazan ayı ise oruçlarını
tutmazlar, namazlarını kılmazlar. Tutamadıkları oruçlarını sonra tutar, kılamadıkları namazlarını ise artık kılmazlar, yani kaza
etmezler. Hac görevini yaparken tavafın dışındaki hac ile ilgili bütün görevlerini yerine getirirler. Temizlendikten sonra da
tavafı yaparlar. Kadınların özel hallerinde Kur‟ân okuyup okumayacakları İslâm hukukçuları tarafından tartışılmıştır.
Mâlikîlerin dışındakiler, bunu caiz görmezken, Mâlikîler kadınların özel hallerinde Kur‟ân okuyabileceği görüşündedirler.
* Unutma/ Unutma da bir özür olarak kabul edilmiş, ehliyete ârız olan hallerden biri olarak benimsenmiştir. Unutularak
kılınmayan namaz, tutulamayan oruç, verilmeyen zekât, yerine getirilmeyen nezir ve keffâretler böyledir.
* Kul haklarını ilgilendiren konularda unutma özür olarak kabul edilemez. Bu sebeple unutularak da olsa malına zarar verilen
kimsenin malını tazmin etmek zorunludur.
* Hata/: Fiilde veya kasıtta (niyette) yapılan hata da hafifletici bir sebep olarak kabul edilmiştir. Fiilde hata, failin bir fiili
kastetmesine rağmen kendisinden başka bir fiili sadır olmasıdır.
* Cehâlet: Bilmeme, Müslümanlar arasında yaşayan bir kimse için dinî konularda bir özür olarak kabul edilmemektedir.
* İkrâhda birçok durumda, mükellefe kolaylık sağlayan, ondan sıkıntıyı kaldıran hafifletici sebeplerden biri olarak kabul
edilmektedir.
* Tam ikrâh (ikrâh-ı mülci’/ fiili, dünyevî ve uhrevî ceza konusu olmaktan çıkarır. Eğer ikrâha konu olan şey yasaklanmışsa,
yasak hükmü, zaruret esasına göre sakıt olur. Örnek: Bir kimse zaruret halinde murdar olmuş hayvan etini ve domuz etini yese
ya da kan ve şarap içse, günah işlemiş olmaz
* Tam ikrâh sebebiyle başkasının malına zarar veren kimse tazminat ödemekten kurtulur. Ancak tam ikrâh sebebiyle başkasına
ait bir şeyi yerse tazminat ödemekten kurtulamaz. Çünkü o kendi ihtiyacını gidermiştir. Burada yeme fiili mükrihe (zor
kullanana) nispet edilemez. Tam ikrâh bazen, kişinin gayr-ı meşru fiilleri işlemesi için ruhsat oluşturmaz. Aksine kişi bu fiilleri
işlerse günahkâr olur. Ana ve babayı dövmek için yapılan ikrâh böyledir. Çünkü ana ve babaya eziyet verme yasağı ebedîdir,
taviz vermeyi/ödün vermeyi kabul etmez. Haksız yere bir kimseyi öldürmek için yapılan ikrâh da böyledir. Böyle bir fiili işleyen
kimse de günahtan/sorumluluktan kurtulamaz.
* Nâkıs ikrâh (ikrâh-ı gayr-ı mülci’/ mutlak olarak fiilinin sonuçları bakımından mükrehin rızasını ortadan kaldırsa da ihtiyarını
ortadan kaldırmaz. Bu bağlamda, hapisle tehdit edilerek içki içmeye ya da bir kimseyi öldürmeye zorlandığı takdirde, istenileni
yerine getirirse tamamen sorumlu olur.
2
* Umumu’l- Belvâ/: Kaçınılması çok zor olan durumlar da hafifletici sebeblerden sayılmıştır. Kedilerin dokunduğu yiyeceklerden
yemek, içtiği su ile abdest alıp, gusletmek, yollardaki temiz olmayan suların bulaştığı elbise ile namaz kılmakta bir sakınca
görülmemiştir.
* İbadetin sâkıt olmasıyla gerçekleşir. Örneğin, güvenliğin olmadığı durumlarda hac ibadetinin farz olmaması böyledir.
Farzların miktarlarının azaltılmasıyla gerçekleşir. Örneğin, sefere çıkan kimsenin dört rekâtlı namazlı ikişer rekât kılması
böyledir. Zaruret sebebiyle, yasaklanmış şeyin mubah olmasıyla gerçekleşir. Örneğin, ölecek durumda olan kimsenin, başka
bir yiyecek bulamadığı için yasaklanmış bir maddeyi, ölmeyecek kadar yemesinin mubah olması böyledir. İbadetlerin
geciktirilmesi (daha sonra yerine getirilmesi) ile gerçekleşir. Örneğin, seferde olan ya da hasta olan kimselerin Ramazan
orucunu seferden sonra ya da iyileştikten sonra tutabilmeleri böyledir.
* İslâm dininde kişilere yüklenen sorumluluklar oldukça sınırlıdır. Bunda gözetilen amaç, insanların güç yetiremeyecekleri
sorumlulukları onlara yüklememektir.
* Kur‟ân‟da sadece kaçınılması gereken yasakların ya da yerine getirilmesi gereken emirlerin zikredilip bunların dışındaki
konularda hüküm belirtilmemesinden İslâm hukukçuları “Eşyada asıl olan ibâhadır (el-asl fi‟l-eşyâ‟ el-ibâha)” genel ilkesini
çıkarmışlardır.
* Tedrîc, hükümlerin bir defada değil, insanların ihtiyaçlarına göre parça parça inmesidir. İçki ve kumar, Araplarda yerleşmiş bir
alışkanlıktı. İslâm bunları yasaklamak istediğinde, insanın yaratılışına/fıtratına uygun olarak birdenbire yasaklamamıştır.
* Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda aklını kullanan kimseler için büyük
bir ibret vardır.” (16. Nahl, 67.) Sana, şarap ve kumar hakkında sorarlar. De ki: her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için
birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür…” (2. Bakara, 219.) Ey inananlar! Sarhoşken,
ne dediğinizi bilinceye kadar, cünübken –yolcu olan müstesna- gusledene kadar namaza yaklaşmayın.” (4. Nisâ, 43.) Ey iman
edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa
eresiniz.” (5. Mâide, 90.)
* İslâm hukuku koyduğu hükümlerde insanların yararını gözetmektedir. Bu sebeple, insanların yararı gerektirdiği için koyduğu
bazı hükümleri daha sonra iptal etmiş ve hükmünü ortadan kaldırmıştır. Anaya, babaya ve akrabaya vasiyet, -mirasla ilgili
ayetler nâzil olmadan önce- Kur‟ân‟da farz kılınmıştı. Daha sonra nâzil olan miras ayetleriyle, vasiyet ile ilgili hükümler
uygulamadan kaldırılmıştır. Kıble önceleri Beytu‟l-Makdis iken yaklaşık on altı ay sonra bu neshedilerek kıble Kâbe olmuştur.
* Kanun koyucu (Şâri„) koyduğu hükümleri illetlere bağlamıştır. Böylece bize, illetler var olacağı zaman hükümlerin de var
olacağını, illetler ortadan kalktıktan sonra hükümlerin de ortadan kalkacağını, illetler avdet edince hükümlerin de avdet
edeceğini göstermiştir.
* İslâm‟a göre insanlar eşittir. İnsanların birbirine karşı soy, sop, mal, makam, ırk, renk ve cins bakımından üstünlükleri yoktur.
Aksine Allah‟ın koyduğu temel ilke olan adalet önünde herkes eşittir. “Barış, huzur istiyorsan toplumda adaleti hâkim kıl”.
* İslâm hukukunun gerçekleştirmeyi hedeflediği asıl amaç, insanların yararıdır. islâm hukukunun ilk kaynağı olarak Kur‟ân‟da,
ceza, iktisat ile ilgili hükümlerle, idare ile ilgili esaslar, İslâm devleti ile diğer devletlerin savaşta ve barışta birbirleriyle olan
münasebetleri ve çevrenin gelişmesiyle değişen benzeri konular hakkında ayrıntılı bilgiler yer almamaktadır. Aksine bu
konularla ilgili genel ilkeler yer almaktadır. Kur‟ân‟ın bu özelliği sayesinde, Müslümanların idaresini üstlenenler, Kur‟ân‟ın
koyduğu temel ilkeler ışığında ve Müslümanların yararını gözeterek hukukî düzenlemeleri rahatlıkla yapabilme imkânına
sahiptirler.
* Hz. Ebû Bekir halife seçildiğinde insanlara yaptığı ilk konuşmasında şunları söylemiştir: “İçinizdeki en zayıfınız, hakkını alıp
kendisine iade edinceye kadar benim yanımda en kuvvetli olanınızdır. İçinizdeki en kuvvetliniz, haksız olarak elde ettiğini
kendisinden alıp sahibine iade edinceye kadar benim yanımda en zayıf olanınızdır.”
Fıkıh Usûlünün Mahiyeti, Tarihî Gelişimi
۞ Asıl; Sözlükte, bir şeyin aslı; o şeyin temeli, doğduğu ya da kendisi üzerine bir şeyin dayandığı, bina edildiği şey demektir.
۞ Terim anlamına gelince, “asl”ın birçok manası vardır. Başlıcaları şunlardır: Delîl anlamına gelmektedir. Tercih edilen
anlamına gelmektedir. Kaynak, izlenen yol anlamlarına gelmektedir. Fer„in zıddı olarak kullanılır. Devam etmekte olan şey
anlamına gelmektedir.
۞ Fıkhın sözlük anlamı; bir şeyi iyice, derinlemesine anlayıp, idrak etmektir.
۞ Fıkıh, terim olarak, “Tafsîlî delillerden yararlanılarak elde edilen amelî -şer„î hükümleri bilmek” şeklinde tanımlanmaktadır.
۞ Şer„î-amelî hükümleri tafsîlî delillerinden çıkarabilmeye yarayan kuralların tamamına Fıkıh Usûlü denir.
۞ “Her emir, vücûb içindir” sözü, bir kuraldır. Bu kural, emir sîgasında gelen bütün fiillerin bu çerçeveye alınmasını gerektirir.
۞ Bir şey hakkında olumlu ya da olumsuz karar vermek” şeklinde tanımladığımız hüküm, duyularla ve akılla karar verilen
konularda olur. a. Aklî Hüküm b. Hissî Hüküm c. Tecrûbî Hüküm d. Vad‘î-Istılâhî Hüküm e. Şer‘î Hüküm
3
۞ Şer„î kaynaklar aracılığı ile elde edilen hükme “şer„î hüküm” adı verilmektedir. “Namaz, farzdır”, “Ribâ, haramdır” hükümleri,
şer„î hükme örnek olarak gösterilebilir. Şer’i hüküm kaynağı olarak Kitab, Sünnet temel olarak alınmaktadır. Ribanın haramlığı
konusunda; “Allah Alışverişi helal kıldı ve ribayı haram kıldı” ayetindeki hükümden ribanın haramlığı şeri bir hükümdür.
۞ Şer„î Hükümler de kendi aralarında îtîkâdî, ahlâkî ve amelî hükümler olarak üçe ayrılmaktadır: a. Îtîkâdî Hükümler b. Ahlâkî
Hükümler c. Amelî Hükümler
۞ Cüz‟î deliller (Tafsili Delil)bildiğimiz gibi, her bir olayla ilgili ve bu olaylardan her birinin hükmünü gösteren delillerdir.
Anneleriniz size haram kılındı” (4. Nisâ, 23.) âyeti, cüz‟î veya tafsîlî bir delildir. Çünkü özel bir konu ile (analarla evlenme
konusu ile) ilgilidir ve bu konu hakkında belli bir hükmü (böyle bir evliliğin haram olduğunu) göstermektedir.
۞ Tafsîlî delillerin karşıtı olan deliller vardır ki bu deliller, küllî-icmâlî deliller şeklinde isimlendirilir. Küllî-icmâlî delillerin her biri,
özel bir konu ile ilgili olmayıp belirli bir hükmü göstermemektedir. Kitâb, Sünnet, İcmâ, Kıyâs
۞ İcmâlî deliller usûlcünün inceleme konusunu oluştururken, tafsîlî deliller, fakîhin inceleme alanına girmektedir. Özetle, usûl
kurallarını usûlcü koymakta, fıkıhçı ise, bu kuralları kullanmaktave bunlardan yararlanmaktadır.
۞ Fıkıh Usûlü kuralları, genel kurallar olup içerdiği tüm cüzlerine ve konularına istisnasız olarak uygulanır. “Vücûba delâlet
etmediğine dair bir karine bulunmadığı sürece, her emir sîgası vücûba delâlet eder.”
۞ Fıkıh Usûlü kuralları, bünyesinde, kendisinden şer„i hükümler çıkarılabilecek tafsîlî deliller içeren meseleleri barındırır.
۞ Deliller ve hükümler, Fıkıh Usûlü kurallarının konusudur. Fıkıh kuralları ise çoğunlukla genel ilkelerdir, bazı fıkıh meselelerini
içine alan hükümlerdir. Bu anlamda fıkıh kurallarının konusu, mükellefin fiilleridir.
۞ Fıkıh Usûlü kuralları, amelî-şer„î hükümleri elde edebilmeyi sağlayan bir araçtır. Fıkıh kuralları ise, aynı illetle birbirine
benzeyen aynı hükümlerin -bir anlamda- toplamından ibarettir.
۞ Fıkıh Usûlü kurallarının çoğu, bu kurallar aracılığıyla Şâri„in lafızlarından hüküm elde edebilmekle ilgilidir. Bu kurallara hâkim
olan, kuralları iyi bilen kimse, doğrudan doğruya bu kurallar sayesinde fer„î hükümleri elde edebilir.
۞ Fıkıh Usûlü kuralları, furû„dan (fer„î meselelerden) önce vardır. Çünkü bunlar, hüküm çıkarırken fakîhin (hüküm çıkaracak
olan müctehidin) uyması gereken, fakîhin kendisini uymakla zorunlu hissettiği kurallardır. Fıkıh kuralları, fer„î meselelerin
varlığından sonra vardır. Yani fıkıh kuralları, fer„î meselelerden oluşturulmaktadır.
۞ Fıkıh Usûlü kuralları, bünyesinde, kendisinden şeri hükümler çıkarılabilecek tafsîlî deliller içeren meseleleri barındırırken fıkıh
kuralları bünyesinde, Fıkıh Usûlü kurallarına dayanılarak elde edilmiş fıkhî hükümleri barındırır. Fıkıh Usûlü kuralları, amelîşer„
i hükümleri elde edebilmeyi sağlayan bir araçtır. Fıkıh kuralları ise aynı illetle birbirine benzeyen aynı hükümlerin -bir
anlamda- toplamından ibarettir. Fıkıh Usûlü kuralları, furû„dan (fer„î meselelerden) önce vardır. Fıkıh kuralları ise fer„î
meselelerin varlığından sonra vardır. Fıkıh Usûlü kurallarının konusu, şer„î hükümlerin elde edilmesini sağlayan delillerdir.
Fıkıh kurallarının konusu ise mükellefin fiilleridir.
۞ Fıkıh Usûlü ilmini bilmek, ictihâdın en önemli şartlarından biridir. Eğer fakîh (fıkıh âlimi), Fıkıh Usûlü ilmini ayrıntılarıyla çok iyi
bilmezse, ictihâd derecesine ulaşması ve bir delilden hüküm elde etmesi mümkün değildir.
۞ İctihâd derecesine ulaşamayan kimse de Fıkıh Usûlü ilminden yararlanabilir. En azından bağlı olduğu mezhebin imamının
delilleri kullanarak nasıl hüküm çıkardığını yakînen görmüş olur. Müctehid olmayan böyle bir kimse, imamının hüküm elde
ederken izlediği yola vâkıf olduğundan, görüşlerini taklîd ettiği imama güveni artar,.
۞ Ömer b. el-Hattâb, Abdullah b. Mes‟ud, Abdullah b. Abbâs, Ali b. Ebî Tâlib v.b hükmünü bilmedikleri olaylarla
karşılaştıklarında, önce Kur‟an‟a, sonra Sünnete başvuruyorlar ve eğer oralarda hükmü bulamazlarsa ictihâd yapıyorlardı.
۞ Fıkıh Usûlü ilmi, birçok ilimden yararlanır, birçok ilmin konuları ile de ortak konuları vardır. Arap dili, bunların başında gelir.
Kur’an ve Kur’an ilimleri Sünnet ve Sünnet ile ilgili ilimler, Kelâm ilmi
۞ İmam Şâtibî, aslında Fıkıh Usûlü konusu olmadığı halde sonradan bu ilme dâhil edilen, Mantık, Kelâm, Kur‟ân ve Hadis ilimleri,
Arap Dili ile ilgili konuların Fıkıh Usûlü ilminde yer almasını “âriyet” olarak isimlendirmektedir. Ona göre bu konular, Fıkıh
Usûlü ilminin asıl konuları olmayıp zamanla Fıkıh Usûlü ilmine emanet olarak girmiş konulardır.
۞ Fıkıh Usûlünün konusu, şer„î delillerdir. Bu deliller sayesinde şer„î hükümler elde edilir. Bu deliller, Kitâb, Sünnet, İcmâ„ ve
bunlardan hüküm çıkarma yöntemleri olarak isimlendirebileceğimiz Kıyâs, Maslahat-ı Mürsele ve İstihsân‟dır.
۞ İslâm Hukukunun Yardımcı Kaynakları olan Örf ve Âdet, Seddu‟z-Zerâî„, İstishâb, Sahabî Kavli, Şer„u men Kablenâ (bizden
öncekilerin şeriatleri) da Fıkıh Usûlünün konuları arasındadır.
۞ Şer„î Hüküm ve kısımları, hüküm, mahkûm aleyh, mahkûm bîh, ehliyet ve ehliyete ârız olan haller, ictihâd ve taklîd, lafızlar ve
lafızların delâlet yolları konuları da Fıkıh Usûlü ilminin konularındandır.
۞ Fıkıh Usûlü alanında bize ulaşan tedvin edilmiş ilk müstakil eser, İmam Şâfiî’nin (ö. 204 h./819 m.) “er-Risâle” adlı eseridir.
۞ Serahsî (ö. 490 h./1096 m.) de usûlünde, Fıkıh Usûlü ilmi konusunda ilk eser yazanın, kurallarını ilk defa bir araya toplayanın
ve hüküm çıkarma yollarını açıklayanın İmam Ebû Hanîfe (ö. 150 h./767 m.) olduğunu, bu konuda “Kitâbu‟r-Re‟y” adında usûl
ile ilgili bir eser yazdığının rivâyet edildiğini ifade etmektedir.
۞ İmamiyye Şiâsı, Fıkıh Usûlünü ilk tedvin eden kimsenin İmam Muhammed el-Bâkır b. Ali Zeynelâbidîn (ö. 144 h./761 m.)
olduğunu iddia etmektedir.
4
۞ Fıkıh kuralları hakkında yazılan müstakil eserler: a. “Te‟sîsu‟n-Nazâr”, Debûsî (ö. 430 h./1038 m.), Hanefî Mezhebi‟nde.b.
“Kavâidu‟l-Ahkâm fî Mesâlîhi‟l-Enâm”, İz b. Abdisselâm (ö. 660 h./1261 m.), Şâfiî Mezhebi‟nde. c. “el-Furûk, Şihâbuddîn”, el-
Karâfî (ö. 684 h./1285 m.), Mâlikî Mezhebi‟nde.d. “el-Eşbâh ve‟n-Nezâîr”, İbnu‟l-Vekîl (ö. 716 h./1316 m.), Şâfiî
Mezhebi‟nde. e. “el-Kavâidu‟l-Nûrâniyyetu‟l-Fıkhiyye”, İbn Teymiyye (ö. 728 h./1327 m.), Hanbelî Mezhebi‟nde. f. “el-
Kavâid”, el-Makarrî (ö. 758 h./1356 m.), Mâlikî Mezhebinde. g. “el-Mecmû„u‟l-Mezheb fî Kavâidi‟l-Mezheb”, el-Alâî” (ö. 761
h./1359 m.), Şâfiî Mezhebinde. h. “el-Eşbâh ve‟n-Nezâîr”, Tâcuddîn es-Subkî (ö. 771 h /1369 m.), Şâfiî Mezhebi‟nde.i. “el-
Mensûr fî‟l-Kavâid”, Bedreddîn ez-Zerkeşî (ö. 794 h./1391 m.), Şâfiî Mezhebi‟nde. j. “el-Kavâid”, İbn Receb (ö. 795 h./1392
m.), Hanbelî Mezhebi‟nde. k. “el-Eşbâh ve‟n-Nezâîr”, İbnu‟l-Mulekkîn (ö. 804 h./1401 m.), Şâfiî Mezhebi‟nde. l. “el-Eşbâh
ve‟n-Nezâîr”, Suyûtî (ö. 911 h./1505 m.), Şâfiî Mezhebi‟nde.m. “el-Eşbâh ve‟n-Nezâîr”, İbn Nuceym (ö. 970 h./1562 m.),
Hanefî Mezhebi‟nde.n. “el-Ferâidu‟l-Behiyye fî Kavâid ve‟l-Fevâidi‟l-Fıkhiyye”, İbn Hamze (ö. 1305 h./1887 m.), Hanefî
Mezhebi‟nde. o. “Kavâidu Mecelleti‟l-Ahkâmi‟ş-Şer„iyye alâ Mezhebi Ahmed b. Hanbel”, Ahmed el-Kârî (ö. 1359 h./),
Hanbelî Mezhebi‟nde.p. “Şerhu‟l-Kavâidi‟l-Fıkhiyye”, Ahmed ez-Zerkâ, Hanefî Mezhebi‟nde.
۞ İmam Şâfiî,“er-Risâle”sinde, a. Kur‟an ve Kur‟an‟ın hükümleri açıklayış şekilleri, b. Sünnet ve Kur‟an‟a göre Sünnet‟in yeri, c.
Sünnet‟e uymanın Kur‟an‟ın emriyle farz kılındığı d. Nâsih ve Mensûh e. Hadislerin İlletleri f. Haber-i Vâhid g.İcmâ h. Kıyas ve
İstihsânın kullanılıp kullanılamayacağı i. İhtilâfın caiz olduğu ve olmadığı durumları incelemiştir.
۞ Usûlcüler, eserlerini yazarken şu dört ana konuyu, incelemelerinde esas olarak aldılar: a. Şer‘î Hükümler (el-Ahkâmu’şŞer‘
iyye/ Vucûb, Hurmet, Nedb, Kerâhe, İbâha… b. Şer‘î Deliller (el-Edilletü’ş-Şer‘iyye/Kitâb, Sünnet, İcmâ„… c. Delillerden
Hüküm Çıkarma Yolları Delillerin hükümlere delâlet şekilleri. d. Hüküm çıkaran kimse: Müctehid
۞ Fıkıh Usûlü ile ilgili eser yazanlar, eserlerini yazarken farklı yöntemler izlemişlerdir. 1. Fukaha Yöntemi/Metodu 2.
Mütekellimîn Yöntemi 3. Karma Yöntem 4. Asllara dayanarak fer‟i meseleler üretmek yöntemi 5. Fıkıh Usûlünü, şerîa„tın
maksatlarını esas alarak ortaya koyan yöntem
۞ Fukaha Yöntemi Mezhep imamlarından nakledilen furû„ meselelerine dayanılarak usûl kurallarının (el-Kavâidu‟l-Usûliyye)
belirlenmesidir. Bu yöntem fıkhî inceliklere dalma konusuna özen göstermektedir. Hanefî usûlcüleri bu yönteme sevk
eden başlıca sebep, Hanefî imamlarının yazılmış ve bir araya toplanmış usûl kuralları bırakmamış olmalarıdır.
۞ Hanefî usûlcüler bu furû„ ile ilgili çözümlerden hareketle kâideler (kavâid/ ve kurallar (zavâbıt/ çıkarmışlar ve bunları
mezhepleri için temel ilkeler olarak ortaya koymuşlardır. Hanefî usûlcüleri bu yönteme sevk eden başlıca sebep, Hanefî
imamlarının yazılmış ve bir araya toplanmış usûl kuralları bırakmamış olmalarıdır.
۞ Fukaha Yöntemi ile telif edilen eserler: a. “Meâhizu‟ş-Şerâ„î”, Ebû Mansûr el-Mâtûrîdî (ö. 333 h/944 m.). b. “Risâle fi‟l-
Usûl”, Ebu‟l-Hasan el-Kerhî (ö. 340 h./951 m.). c. “El-Fusûl fi‟l-Usûl”, Ebû Bekr Ahmed b. Ali el-Cessâs er-Râzî (ö. 370 h./980
m.). d. “Takvîmu‟l-Edille ve Te‟sîsu‟n-Nazâr”, Ebû Zeyd ed-Debûsî (ö. 430 h./1038 m.). e. “Mesâilu‟l-Hilâf”, Ebû Abdillah es-
Saymerî (ö. 436 h./1044 m.).f. “Kenzu‟l-Vüsûl ilâ Mârifeti‟l-Usûl”, Fahru‟l-İslâm Muhammed b. Ali el-Bezdevî (ö. 482
h./1089 m.) Bu kıymetli eser, “Keşfü‟l-Esrâr an Usûli‟i-Bezdevî” adıyla Abdülaziz el-Buhârî (ö. 730 h./1329 m.) tarafından şerh
edilmiştir.g. “Temhîdü‟l-Fusûl fi‟l-Usûl”, Ebû Bekr Muhammed es-Serahsî (ö. 490 h./1096 m.). h. “Mîzânu‟l-Usûl”, Ebû Bekr
Muhammed es-Semerkandî (ö. 539 h./1144 m.). i. “El-Menâr”, Ebu‟l-Berekât Abdullah en-Nesefî (ö. 710 h./1310 m.).
۞ Mütekellimîn Yöntemi/ Metodu: Bu yöntemde usûl kuralları herhangi bir mezhep imamının görüşünden bağımsız olarak
mantık ilkelerine göre tesis edilmiş ve aklî istidlâli esas olarak alan bir yol izlenmiştir. Bu yöntem, fer„î hükümlerin
çözümlerinden elde edilmiş kurallar değil, aksine fer„î hükümlerin elde edilişine yön veren bir usûl, bir hüküm verme/çözüm
bulma yoludur. Bu yöntemde, konu ile ilgili örnekler ve fer„î meselelerin çözümü ile ilgili örnekler eserlerde yer almıştır.
۞ Mütekellimîn Yöntemi ile telif edilen eserler: a.“er-Risâle”, el-İmam eş-Şâfiî (ö. 204 h./819 m.) b. “et-Takrîb ve‟l-İrşâd fî
Tertîbî Turûki‟l-İctihâd”, el-Kâdî Ebû Bekr Muhammed b. Tayyib el-Bâkillânî el-Mâlikî (ö. 403 h./1012 m.). c. “el-Umed”, el-
Kâdî Abdulcebbâr b. Ahmed el-Hemezânî el-Mu‟tezîlî (ö. 415 h./1024 m.) d. “el-Mu‟temed”, Ebu‟l-Hüseyin el-Basrî el-
Mu‟tezîlî (ö. 436 h./1044 m.).e. “el-İhkâm fî Usûli‟l-Ahkâm”, Ebû Muhammed Ali b. Hazm ez-Zâhirî (ö. 456 h./1063 m.).f. “el-
Udde fî Usûli‟l-Fıkh”, Ebû Ya‟lâ el-Ferrâ el-Hanbelî (ö. 458 h./1065 m.).g. “İhkâmu‟l-Fusûl fî Ahkâmi‟l-Usûl”, Ebu‟l-Velîd el-
Bâcî el-Mâlikî (ö. 474 h./1081 m.).h. “el-Luma„ ”, “Şerhu‟l-Luma„ ” ve “et-Tebsira”, Ebû İshâk İbrâhîm eş-Şîrâzî eş-Şâfiî, (ö.
476 h./1083 m.). i. “Uddetu‟l-Âlim ve‟t-Tarîku‟s-Sâlim”, Ebû Nasr Ahmed b. Ca‟fer es-Sabbâğ (ö. 477 h./1084 m.). “el-
Burhân”, “Kitâbu‟t-Telhîs fî Usûli‟l-Fıkh”, İmâmu‟l-Harameyn Abdülmelik b. Muhammed b. Abdillâh el-Cuveynî eş-Şâfiî (ö.
478 h./1085 m.). k. “Kavâidu‟l-Edille”, İbnu‟s-Sem‟ânî (ö. 489 h./1095 m.).l. “el-Mustesfâ”, “el-Menhûl”, “Şifâu‟l-Galîl”, “elİstiksâ”,
“Esâsu‟l-Kıyâs”, Ebû Hamid Muhammed el-Gazâlî eş-Şâfiî (ö. 505 h./1111 m.).m. “et-Temhîd fî Usûli‟l-Fıkh”, Ebu‟l-
Hattâb el-Hanbelî (ö. 510 h./1116 m.). n. “el-Usûl ilâ‟l-Usûl”, Ebu‟l-Feth Ahmed b. Ali b. Burhân (ö. 518 h./1124 m.).o. “el-
Mahsûl fî İlmi Usûli‟l-Fıkh”, Fahruddîn er-Râzî eş-Şâfiî (ö. 606 h./1209 m.). “Ravdatu‟n-Nâzır ve Cunnetü‟l-Munâzır”, Ahmed
b. Muhammed b. Kudâme el-Hanbelî (ö. 620 h./1223 m.). q. “el-İhkâm fî Usûli‟l-Ahkâm”, Seyfuddîn el-Âmidî (ö. 631 h./1233
m.). s. İbnu‟l-Hâcib‟in “Muhtasaru Munteha” adlı eserine el-Kâdî Adududdîn el-Îcî (ö. 756 h./1355 m.) bir şerh yazmıştır. u.
“el-Bahru‟l-Muhît fî Usûli‟l-Fıkh”, Bedruddîn ez-Zerkeşî eş-Şâfiî (ö. 794 h./1391 m.).v. “Şerhu‟l-Kevkebi‟l-Munîr”, el-Futûhî
el-Hanbelî (ö. 972 h./1564 m.).
5
۞ Karma Yöntem: Fıkıh Usûlü yazımında kullanılan bir başka yöntem ise, h. VII. yüzyılda başlayan Mütekellimîn yöntemi ile
Hanefî yöntemini birleştirmeye çalışan, “karma yöntem” diyebileceğimiz, uzlaştırmacı bir yöntemdir. Bu yöntem, adından da
anlaşılacağı gibi her iki yöntemin aklî ve naklî delillere dayanan usûl kurallarını bir araya getirerek, bu kuralları fer„î
meselelerin çözümünde uygulamıştır.
۞ Karma Yöntem ile telif edilmiş eserler: a. “Bedîu‟n-Nizâm el-Câmi„beyne Usûli‟l-Bezdevî ve‟l-İhkâm”, Ahmed b. Ali es-Sââtî
(ö. 694 h./1294 m.). “Tenkîhu‟l-Usûl”, Sadruşşeria Ubeydullâh b. Mes‟ûd el-Hanefî (ö. 747
۞ h./1346 m.). Cem„u‟l-Cevâmi„”, Tâcuddîn es-Subkî (ö. 771 h./1369 m.). “et-Tahrîr”, Kemâluddîn b. el-Humâm (ö. 861
h./1456 m.). “Musellemu‟s-Sübût”, Muhîbuddîn b. Abdişşekûr el-Hanefî (ö. 1119 h./1707 m.).
۞ Asılara dayanarak fer’i meseleler üretmek yöntemi: Bu yöntemin temelözelliği, usûlcülerin ihtilâflarına da işaret ederek usûl
kuralını/kâidesini ortaya koymak, daha sonra da üzerinde ihtilâf edilen bu kuralla ilgili fıkhî meseleleri ortaya koymaktır.
Bundan amaç, farklı ve yaygın furû„ meselelerin çıkarıldıkları asıllarıyla bağlantısını kurmaktır.
۞ Asılara dayanarak fer’i meseleler üretmek yöntemi ile yazılan eserler: a. “Tahrîcu‟l-Furû„ ala„l-Usûl”, Şihâbuddîn ez-Zencânî
(ö. 656 h./1258 m.).b. “Miftâhu‟l-Vusûl ilâ binâi‟l-Furû„ alâ‟l-Usûl”, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed et-Tilimsânî el-
Mâlikî (ö. 771 h./1369 m.).c. “et-Temhîd fî Tahrîci‟l-Furû„ alâ‟l-Usûl”, Cemaluddîn Abdurrahîm b. El-Hasan el-İsnevî eş-Şâfiî (
ö. 772 h./1370 m.).d. “Temhîdu‟l-Kavâidi‟l-Usûliyye ve‟l-Arabiyye li Tefrîi„ Fevâidi‟l-Ahkâmi‟ş-Şer„iyye”, Âli el-Âmmî .e.“el-
Kavâid ve‟l-Fevâidu‟l-Usûliyye”, Ali b. Muhammed b. Ali el-Balî İbnu‟l-Lehhâm (ö. 803 h./1400 m.).
۞ Fıkıh Usûlünü, şerîa‘tın maksatlarını esas alarak ortaya koyan yöntem: Bu yöntem, geçmiş usûlcülerin yaptığı gibi usûl
kurallarını belirli baplar ve başlıklar altında sunmamış, Fıkıh Usûlünü şeriatın amaçları (makâsıdu‟ş-şerîa açısından sunmayı
hedeflemiştir.
۞ Şerîa‘tın maksatlarını esas alarak ortaya koyan yöntemle yazılan eserlerin başında Ebû İshâk İbrâhim b. Mûsâ eş-Şâtibî el-
Mâlikî ( ö. 790 h./1388 m.) gelmektedir. Şâtibî‟nin “Unvânu‟Ta„rif bi Esrâri‟t-Teklîf”i, bir diğer adıyla “el-Muvafekât” adlı
meşhur eseri, bu yöntemle yazılmıştır.
Şer‘î Hüküm (I. Hâkim, II. Mahkûm bih/Mahkûm fîh)
۵ Şer„î Hükümler çok kısa olarak Allah‟ın (Şâri„in) kulların işlediği fiillere ve her türlü tasarruflarına yüklediği sıfatlardır. Bu
bağlamda misâl olarak alım-satım akdi, evlilik (nikâh) akdi gösterilebilir
۵ Allah‟ın, bir şeyin yapılmasını mübâh görmesi ve teşvik etmesi, bu hükmün Allah‟tan sâdır olması gibi telakkî edildiğinden,
Şer„î Hüküm olarak vasıflandırılmıştır. Çünkü bu fiilin hükmünü Allah açıklamakta ve hükmün yerine getirilmesini bizzat Allah
istemektedir.İnsanların bütün fiilleri ve amelleri, Allah‟ın Şer„î Hüküm olarak vasıflandırılan hükümleri dışına çıkmaz.
۵ Alım-satım, evlilik rehin(Bir sebebden dolayı bir şeyi habsetmek, alıkoymak; ödenecek mal karşılığında bir malı, alacaklıda
veya başka emin bir kimse elinde emânet bırakmak) hibe, icâre (Belli bir menfaati belli bir bedel karşılığında satmak,
kiralamak), infâk ırdâ (rada, süt emme)„ vb. akitler/fiiller, insanların arasında gerçekleştikleri için, makbûl olan ve Şâri„
tarafından övülen davranışlardır. Şâri„in tasvip ettiği bu tür fiiller, vücûb, istihbâb ya da ibâhâ hükmüyle uyuşur. Ribâ (faiz)
zinâ, ğışş(Hıyânet etmek, hâinlik yapmak), gabn (Aldatma, aldanma, alıcı ve satıcıdan birinin diğerini aldatması), tedlîs (Sattığı
şeyin ayıbını müşteriden gizlemek), sirkat (hırsızlık) katl (adam öldürme) vb. fiiller de Şâri„ tarafından hoş görülmeyen, yani
Şâri„ tarafından reddedilen fiiller olarak görülmektedir/sayılmaktadır.
۵ Şer‟î Hükümlerin Unsurları: a. Şer‘î Hüküm b. el-Hâkîm . c. el-Mahkûm fih /el-Mahkûm bih . d. el-Mahkûm aleyh.
۵ Şer‘î Hüküm Allah‟ın (Şâri„in), kulların (mükelleflerin) fiilleri ile ilgili hitabıdır.
۵ el-Hâkîm/ Şer„î Hükmü vaz‟ eden/koyan Allah‟tır. Şer„î Hüküm koyma konusunda akla da yer açmaya çalışan Mutezilîler‟in
dışındaki tüm usûlcüler (cumhûr), hüküm koyma yetkisinin sadece Allah‟a ait olduğu, bu konuda aklın hüküm koyma gibi bir
özelliği olmadığı hususunda aynı düşünceye sahiptirler
۵ el-Mahkûm fih /el-Mahkûm bih- Mükellefin fiil ve davranışlarıdır. Mükellefin işlediği bir fiilden dolayı sorumlu tutulabilmesi
için, o fiilin hükmünün (emredilen ya da yasaklanan) mükellef tarafından bilinmesi ve işlediği fiilin mükellefin gücü dâhilinde
olması gerekmektedir.
۵ el-Mahkûm aleyh Şer„î Hükmü yerine getirmekle yükümlü olan insan yani mükellef demektir. Mükellefin Şer„î Hükümleri
yerine getirmekle yükümlü olması için bülûğa ermiş (ergenlik yaşına girmiş) ve akıllı olması gerekmektedir.
۵ Hâkim (Hüküm Koyan Şâri‘) Şer„î Hükümler (vâcip, mendûb, harâm, mekrûh, mubâh), Allah‟ın hitabıyla sabit olmuş
hükümlerdir. Allah‟ın hitabından kastedilen şey, Kur‟ân, Sünnet, İcmâ„ ve şer„î delillere, usûl kurallarına ve şer„î amaçlara
dayanarak yapılan doğru ictihâddır. Şer„î Hükümleri koyan, bunları açıklayan, aralarındaki benzerlik ve farklılıkları belirleyen
Allah‟tır.
6
۵ Şâri„ şeriatı, akıl anlasın, kavrasın ve derinliklerini idrâk edip, inceliklerine vâkıf olsun diye indirmiştir.Birçok şer„î nassların,
yerini ve şerefini yücelttiği ve saygı duyduğu akıl, şeriatle kardeş olan, onu destekleyen ve savunan akıldır. Bu akıl, şeriatı da
indiren Allah tarafından yaratılmıştır. Bu anlamda, aklın da şeriatın da kaynağı birdir. İkisi de aynı iradenin ürünüdür.
۵ ibn Teymiyye, akıl ile naklin çatışmayacağını, var gibi görünen aykırılıkların/çelişmelerin çelişkilerin mahiyetini ve bunların
giderilmesini sağlamak/ortaya koymak amacıyla “Akıl ve Nakil Taaruzu” adlı kıymetli eserini kaleme almıştır.
۵ Hz. Peygamber‟in Sünnet‟i, Kur‟ân‟da yer alan ancak yeteri kadar açık olmayan hükümleri beyân eder, onların mahiyetini
açıklar. Meselâ Kur‟ân‟da “namaz kılınız” “zekât veriniz” “haccediniz” vb. şekilde emirler bulunmaktadır. Ancak bu ibadetlerin
nasıl îfâ edileceği açıklanmamıştır. Bu Sünnet‟e de, “sünnet-i mübeyyine/açıklayıcı sünnet/ adı verilmektedir.
۵ Hz. Peygamber‟in bazı Sünnetleri de Kur‟ân‟da yer almayan konularda yeni hükümler getirmektedir. Bu Sünnet‟e de yeni
hüküm koyan sünnet anlamında “sünnet-i münşie/” adı verilmektedir. Altının erkeğe haram olduğunu bildiren hadisler,
böyledir.
۵ Mu‟tezile, kulların fiilleri konusunda, Eş‟arî ve Mâturîdîler‟den farklı düşünmektedir. Onlara göre insanların işlediği fiillerin
güzel ve çirkin olanları vardır. Akıl, bunları idrâk edebilir. Kulların fiillerinden aklın güzel gördükleri, şer„ân da yerine
getirilmesi gereken fiillerdir. Bu fiilleri işleyenler sevaba nâil olur. Terk edenler de azabı müstehâk olur. Bu fiillerden
kabih/kötü/çirkin olanlar da Şâri„ tarafından yasaklanan fiillerdir. Bu fiilleri işlemeyip, bunlardan uzak duranlar sevaba nâil
olurken işleyenler ise azâbı müstehâk olur.
۵ Mu‟tezile‟ye göre Allah bir fiilin güzel ya da çirkin olmasına göre hüküm koyar.
۵ Mu‟tezili‟ye göre, bu bağlamda, güzel olduğu sabit olan, insanların yararına olan şeylerin yerine getirilmesini vâcip kılması,
kötü olduğu sabit olan şeylerin de haram olduğuna hükmetmesi, Allah‟a vâciptir. Aksi halde Allah‟ın koyduğu hükümlerin boş
ve anlamsız olduğu gibi bir anlam ortaya çıkar ki bu Allah hakkında muhaldir/düşünülemez.
۵ Eş‟arîler‟e göre akıl, Allah‟ın koyduğu bir hükmü tek başına anlayamaz. Allah‟ın koyduğu hükmü aklın anlayabilmesi için
peygamberlerin aracılığına ve tebliğine ihtiyaç vardır.
۵ Eş‟arîler‟e göre; iyi, Allah‟ın yapılmasını istediği, kötü de, yapılmasını yasakladığı fiildir. Yoksa Allah‟ın emretmesi ya da
yasaklamasından önce akıl, bir şeyin iyi ya da kötü olduğunu belirleyemez.
۵ Eş‟arîler, bu bağlamda, Mu‟tezilîler‟in aksine, Allah‟ın, peygamberler gönderilmeden önce, kulların işledikleri fiiller hakkında
hüküm koymadığını söylerler. Onlara göre, kullara Allah‟ın hükümlerini tebliğ edecek peygamberler gelmeden önce, kulların
fiilleriyle ilgili sabit olmuş bir hüküm yoktur. Bir yerde hüküm yoksa orada teklif yani sorumluluk da yoktur.
۵ Mâturîdîler‟e göre fiillerin, güzel ve çirkin olanları vardır. Akıl, bunların güzel ve çirkin olduğunu idrâk edebilir. Bu fiiller,
taşıdıkları özellikler sebebiyle faydalı ve zararlı/kötü veya güzel olarak vasıflandırılırlar. Ancak aklın, bir fiilin güzel olduğunu
idrâk etmesi/anlaması, Allah‟ın o fiili emretmesini -Mu‟tezîle‟nin dediğinin aksine- gerektirmez. Aynı şekilde bir fiilin kötü
olması, Şâri„in o fiili yasaklamasını gerektirmez. Yani bir fiilin iyi ya da kötü olması, Allah‟ın o fiilleri emretmesini ya da
nehyetmesini -Mu‟tezile‟nin dediği gibi- vâcib kılmaz.
۵ Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azâb edecek değiliz.” (17. İsrâ, 15.) Bu âyet, peygamber gönderilmeden önce
azâbın olmayacağını ifade etmektedir. Bu da, peygamber gönderilmeden önce, teklifin, vücûbun ve hurmetin de yok
olduğunu göstermektedir.
۵ Aklî Delil: Fiillerdeki güzelliği/iyiliği ve kötülüğü/çirkinliği idrâk etmek bütün bireylerin gücü dâhilinde değildir. Bu nedenle,
insanın güzel/iyi olduğunu idrâk edemediği/bilemediği bir şeyi terk ettiği ya da kötü/çirkin olduğunu idrâk edemediği bir şeyi
işlediği için cezalandırılması akla uygun bir şey değildir.
۵ Mâturîdîler, Mu‟tezile‟nin insan aklının iyi ve kötü olduğunu tespit ettiği fiilleri maslahatlar ve mefsedetler olarak gözetmesi
gerektiği, bunun Allah‟a vâcip olduğu şeklindeki görüşlerini, Allah‟a yeryüzünde ve gökyüzünde hiçbir şeyin vâcip
olamayacağını, Allah‟ın mülkünde istediği gibi tasarruf edebileceğini, istediği gibi hüküm verebileceğini söyleyerek
reddederler.
۵ El-Mahkûm Bih=El-Mahkûm Fih: Kastedilen fiil, teklîfî (Şâri„in mükelleften yapılmasını ya da terk edilmesini istediği veya yapıp
yapmama konusunda mükellefi serbest (muhayyer) bıraktığı) ya da vad„î (Şâri„in mükelleften olumlu (emir) ya da olumsuz
(nehiy) anlamda bir şeyin yapılmasını istemediği ancak bazı şeyleri bazı şeyler için sebeb, şart ya da mâni„ kıldığı) hükmün ilgili
olduğu fiiller ya da durumlardır.
۵ Teklîfî hüküm, Şâri„in mükelleften yapılmasını ya da terk edilmesini istediği veya yapıp yapmama konusunda mükellefi
serbest (muhayyer) bıraktığı hükümdür. Teklîfî Hüküm‟de adından da açıkça anlaşılacağı gibi, Şâri„in mükellefi sorumlu
tutması söz konusudur. Meselâ, “Namaz kılınız/ hitabında Şâri„in mükelleften bir talebi/isteği vardır.
7
۵ Şâri„in mükellefi sorumlu tutmadığı, bir şeyi bir şeye sebep, şart ya da mâni„ kıldığı hükümlerde (vad„î hüküm) mahkûm bihin
mükellefin fiiliyle bağlantısı doğrudan olabileceği gibi, dolaylı olarak da olabilir. Meselâ, hırsızlık fiilinin işlenmesini Şâri„
bizden istememektedir. Bu bir teklîfî hükümdür. Hırsızlık fiilini işleyen kimseye cezanın uygulanmasının sebebi, mükellefin
hırsızlık fiilini/suçunu işlemesidir. Burada, mahkûm bih doğrudan doğruya mükellefin fiilidir. Yani mükellefin işlediği hırsızlık
suçudur. Fakat öğle namazının mükellefe vâcip olması hükmünün sebebi, güneşin tam tepedeyken batıya doğru
meyletmesidir. Güneşin bu hareketi mükellefin fiili değildir. Ancak kılacağı namazla ilgili olduğu için doğrudan olmasa da
dolaylı olarak mükellefin fiili ile ilgilidir.
۵ Vad‟î hüküm, Şâri„in mükelleften olumlu (emir) ya da olumsuz (nehiy) anlamda bir şeyin yapılmasını istemediği ancak bazı
şeyleri bazı şeyler için sebeb, şart ya da mâni„ kıldığı hükümdür.
۵ Mahkûm bihte şu iki şartın bulunması gerekmektedir: 1. Fiilin (mahkûm bih), mükellef tarafından tam olarak bilinmesi 2.
Emir (yapılması istenen fiil) ve nehiy (uzak durulması istenen fiil), mükellefin gücü dâhilinde, yerine getirebileceği bir fiil (güç
yetirilebilecek fiil/ olmalıdır.
۵ Mükellef, müstahîl olan bir şeyle sorumlu tutulamaz. Müstahîl olan fiil, ister müstahîl bizâtihi ister müstahîl ligayrihi olsun,
teklife konu olamaz Bizâtihi müstahîl, aklın varlığını tasavvur edemediği oluşumdur. Meselâ, zıt olan iki şeyin birleştirilmesi
böyledir. Ligayrihi müstahîl ise, varlığını aklın tasavvur edebilmesine rağmen, alışılagelmişe göre meydana gelmesi mümkün
olmayan durumdur. İnsanın hiçbir araç kullanmaksızın, balık gibi, denizin altında yaşaması, araç olmaksızın insanın kuşlar gibi
uçması gibi.
۵ Mükellef, insan iradesinin dışında kalan durumlarla da sorumlu tutulamaz. İnsan iradesi dışında kalan durumlar da teklife
konu olamaz. Meselâ, yeme ve içme arzusu, kızma, hoşnut olma, sevme, üzüntü, sevinç gibi durumlar örnek olarak verilebilir.
۵ Allah mükellefi, gücü dâhilinde olmayan bir fiille sorumlu tutmayacağına göre, hadiste geçen, “kızma/ emrinden asıl
maksadın, mükellefin, kızgınlık halinde kendisine hâkim olup intikama yönelmekten ve kızgınlık halinin kendisine yaptırmak
istediği davranışlardan kaçınmasıdır.
۵ Hakkında hüküm bulunan fiil ya da hükme konu olan fiil (el-mahkûm bîh), mükellefin gücü dâhilinde olan ancak bu fiillerin
yerine getirilmesi ya da devamlı bir şekilde yapılması aşırı bir sıkıntı ya da dayanılmayacak bir zorluğa yol açan fiillerde
mükellefin sorumluluğunda değildir. Gecenin tamamını ya da büyük bir bölümünü uyumadan, ibadetle geçirmek, peş peşe iki
veya üç gün iftar etmeksizin oruç tutmak gibi.
۵ Şer„î Hükümlerin konmasındaki asıl amacın; hafifletme kullara kolaylık sağlama ve onlardan sıkıntı ve zorluğu giderme
olduğunu Kur‟ân âyetleri ve Hz. Peygamber‟in hadisleri açıkça göstermektedir.
۵ Teklif, mükellefi, yerine getirdiğinde zorluk ve bir çeşit meşakkat bulunan fiil ile sorumlu tutmak demektir.
۵ Mükellefi, namaz kılmakla sorumlu tutan Şâri„in amacı; mükellefi yormak, onun düşüncelerini belirli bir şeye odaklamak değil
aksine Rabbi ile irtibât kurarak, ruhunu yüceltmesini, mükellefin Yaradanına karşı huşû duyabilmesini sağlayarak,
kötülüklerden uzak tutulmasıdır.
۵ Mükellefi oruç ile sorumlu tutmasından amaç, mükellefe açlık, susuzluk vererek ve mükellefi, kendisine helâl olan
nimetlerden belirli bir zaman diliminde faydalanmaktan mahrum bırakmak suretiyle, mükellefe eziyet etmek, onu sıkıntıya
sokmak değil, oruç vesilesiyle mükellefin ruhunun temizlenmesini, mükellefteki şefkat ve merhamet duygularının gelişmesini
sağlamaktır.
۵ Yerine getirilmesini istediği (emirler) ve uzak durulmasını istediği (nehiyler) bütün fiillerde Şâri„in amacı, mükellefi bu fiiller ile
meşakkate sokmak değil; fiillerin işlenmesi sonucunda mükellefin elde edeceği faydadır.
۵ Mükellefin, Şâri„in hakkında hüküm belirlediği fiillerini dolayısıyla bu fiillerine bağlı hükümlerini usûl âlimleri genelde dört
gruba ayırmaktadırlar.1. Sırf Allah hakkı olan fiiller/hükümleri 2. Sırf kul hakkı olan fiiller/hükümleri 3. Allah hakkının fazla
olduğu fiiller/hükümleri 4. Kul hakkının fazla olduğu fiiller/hükümleri
۵ “Allah hakkı”ndan maksat, belirli bir bireyin menfaatine bakılmaksızın, toplumun menfaatini gerçekleştirmeyi ve toplumdaki
kamu düzenini korumayı amaçlayan fiiller/hükümlerdir. “Kul hakkı”ndan maksat ise, bireye ait olan bir menfaatin
gerçekleşmesine yönelik olan fiiller/hükümlerdir.
۵ Kelime -i Tevhîd‟i söylemek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, keffâretleri ödemek, nezirleri yerine
getirmek, zikir, şükür ve Kur‟ân okumak vb. sırf Allah hakkı olan fiillerdendir. İbadet niteliği de taşıyan vergi hükümleri, yani
toprak ürünlerinden verilmesi gereken öşür, fıtır sadakası, Zinâ suçunun cezası, içki içme suçunun cezası hırsızlık suçunun
cezası silahlı gasp, soygun ve isyân suçunun cezası Allah hakkı olan fiillerdendir
8
۵ Hadd cezaları, Kur‟ân ve Sünnet‟te miktarları belirtilmiş olan cezalardır. Bu cezaları uygulayan devlettir. Cezalar
affedilemeyeceği gibi, cezalarda indirime gidilmesi de söz konusu olamaz. Cezayı uygulama yetkisi devlete veya devletin tayin
edeceği yetkiliye aittir, bu cezayı, suç mağdurunun uygulama yetkisi yoktur.
۵ Ta„zir cezaları ise, miktarları Kur‟ân ve Sünnet‟te belirtilmeyen, miktarların belirlenmesi ve uygulanması siyâsî iradeye
(devlet) bırakılmış olan cezalardır. Devletin, bu cezaların miktarlarını tayin yetkisi olduğu gibi uygulamada maslahat ve
mefsedeti gözeterek uygulamama veya indirime gitme yetkisi de vardır.
۵ Sınırlı ceza hükmü cezâî nitelik açısından sınırlı bir hükümdür. Mûrisini (miras bırakan) öldüren vârisin /mirasçı olan), mirastan
mahrum edilmesi yani öldürdüğü mirasçının bıraktığı mala mirasçı olamaması buna örnek olarak gösterilebilir.
۵ İbadet niteliği taşıyan keffâretler de cezâî hükümlerdendir. Yemini bozma, Ramazan‟da orucu bilerek bozma ve hata ile adam
öldürmenin keffâretleri ile zihâr kefareti de Allah hakkı olan fiillerdendir.
۵ Ganimetlerin beşte biri ve madenlerden alınan vergiler de bizzat “sırf Allah hakkı” olarak, kişinin yerine getirmesi gereken
vacip haklardandır.
۵ Sırf kul hakkı olan fiillerde kişi dilerse, bu hakkının yerine getirilmesini/ifâ edilmesini isteyebileceği gibi, dilerse bir bedel
karşılığında veya bedelsiz olarak hakkından vaz geçebilir. Bireyin malı üzerindeki hakları ve mali sonuçları bulunan hakları bu
kapsamdadır. Kişinin, alacağının ifâsını/ödenmesini isteme hakkı, sırf kul hakkı olan fiiller/hükümlere örnek olarak
gösterilebilir.
۵ Allah Hakkının Fazla (Gâlip) Olduğu Hükümler: Bu tür hükümler de, iki türlü hak birleşmekle birlikte, Allah hakkının, kul
hakkından fazla (gâlip) olduğu haklardır. Buna örnek olarak, iffetli bir kadına zinâ iftirasında bulunma cezası gösterilebilir.
۵ Kul Hakkının Fazla (Gâlip)Olduğu Fiiller/Hükümler; Bu tür hükümlerde iki türlü hak birleşmekle beraber, kul hakkı Allah
hakkından fazladır (gâliptir). Kısâs cezası örnek olarak verilebilir.
۵ Allah hakkının söz konusu olduğu tüm fiiller, dünyevî ve uhrevî yönden kişilerin de hayrına ve yararınadır. Aynı şekilde, kul
hakkı olan fiillerin de toplum yararıyla ilgili yönleri vardır. Alla h hakları ile kul hakları birleşik kaplar gibidir. Bu hakların,
birbirinden net bir şekilde ayrılması mümkün değildir.
۵ Mükellefin emir ve yasakları yerine getirmede sorumlu tutulabilmesi için, ehliyet sahibi olması gerekmektedir. Yani hak ve
sorumluluklarını üstlenebilecek bir özellikte olması gerekmektedir. Ehliyet, kişinin hayatta olması, akıllı ve bülûğa ermiş
olmasına (tam temyiz kudretine sahip olması) göre vücûb (kişinin haklara sahip olması) ve edâ (kişinin sahip olduğu hakları
kullanması, haklarda tasarruf etmesi) ehliyeti olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
Şer‘î Hüküm (Mahkûm Aleyh/Mükellef)
◙ el-Mahkûm aleyh Allah‟ın Şer„î Hükmü yerine getirmekle sorumlu tuttuğu insandır.Mükellef olarak isimlendirilecek kişide şu
iki şartın bulunması zorunludur:1. Teklifi anlayabilecek durumda olmak 2. Teklifi uygulayabilecek ve yerine getirebilecek
güce sahip olmak. Şer„î Hükmü anlamak; Allah‟ın insana bir nimet olarak verdiği, bir şeyi anlamak ve kavramak için kendisini
araç olarak kullandığımız akıl ile mümkündür.
◙ Mükellefin bir işten sorumlu tutulabilmesi için o işe ehil olması gerekmektedir. Bir işe ehil olmak demek, kişinin kendisine
yöneltilen Şâri„in hitabını anlayabilecek ve bu hitâbın anlamını tasavvur edebilecek güçte olması demektir.İslâm
Hukukçularının çoğunluğu (cumhûr) erkeklerde ve kızlarda 15 yaşı, Ebû Hanîfe erkeklerde 18, kızlarda 17 yaşı hükmen büluğ
yaşı olarak kabul etmişlerdir.
◙ Akıl hastası ve bulûğa ermemiş olan çocuk, mükellefiyet şartlarını taşımadıklarından mükellef olarak kabul edilmezler.İslâm
hukukçularının çoğunluğuna göre küçük çocuğun ve akıl hastasının malından zekât gerekmektedir. İslâm Hukukçularının
tamamına göre de, küçük çocuğun ve akıl hastasının malından eş ve akrabaların nafakasının verilmesi gerektiği gibi, işledikleri
zararlardan dolayı tazminat ödemeleri gerekmektedir.
◙ Sarhoşun tasarruflarına gelince, bazı İslâm Hukukçuları, sarhoşun boşama ve diğer hukuki tasarruflarını geçerli saymışlardır.
◙ Ehliyet, yetki anlamına gelmektedir. Yani insanın haklara sahip olmasına, görev ve sorumluluklarını yerine getirmesine ehliyet
adı verilmektedir. Ehliyet, vücûb ehliyeti ve edâ ehliyeti olarak ikiye ayrılmaktadır.
◙ Vücûb ehliyeti, kişinin haklara sahip olma ve borç altına girebilme / borçlanma ehliyeti demektir. Fıkıh usûlü âlimleri, vücûb
ehliyetine zimmet ( adını vermektedirler. Zira zimmet, kişiyi haklara ve borçlara ehil kılan bir özelliktir. Vücûb ehliyeti, insan
hayatında, anne karnında ceninken başlamakta ve ölümüne kadar uzanan bir süreci kapsamaktadır. Vücûb ehliyeti, kendi
içinde eksik vücûb ehliyeti ve tam vücûb ehliyeti olmak üzere ikiye ayrılmaktadır:
9
◙ Nâkıs-Eksik Vücûb Ehliyeti/ Anne karnındaki henüz doğmamış çocuğun (cenîn) ehliyeti buna örnektir. Anne karnındaki
çocuğun lehine olan bazı haklara sahip olmasını sağlamaktadır. Anne karnındaki çocuk, borç altına giremez. Mirasçı olur,
erkek doğacakmış gibi mirastan hissesi ayrılır.
◙ Kâmil-Tam Vücûb Ehliyeti/ tam vücûb ehliyeti, kişiye hakları elde etmesini sağlarken, borç ve yükümlülük altına girme
yetkisini de veren ehliyet türüdür. Bu ehliyet, kişinin doğumundan itibaren ölümüne kadar olan dönemi kapsamaktadır.
◙ Vücûb Ehliyeti, yaşayan her insan için var olan bir ehliyet olduğundan, henüz temyîz çağına gelmemiş çocuklar ve akıl hastaları
için de vücûb ehliyeti vardır. Bu sebeple, örneğin, başkasının malına verdikleri zarardan dolayı sorumlu olmaktadırlar.
Verdikleri zararı tazmin etmekle yükümlüdürler. Vücûb ehliyetine sahip olan kimse nafakaya hak sahibi olduğu gibi sorumlu
olduğu kimselerin nafakasını karşılamakla da yükümlüdür.
◙ Edâ ehliyeti, kişinin sahip olduğu hakları kullanabilme ehliyetidir. Yani kişi, edâ ehliyeti ile hukuken geçerli sayılacak fiilleri
gerçekleştirebilmektedir. Bu ehliyetin kaynağını, vücûb ehliyetinde olduğu gibi hayatta olmak değil, temyîz kudretine sahip
olmak oluşturmaktadır. Edâ ehliyeti de, akıl ve temyîz kudretine dayandığından temyîz dönemi ile başlamakta, bulûğ ve rüşd
ile tam hale gelmektedir. Anne karnındaki çocuğun eda ehliyeti yoktur.
◙ Tam Edâ Ehliyeti/ Kişi, tam edâ ehliyetine, bulûğa ermekle, akıl ve temyiz kudretinin oluşması ile sahip olmaktadır. Tam edâ
ehliyetine sahip olan kişi, namaz, oruç, zekât vb. ibadetleri (Allah hakları) yerine getirmekle mükelleftir. Yaptığı bütün hukuki
tasarrufları herhangi bir denetim ve icâzete gerek olmaksızın geçerlidir. Cezâî sorumluluğu da söz konusudur.
◙ Nâkıs Edâ Ehliyeti/ Temyiz çağına ulaşan küçük çocuğun sahip olduğu ehliyeti ifade etmektedir. Bu dönemdeki çocuk,
“mümeyyiz küçük” olarak isimlendirilmektedir. Bu dönemde çocuk, tam vücûb ehliyetine sahiptir. İbadetlerle mükellef
değildir ancak eğitmek ve yetiştirmek için ibadetlere alıştırılır. Yaptığı ibadet sahihtir ve sevap kazanır. Söz ve davranışlarından
dolayı bedenî cezaya çarptırılamaz. Ancak, mali sonuçlar doğuracak hukuki tasarrufları söz konusudur.
◙ Cenin, eksik/nâkıs vücûb ehliyetine sahipken edâ ehliyetine hiçbir şekilde sahip değildir. Sabi çocuk tam vucub ehliyetine
sahiptir fakat eda ehliyeti yoktur. İrade beyanından sorumlu olmadığı gibi, sözlü hukuki tasarrufları da geçerli değildir. İşlediği
fiillerden dolayı bedenî bir cezaya çarptırılamaz. Ancak birinin malına zarar verirse, bu zarar onun malından tazmin edilir.
mümeyyiz küçük dönemindeki çocuk, tam vücûb ehliyetine sahiptir. Nagız eda ehliyetine sahiptir. İbadetlerle mükellef
değildir ancak eğitmek ve yetiştirmek için ibadetlere alıştırılır. Yaptığı ibadet sahihtir ve sevap kazanır. Söz ve davranışlarından
dolayı bedenî cezaya çarptırılamaz. Ancak, mali sonuçlar doğuracak hukuki tasarrufları söz konusudur. Yararına Olan
Tasarruflar kimsenin onaylamasına gerek olmaksızın geçerlidir ve hemen hüküm ifade etmektedir. Zararına Olan Tasarruflar
mümeyyiz küçüğün bu tasarruflarını onaylasa bile, tasarruflar zararına olduğu için, geçerli değildir. Menfaat ve Zarar İhtimali
Bulunan Tasarrufların geçerliliği kanuni temsilcisinin iznine bağlıdır. Kanuni temsilci izin verirse bu tasarruflar geçerlilik
kazanır. Aksi halde geçerli olmaz.
◙ Bulûğa eren kişinin tasarruflarının geçerli olabilmesi için reşid olması da gerekmektedir. Bu özelliklere sahip kimse, tam vücûb
ehliyeti ve tam edâ ehliyetine sahiptir. Bu dönemde kişi, akıllı ise yani temyiz kudretine sahipse, tam edâ ehliyetine sahiptir.
İman, ibadet ve diğer hususlardaki Şer„î sorumlulukları yerine getirmekle mükelleftir. Yaptığı bütün hukuki sözleşmeler ve
diğer hukuki tasarrufları geçerli olduğu gibi, işlediği hukuka aykırı fiillerden dolayı da sorumludur.
◙ Ehliyet ârızaları, mükellef olan kimsenin mükellefiyetini tamamen ortadan kaldıran ya da azaltıp eksilten durumlardır. Meselâ,
akıl hastalığı, insanın ehliyetini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Bu sebeple mükellef teklife ehil olmaktan çıkmaktadır.
◙ Ehliyete ârız olan haller, semâvî ârızalar ve mükteseb ârızalar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır: Semâvî ârızaların
kazanılmasında, kişinin herhangi bir dahli/çaba ve katkısı bulunmamaktadır. Bunlar; küçüklük, akıl hastalığı, bunaklık, uyku,
baygınlık, unutkanlık, hastalık, hayız, nifas ve ölümdür. Mükteseb arızalar/engeller ise, kişinin kendi çaba ve katkısıyla
meydana gelmektedir. Bunlar da; harcamalarda tedbirsizlik, sarhoşluk, yolculuk, yanılma, şaka, bilmeme ve zorlamadır.
◙ Semâvî ârızaların kazanılmasında, kişinin herhangi bir dahli/çaba ve katkısı bulunmamaktadır. Bunlar; küçüklük, akıl hastalığı,
bunaklık, uyku, baygınlık, unutkanlık, hastalık, hayız, nifas ve ölümdür.
◙ Küçüklük (sağir): Doğumdan bulûğa kadar olan dönemi kapsamaktadır. Tam eda ehliyetinin kazanılmasını engelleyen tabiî bir
durumdur.
◙ Cünûn/Akıl Hastalığı/: İyi şeyleri kötü şeylerden ayıramayacak şekilde insan aklını etkileyen bir durumdur. Kişiyi, akıl ve temyiz
kudretinden yoksun bırakan bu duruma düşmüş kimseye, mecnûn denmektedir. Velisi izin verse/geçerli saysa bile, alımsatım,
nikâh vb. hukukî sözleşmeleri geçerli değildir. İbadetlerden sorumlu değildir.
◙ Akıl Zayıflığı/Ateh/ İnsan aklındaki idrâk ve anlama eksikliğinden doğan zayıflıktır. Böyle bir kimseye ma‟tuh denilmektedir.
10
◙ Nisyân/Unutmak/ Kişiyi, sorumlu olduğu şeyi hatırlamayacak hale getiren arıza/engeldir. Unutmak, kişiden vücûb ve eda
ehliyetini kaldırmaz. Düştüğüne dair bir delil bulunmadıkça, bütün haklar, unutan kimsenin zimmetinde baki kalmaktadır.
Ahirete yönelik Allah hakları-günah işlemek gibi-üzerinden düşer. Dünyaya yönelik hükümlerde ise, düşüren bir nass varsa –
oruçluyken yemek içmek konusunda olduğu gibi (böyle bir durumda orucunu tutmaya devam eder ve orucu sahihtir.
◙ Uyku ve Baygınlık/ Uyku, herkesçe bilinen bir durumdur. Baygınlık ise, kişinin kuvvelerini muattal hale getirmektedir. Kişinin,
kendisiyle ilgili, alım-satım, nikâh, boşama, ikrar gibi bir tasarrufu söz konusu olduğunda, bu tasarruflarına itibar edilmez,
tasarrufları geçersizdir.
◙ Hastalık Kişinin normal halini ortadan kaldıran durumdur. Hasta olan kimse, Allah hakları konusunda-namaz, zekât, oruç, hac
gib mümkün olduğu kadar edâ etmekle sorumludur. Edaya güç yetiremezse kaza, ona da gücü yetmiyorsa bu ibadetler için
fidye vermekle yükümlüdür. Kul hakları konusunda, sözlü ve fiilî tasarruflarından, tamamen sağlam bir kimsenin tasarrufları
gibi sorumludur.
◙ Ölüm Ruhun bedenden ayrılması şeklinde tanımlanan ölüm de, Allah hakları konusunda, sırf Allah hakları –namaz, oruç gibibu
haklar ölen kimseden düşer. Kul hakları ile bağlantılı olan haklarda ise –zekât gibi-, Hanefîler‟e göre dünya ile ilgili
konularda sorumluluk düşmekte, mirasçıların bunu eda sorumluluğu olmamaktadır. Ahiret ile ilgili konularda ise, sorumluluk
düşmemektedir. Kişi, uhrevî cezayı hak eder. Şâfiîler‟e göre ise, kul haklarıyla bağlantılı haklar kişiden düşmez. Mirasçılarının
bunu fakirlere ödemesi ya da fakirlerin mirasçılardan alması gerekmektedir.
◙ Ölen kimsenin hakları şu sıraya göre ifâ edilir. Techiz ve tekfin, kişinin cenazesinin hazırlanması ve kefenlenmesi Borçların
yerine getirilmesi Malının üçte birine kadar yaptığı vasiyetinin yerine getirilmesi. Malının üçte birinden fazlasında yapacağı
vasiyetin geçerliliği, mirasçılarının izine tâbidir. Ölenin bıraktığı malın, mirasçılara taksim edilmesi
◙ Mükteseb arızalar/engeller ise, kişinin kendi çaba ve katkısıyla meydana gelmektedir. Bunlar da; harcamalarda tedbirsizlik,
sarhoşluk, yolculuk, yanılma, şaka, bilmeme ve zorlamadır.
◙ Bilmeme/ Amaçlanan şeyin bilinmesinin ortadan kalkmasıdır. Yani kişinin bilmesi gereken şeyi bilmemesidir. Allah‟ın zat ve
sıfatları hakkında bilgisizlik kesinlikle geçerli değildir. Daru‟l-Harb‟de Müslüman olan bir kimse, İslam ülkesine göç etmediği
sürece, eğer İslamî hükümleri bilmiyorsa, namaz kılmak ve oruç tutmakla yükümlü değildir. Bunların kazası ile de sorumlu
değildir. İslam ülkesinde ise, emri ve yasakları, helal ve haram olan şeyleri bilmemek özür kabul edilmez. Kişi, işlediği yasak
fiillerden dolayı cezalandırılır.
◙ Sarhoşluk: Kişinin, ayıldıktan sonra yaptıklarını hatırlamayacak derecede, içki ve benzeri şeyleri kullandığı için, aklî dengesinin
kaybolmasıdır. Haram olmayan bir yolla sarhoş olan bir kişinin tasarrufları geçerli değildir. Mubah yolla sarhoş olan kimsenin
durumu, baygın olan kimsenin durumu gibidir. Baygın kimse için geçerli hükümler, mubah yolla sarhoş olan kimse için de
geçerlidir. Haram yolla sarhoş olan kimse, namaz, oruç gibi ibadetleri eda etmeye/yerine getirmeye gerçekten kâdir değilse
bile kişinin, hükmen bunları yerine getirmeye kâdir olduğu kabul edilir. Bu sebeple bu ibadetleri eda etmekle sorumlu kabul
edilmektedir.
◙ Sarhoş; Had cezasını gerektiren bir durum söz konusu olduğunda, örneğin sarhoşken zinâ etmesi durumunda, Hanefîlere
göre, kişi sarhoşken ikrarıyla sabitse, had cezası uygulanmaz. Ancak, bu suçları işlediği bir delil ile veya ayık halde iken kendi
ikrarı ile sabitse, had cezası uygulanır.
◙ Sarhoş; Kul hakları konusunda ise, birisini öldürmesi ya da bir kimsenin malını telef etmesi/zarar vermesi hallerinde, İslam
Hukukçularının çoğunluğuna/cumhûr göre, sarhoş kimse, bu fiillerinden dolayı cezalandırılır. Zâhirîlere göre ise, sarhoş kimse
bu fiillerinden sorumlu değildir ve cezalandırılmaz.
◙ Sarhoşun Kendisi ile ilgili fiillerinde (alım-satım sözleşmesi, nikâhlanması, boşanması gibi) ise, cumhûra göre sarhoş kimsenin
talâkı geçerli olduğu gibi, diğer bütün sözlü tasarrufları da geçerlidir. Bu tasarruflarının sonuçlarından sorumludur. Hanefîler‟e
göre, dinden dönme dışındaki sözlü tasarruflarından sorumludur. Mâlikîler‟e göre ise, ikrâr ve hukukî sözleşmeler dışındaki
tasarrufları geçerlidir. Zâhirîler‟e göre ise, sarhoşun sözlerinin tamamı geçersizdir.
◙ Harcamalarda Kontrolsüzlük/Sefeh: Sefeh, kişinin aklî melekeleri yerinde olmakla birlikte, kişiyi malında, aklın ve şer„in
gereklerine aykırı/hilâfına bir şekilde davranmaya sevk eden tedbirsizlik durumudur. Sefeh, kişinin ehliyetini ortadan
kaldırmamaktadır. Bu sebeple, Allah hakları ile ilgili konularda- namaz, oruç, zekât, hac-, kişi, ibadetlerin tamamını yerine
getirmekle yükümlüdür. İslam Hukukçularının çoğunluğu, kişinin malını korumak amacıyla, başkasına muhtaç hale gelmesini
önlemek için, sefîhin kısıtlılığına hükmedilebileceği/hacr konulabileceği görüşünü benimsemişlerdir. Tamamen zararına olan
fiiller ise, kanunî temsilcisinin icazetine gerek olmaksızın geçersizdir. Yarar ve zarar ihtimali olan tasarruflarının geçerliği,
kanunî temsilcisinin icâzetine bağlıdır.
11
◙ Hata/Yanılma/ Kişinin, kasıt olmaksızın kendisinden sâdır olan fiillerine denir. Hata, Allah hakları ile ilgili konularda özür olarak
kabul edilmektedir. Bu konularda hata eden kimse, günahkâr olmaz. Kul hakları ile ilgili hususlarda, hata, bedenî ceza
gerektiren konularda özür olarak kabul edilirken, mali konularda özür olarak kabul edilmemektedir. Hanefîlere göre ise, bu
konularda hata, özür olarak kabul edilmez. Kişinin hata ile boşaması, geçerlidir.
◙ Şaka: Kişinin sözünde/konuştuğunda kullandığı lafzın ne gerçek ne de mecâzî manayı kastetmemesidir. Sözünde ciddi
olmayıp, şaka yapması ya da dalga geçmesidir. İtikâdî konularda (Allah‟a, meleklere, kitaplara iman) yapılan şaka, ciddi
söylenmiş olarak kabul edilir. Nikâh, alım-satım ve kira gibi borç doğuran; nikâh, talâk gibi fesih ihtimali olmayan akitlerde
hezl, ciddi olarak söylenmiş söz kabul edilmektedir. Bu hüküm, Hz. Peygamber‟in, “Üç şeyin ciddisi de ciddidir, şakası da
ciddidir; nikâh, talâk ve ric‟at (ricî talâkla boşadığı hanımına dönmesi).” hadisine dayandırılmaktadır.
◙ İkrâh, korkutma ve tehdit yoluyla, tehdidi gerçekleştirebilecek kimse tarafından, bir kimseyi istemediği bir fiili/işi yapmaya
zorlamaktır. Tehdit eden, tehdit ettiği fiili gerçekleştirebilecek güç ve imkâna sahip olmalıdır. Aksi halde ikrâh, hukuken
dikkate alınmaz. Mükrehin/ (tehdit edilen), yapılan tehdide karşı kendisini savunmaktan aciz olması gerekmektedir. Tehdit
edilenin, tehdit edildiği şeyin gerçekleşeceği hususunda herhangi bir tereddüdü olmamalıdır. Tehdide konu olan şeyin,
normal şartlarda, tahammül edilebilecek ve yerine getirilebilecek bir şey olmaması gerekmektedir. Tehdit edilen şey,
yapılması haram olan bir şey olmalıdır. Tehdide konu olan şeyin yerine getirilmesiyle, kişinin tehditten kurtuluyor olması
gerekmektedir.
◙ İkrâh-ı Mülci veya İkrâh-ı Kâmil/Öldürme veya bir uzvu yok etme tehdidini içeren ikrâhtır. Bu tür ikrâh, rızayı ortadan
kaldırmakta, ihtiyârı da bozmaktadır.
◙ İkrâh-ı Gayr-i Mülcî veya İkrâh-ı Nâkıs/ Öldürme ya da bir organı yok etme tehdidini içermeyen ikrahtır. Kısa süre hapis, ölüm
yahut organ kaybı tehlikesi taşımayan dövme ile tehdit etmek suretiyle tehditte bulunularak yapılan ikrâh, buna örnektir.Bu
tür ikrâh, rızayı ortadan kaldırmaktadır. Fakat ihtiyârı bozmamaktadır.
◙ Mükrehin, ikrah altında yaptığı hukukî tasarruf, borç ikrarı, evlenme ikrarı, boşanma ikrarı çeşidinden bir ikrar ise, mükrehe
yapılan ikrah ister mülci ister gayr-i mülci olsun, böyle bir ikrara itibar edilmez, böyle bir ikrar geçersizdir.
◙ Usulcülerin çoğunluğuna göre, feshi mümkün olan veya olmayan, ikrah altında mükrehin yaptığı bütün sözlü tasarrufları
geçersizdir, herhangi bir hukukî sonuç doğurmaz. Hanefilere göre; Mükrehin, ikrah altında gerçekleştirdiği sözlü tasarruf,
evlenme, boşanma, nezir, yemin vb. feshedilmesi mümkün olmayan bir tasarruf ise, bu durumda, mükrehin sözlü tasarrufu
geçerlidir ve yapılan sözleşme hukukî sonuçlar doğurur. Mükrehin, ikrah altında gerçekleştirdiği sözlü tasarruf, alım-satım,
kira gibi feshedilebilir nitelikte bir tasarruf ise, mükrehin bu tür sözlü tasarrufları bâtıl olmaz ancak fâsid olur.
◙ İkrah altında mükrehin işlediği fiil, namaz, oruç gibi sırf Allah haklarından ise, mükreh, tehdit edildiği fiili yapıp yapmamakta
serbesttir. Yani mükrehe bu konuda ruhsat verilmiştir. Mükrehin fiili, kul hakları ile ilgili ise, bu durumda telafisi mümkün
olup olmamasına göre, hüküm verilmektedir. Telafisi mümkün olmayan fiillerde Ebû Hanîfe, mükrihe kısas cezası, mükrehe
tazir cezası uygulanması gerektiği görüşündedir. Fukaha, ikrah altında zinâ fiilini işleyen mükrehe, ikrahın bir şüphe olarak
kabul edilip had cezası uygulanmayacağı görüşündedirler.
◙ Mükrehten yapması istenilen fiil, kendisi ile ilgili ise, meselâ mükreh, içki içmeye ya da leş yemeye zorlanırsa, mükrehin bu
fiilleri işlemesi gerekir. Allah‟ı inkâr etmek gibi bir fiili işlemeye zorlanan kimsenin de, kalbi imanla dolu olmak, imanında bir
tereddüt söz konusu olmamak şartıyla bu fiili işlemesine ruhsat verilmiştir. Mükrehin istenilen fiili işlememesi daha evladır.
Şer‘î Hüküm ve Şer‘î Hükmün Kısımları
o Şer‟î Hüküm, Mükellefin fiillerine yönelik olan Allah‟ın hitâbıdır. Şâri‟in mükelleften talebi, bir fiilin yapılmasını istemesi ya da
bir fiilin terkini istemesi şeklinde gerçekleşmektedir. Şâri‟in, mükelleften bir fiilin yapılmasını istemesi de, ya kesin bir şekilde)
ya da kesin olmayan bir şekilde olmaktadır.
o Şâri‟in mükelleften bir şeyin yapılmasını kesin bir şekilde istemesine icâb/vücûb denmektedir. Bu tür hitâbda Şâri‟in
mükelleften bir fiilin yapılmasını talebi kesindir. Fıkıh Usûlü ilminde vücûb, Hanefîler‟de farz anlamındadır. “emir, vücûb ifade
eder” demek, Fıkıh Usûlünde, Hanefîlerin kabul ettikleri farziyet ifade etmektedir. “Namazlara ve orta namaza dikkat edin.
Allah’a saygı ve bağlılık için de namaz kılın.” (Bakara sûresi, 238)
o Şâri‟in kesin olmayan bir şekilde mükelleften bir şeyi istemesine “nedb/ denmektedir. “Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre
için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın.” (Bakara Suresi, 282)
o Şâri„in mükelleften bir fiilin terk edilmesini kesin bir şekilde talep etmesine, tahrîm/harâm kılma denmektedir. “Zinâya
yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (isra suresi,32)
12
o Şâri„ mükelleften bir fiilin terk edilmesini kesin olmayan bir şekilde istiyorsa, bu nehyin/yasaklamanın, kerâhe/fade eder. “ Ey
iman edenler! Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın”. (Mâide sûresi, 101)
o Tahyîr, mükellefin bir fiili işleyip işlememekte muhayyer olmasıdır. Buna, ibâha adı verilmektedir. “Namaz kılınca artık
yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” .(Cuma sûresi, 10)
o Şâri„in bir şeyi başka bir şey için sebeb, şart/ ا, mâni kılması, bir hükmün sahih, butlân/ ya da fâsid/ olmasıdır. “Hırsızlık eden
erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah, izzet ve hikmet sahibidir. ”
(Maide Suresi,38)
o Kocanın, ölen karısının malının yarısına mirasçı olabilmesi, ölen karısının çocuklarının olmaması şartına bağlanmıştır. “Eğer
çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir…” (Nisa Suresi,12)
o Mâni‘e Kendisine miras bırakacak kimseyi öldüren kimsenin, öldürdüğü mûrise mirasçı olamayacağını ifade eden bu hadiste,
öldürme” fiili, mirasçı olmaya mâni„ kılınmıştır. Mûrisini öldüren kimse, ona mirasçı olamamaktadır.
o Sıhhate örnek olarak, bütün rükun ve şartları taşıyan bir alım-satım akdi gösterilebilir. Böyle bir akit sahihtir ve geçerlidir.
o Fâside örnek olarak, taraflarca bilinmeyen bir bedel karşılığında yapılan alım-satım sözleşmesi ve şahitsiz olarak
gerçekleştirilen bir nikâh akdi gösterilebilir.
o Butlana örnek olarak da, rükun veya şartlarından biri eksik olan bir alım-satım akdi gösterilebilir. Böyle bir akid, bâtıl yani
geçersizdir.
o Usûl âlimlerine göre Şer‟î Hüküm; “Şâri„in mükellefin fiillerine yönelik olan, iktidâen, tahyîren ya da vad‟an, hitâbının
kendisidir”. Fıkıh âlimlerine göre ise, Şer‟î Hüküm; “hitâbın kendisi değil, bu hitâbın eseridir.”
o Teklîfî hüküm, Şâri„in mükelleften bir şeyi yapmasını ya da terk etmesini istediği veya bir şeyi yapıp yapmama konusunda
mükellefi serbest bıraktığı/muhayyer kıldığı hükümdür.
o Vad‟î hüküm, Şâri„in mükelleften herhangi bir talepte bulunmadığı ancak, iki şeyden birini diğerine, sebeb, şart veya mâni
kıldığı ya da bir şeyin sahih olup olmadığını açıkladığı hükümdür.
o Teklifi Hükümde Yerine getirilmesi istenen fiil, mükellefin yerine getirebileceği bir fiil olmalıdır. Vad‟î hükümde ise hüküm,
mükellefin gücü dâhilinde olabileceği gibi, mükellefin gücü dâhilinde olmayabilir.
o Sebeb, hırsızlık fiilini işleyen kişinin elinin kesilmesi mükellefin gücü dâhilindedir. Hıszızlık yapmayanın eli kesilmez. Fakat
Ramazan orucu için hilalin görülmesi sebebdir bu ise mükellefin gücü dâhilinde değildir.
o Şart, abdest namaz için şarttır ve bu fiil mükellefin gücü dâhilindedir. mal üzerindeki velâyetin sona ermesi yani kişinin kendi
malı üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunabilmesi için, bulûğa ermek şart kılınmıştır. Burada şart kılınan bulûğa ermek,
mükellefin gücü dâhilinde değildir.
o Mani, kişinin mûrisini (kendisine miras bırakacak kişiyi) öldürmesi, mirasçı olmasına mâni„ kılınmıştır. Buradaki mâni„, kişinin
gücü dâhilindedir. Babalığın, kısas cezasının uygulanmasına mânî„ kılınması, buna örnektir. Burada kısas cezasının
uygulanmasına mâni„ kılınan babalık sıfatı, insanın istemesiyle elde edilebilecek bir sıfat değildir. Yani kişinin gücü dâhilinde
değildir.
o Cumhûra/usûlcülerin çoğunluğuna göre, teklîfî hüküm beştir 1.Vucub 2.Nedb 3.Tahrim 4.Kerahe 5. İbaha
o Hanefîler‟e göre teklîfî hüküm yedidir.1 .Farz 2.Vacib 3.Nedb 4.Haram 5.Tahrimen Mekruh 6.Tenzihen Mekruh 7. Mubah
o Vâcib, Şâri„in mükelleften yapılmasını kesin bir şekilde istediği, yapılmadığı takdirde mükellefe cezanın terettüb ettiği fiildir.
o Şâri„ tarafından, eda edileceği vaktin tayin edilmiş olup olmaması bakımından vâcib Zaman tayini varsa mutlak yoksa
mukayyed olur.
o 1. Vâcib-i Mutlak/ Şâri„in mükelleften yapılmasını talep ettiği fiilin yerine getirilmesi için belli bir vakit/zaman belirlemediği
vâcibtir. Kefaret Oruçları 2. Vâcib-i Mukayyed/Vâcib-i Muvakkat Şâri„in vâcibin yerine getirilmesi için bir zaman belirlediği
vâcibtir. Ramazan Orucu, beş vakit namaz, Hac
o Vâcib-i mukayyed, eda ediliş biçimi bakımından; muaccel, eda, iade, kaza ve muahhar vâcib kısımlarına ayrılmaktadır:
o Muaccel: Bu vâcib, mükellefe vâcib olmasından önce gerçekleştirilen vâcibtir. Fıtır sadakasının önce verilmesi
o Edâ: Mükellefin, vâcibi, Şâri„in belirlediği zaman diliminde yerine getirmesidir. Örneğin, öğle namazını, öğle namazının
vaktinde kılmak edâdır.
o İâde Mükellefin, vâcibi, edâ edilmesi gereken vakit içerisinde Şâri„in istediği şekilde edâ edememesinden dolayı, tekrar ikinci
kez, Şâri’in istediği şekilde yerine getirmesidir. Bir nedenden dolayı aynı namazı tekrar aynı vaktinde kılmak gibi.
o Kazâ/ Mükellefin, Şâri„in belirlediği zaman diliminde yerine getirmesi gereken vâcibi, o zaman diliminde edâ etmeyip daha
sonraki bir zaman diliminde edâ etmesidir.
o Muahhar Vâcibin, vaktinden sonraya geciktirilmesidir. Cemi takdim ve cemi tehir gibi.
o Vâcibin eda edileceği vakit bakımından vâcib-i mukayyed üçe ayrılmaktadır. 1. Vâcib-i Muvassa 2. Vâcib-i Mudayyak 3.Hem
vacibi muvassa hem de vacibi mudayyak (bir yönüyle vacibi muvassa diğer yönüyle vacibi mudayyak olan vacib)
o Vâcib-i Muvassa‘/Vâcibin, kendisi ve kendi cinsinden başka bir ibadetin yerine getirilmesine imkân verecek kadar geniş bir
vakte sahip olan vâcibdir. Beş vakit namaz gibi. Aynı vakit içerisinde namaz cinsinden başka bir ibadet yapılabilir.
13
o Vâcib-i Mudayyak/ Yerine getirilebilmesi için belirlenen vakit, sadece bu vâcibin yerine getirilmesine imkân veren, aynı cinsten
başka bir ibadetin yerine getirilmesine imkân vermeyen vâcibtir. 3. Hem vâcib-i muvassa‘a hem de vâcib-i mudayyaka
benzeyen vâcibBu vâcib, bir yönüyle vâcib-i muvassa„a bir yönüyle de vâcib-i mudayyaka benzemektedir. Hac, bu vâcibe
örnektir.
o Miktarlarının Belli Olup Olmaması Bakımından Vâcib Miktarlarının Şâri„ tarafından belirlenmiş olup olmaması bakımından
vâcib ikiye ayrılmaktadır. 1. Vacibi mahdud 2. Vacibi gayri mahdud.
o Vâcib-i Mahdûd Şâri„in miktarlarını belirlediği vâcibtir. Beş vakit namaz gibi. Vâcib- Gayr-i Mahdûd/ Şâri„in miktarlarını
belirlemediği vâcibtir. Allah yolunda infâk, iyilikte yardımlaşma, aç olan kimseyi doyurma gibi vâcibler, vâcib-i gayr-i mahduda
örnektir.
o Mükellef açısından vâcib, ikiye ayrılmaktadır:1. Vâcib-i Aynî 2. Vacibi Kifai
o Vâcib-i Aynî Şâri„in mükelleflerin bizzat kendileri tarafından yerine getirilmesini istediği vâcibdir. Beş vakit namaz, oruç,
zekât, hac gibi vâcibler, bu vâcib türüne örnektir. Ayni vâcib, her mükellefin bizzat kendisinin yerine getirmekle mükellef
olduğu vâcibtir. Mükellef adına başka birinin bunu yapması, mükelleften sorumluluğu kaldırmaz.
o Vâcib-i Kifâî/ Yerine getirilmesi her mükelleften ayrı ayrı istenmeyen, sorumluluğu topluma bırakılmış yani yerine getirme
sorumluluğu topluma bırakılmış olan vâcibtir. İlim tahsil etmek, şahitlik yapmak, cenaze namazı kılmak gibi.
o Mükelleften Yerine Getirilmesi İstenen Fiilin Belirliliği Bakımından Vâcib ikiye ayrılır. 1.Vacibi Muayyen 2. Vacibi Muhayyer
o Vâcib-i Muayyen/ Şâri„in yerine getirilmesini istediği fiili, bizzat kendisinin belirlediği ve mükellefe muhayyerlik hakkı/seçme
hakkı tanımadığı vâciblerdir. Namaz, oruç, zekât, hac vb. bu tür vâcibe örnektir.
o Vâcib-i Muhayyer/ Şâri„in bizzat kendisinin belirlemediği, seçme ve belirleme hakkını mükellefe bıraktığı vâciblerdir. Yemin
kefareti bu tür vâcibe örnektir. “Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut
onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde
yeminlerinizin kefareti işte budur…” (maide suresi,89)
o Özürsüz olarak vâcibi zamanında edâ etmemek, kişiyi günahkâr kılar. Vâcib, Şâri„in emrettiği, mutlaka yerine getirilmesi
gereken bir fiildir. Vâcibi işleyen sevap kazanır, özürsüz olarak terk eden ise, günahkâr olur. Vâcib kesin bir delille sabit olduğu
takdirde Vâcibi inkâr edenin kâfir olduğuna hükmedilir.
o Cumhûrun vâcib olarak isimlendirmesine, Hanefîler farz/ demektedirler. Farzın yerine getirilmesi gereklidir. Farzı terk eden
ağır cezayı hak eder. Farz olan bir şeyin farziyetini inkâr edenin kâfir olduğuna hükmedilir. Hanefîlere göre vâcib olan bir şeyin,
yerine getirilmesi gerekir. Vâcibi terk eden kimse, farzı terk edenin hak ettiğinden daha az bir cezayı hak eder. Vâcibi inkâr
edenin kâfir olduğuna hükmedilmez.
o Mendûb, Şâri„ tarafından mükelleften yerine getirilmesi talep edilen ancak, mükellef yerine getirmediği takdirde kınamanın
söz konusu olmadığı fiildir. Buna ezan ve cemaatle namaz kılmak örnek olarak gösterilebilir. Bu mendûb dini tamamlayan bir
mendub olup sünnet-i müekkede/ ya da sünnet-i hüdâ olarak da isimlendirilmektedir. Hz. Peygamber’in bazen işlediği bazen
de terk ettiği fiillerdir. Fakirlere sadaka vermek, Pazartesi günleri oruç tutmak bu tür mendûba örnektir. Bu tür
mendûba/sünnete, sünnet-i zâide/ veya nâfile adı verilmektedir. Hz. Peygamber’in; yemesi, içmesi, yürümesi, uyuması gibi,
insan olarak işlediği fiillerdir. Bu tür fiilleri yerine getirmek, Hz. Peygamber‟e olan sevgi ve saygının ürünü olduğu için, edeb,
fazilet olarak nitelendirilebilir. Ancak, terk eden kimse kınanmaz ve ayıplanmaz. Zira bunlar, İslam‟ın temel esaslarından
değildir.
o Harâm, Şâri„tarafından kesin bir şekilde yapılmaması istenen, terk edildiğinde mükellefe sevap, işlendiğinde ise günah ve bazı
durumlarda dünyevî ceza da gerektirebilen fiildir.
o Hurmet-i Zâtiyye/ Şâri„in en başından itibaren harâm kıldığı/yasakladığı fiildir. Zinânın harâm olması, yakın akrabalarıyla
evlenmek, hırsızlık yapmak, şarap içmek, ölmüş hayvan eti yemek vb. bu harâm türüne örnektir.
o Hurmet-i Ârıza/ Aslında harâm olmayan ancak harâm kılınmasını gerektiren bir sebepten dolayı yasaklanan fiildir. Gasp
edilmiş arazide namaz kılmak, üç talâkla boşanmış bir kadınla onu ilk kocasına helal kılmak için evlenmek, Ramazan
bayramının ilk günü ve Kurban bayramının ilk üç günü oruç tutmak, bu tür harâma örnektir.
o Mekrûh, yapılmaması, Şâri„ tarafından kesin olmayan bir şekilde istenen fiildir.
o Tahrîmen Mekrûh: Harâm olan fiilde olduğu gibi, Şâri„ tarafından kesin olarak yasaklanmış olan fiildir. Bu sebeple, harâma
yakın olan mekrûh olarak isimlendirilmektedir. Harâmdan ayrıldığı yön, tahrîmen mekrûhun, delâleti zannî olan bir haber-i
vâhid ile yasaklanmış olmasıdır. “Bir kimse, Müslüman kardeşinizin tâlip olduğu bir kıza, durum kesinleşmeden/açıklığa
kavuşmadan önce tâlip olmasın.” hadisi, buna örnektir.
o Tahrîmen mekrûh, İmam Muhammed‟e göre, vâcibin karşılığıdır. İmam Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf‟a göre ise sünnete karşılıktır.
Yani İmam Muhammed‟e göre, mükellef, tahrîmen mekrûh olan bir fiili işlediği takdirde, aynen harâm bir fiili işlemiş gibi
cezayı hak eder. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Ebû Yusuf‟a göre ise, tahrîmen mekrûh olan bir fiili işleyen kimse, kınanma ve
azarlanmayı hak etmektedir.
14
o Tenzîhen Mekrûh/ Şâri‘in yapılmamasını kesin olmayan bir şekilde istediği fiildir. Helale yakın olan mekrûh olarak da ifade
edilir. Cami„ye giden kimsenin, sarımsak, soğan gibi etrafı rahatsız edecek kokulu şeyleri yemesi, bu mekrûh çeşidine örnektir.
o Mubah, Şâri„in, mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı fiildir. Helal nimetlerden yiyip içmek gibi.
o Azimet; Şâri„in mükelleflerin tamamı için her durumda bağlayıcı kıldığı, genel bir kural olarak baştan itibaren koyduğu
hükümlere azîmet denir. Meselâ, namaz bu şekilde konulmuş bir hükümdür. Her mükellefi, bütün hallerde bağlayıcı bir özellik
taşımaktadır.
o Ruhsat; Şâri„in mükellefin bir özrünü ya da ihtiyacını göz önünde bulundurarak koyduğu, hafifletici ve geçici hükümlerdir.
Azîmet genel ve asıl hüküm; ruhsat ise istisnâî hüküm özelliği taşımaktadır.
o Ruhsat, haram olan bir şeyin mubaha dönüşmesi şeklinde tezâhür edebilir. Zaruret ya da zaruret derecesine varan
durumlarda, işlenmesi haram olan bir fiilin işlenmesi mubaha dönüşmektedir. Zaruret durumunda domuz ve leş etin yenmesi
gibi.
o Ruhsat, vâcibin terk edilmesi şeklinde tezâhür edebilir. Seferi veya ağır hasta olduğu durumlarda ramazan orucun terk
edilmesi gibi. Bu tür ruhsatta, mükellefin, azîmete göre hareket ederek, ruhsatı kullanmaması daha iyidir.
o Ruhsat, genel kurala aykırı bazı sözleşme ve hukukî muâmelelerin yapılabilmesi şeklinde tezâhür edebilir. „Istısnâ akdi ve
selem akdi buna örnektir. Selem akdi; (ma„dûmun satımı haramdır) Hz. Peygamber‟in yasakladığı bir durum olmasına
rağmen, “para peşin, mal veresiye” anlamına gelmektedir ve insanların ihtiyaçlarından dolayı mubah kılınmıştır. Sipariş
sözleşmesi anlamına gelen „ıstısnâ akdi de mevcut olmayan bir şey için akid yapıldığından dolayı caiz olmaması gerekirken,
insanların ihtiyaçları sebebiyle, buna ruhsat verilmiş ve akid caiz kabul edilmiştir.
o Ruhsat, önceki dinlerde var olan ağır hükümlerin kaldırılması şeklinde tezâhür edebilir. Allah, önceki dinlerde var olan bazı
ağır hükümleri Müslümanlar hakkında teşrî kılmamak suretiyle, bu ümmete kolaylık sağlamıştır. Örneğin, namazın her yerde –
belli bir mekânda- kılınabilmesi, Müslümanlar için bir kolaylık ruhsatıdır.
o Geçmiş dinlerdeki ağır hükümlere göre amel etmek caiz değildir. Bu hükümlere göre amel edenler günahkâr olur.
o Sebeb, varlığı hükmün varlığına, yokluğu hükmün yokluğuna alâmet kılınan şeydir. Hakkında şer‘î-uhrevî hüküm terettüp eden
sebeb: Örneğin, nisâb miktarı mala sahip olmak, zekâtın vâcib olması için “sebeb”dir. Seferîlik, Ramazan ayında oruç
tutulmaması için “sebeb”dir. Bu iki “sebeb” de mükellefin gücü dâhilindedir. Vaktin girmesi, namazın vâcib olması için
“sebeb”dir. Zarûret hali, haram kılınmış olan bir şeyin yenilip içilebilmesi için “sebeb”dir. Bu iki “sebeb” de mükellefin gücü
dâhilinde değildir. Hakkında şer‘î-dünyevî hüküm terettüp eden sebeb: Örneğin, akidler, birçok hukukî sonuç doğmasına
“sebeb”dir. Birinin malına zarar vermek, tazminin vâcib olması için “sebeb”dir. Bu iki sebeb de, mükellefin gücü dâhilindedir.
Akrabalık mirasçı olmak için “sebeb”dir. Küçüklük velâyetin sabit olması için “sebeb”dir. Bu iki sebeb de mükellefin gücü
dâhilinde değildir.
o Mükellef, gücü dâhilinde olan bir sebebi, şartlarına riâyet ederek ve mâni„lerini ortadan kaldırarak yerine getirirse, mükellef
istemese de bu sebebin hukukî sonuçları doğar ve mükellefi bağlar.
o Şart, yokluğu hükmün yokluğunu gerektirirken, varlığı, hükmün varlığını ya da yokluğunu gerektirmeyen şeydir. Örneğin,
namazın sahih olması, abdestli olma şartına bağlanmıştır. Abdest yoksa namaz caiz değildir. Fakat abdestli olmak, namazın
varlığını ya da yokluğunu gerektirmemektedir.
o Sebebi Tamamlayan Şart: Nisâb miktarı malın üzerinden bir yıl geçmesi, zekâtın vâcib olması için, sebeb olarak konmuş olan,
nisâb miktarı mala sahib olma sebebini tamamlayan bir şarttır. Nikâhta şahitlik, evliliğin hukukî sonuçlarının doğması için
gerekli olan nikâh “akdi” sebebini tamamlayan şarttır. Müsebbebi Tamamlayan Şart: Taharet, vaktin girmesi sebebinin
müsebbebi olan namazı tamamlayan şarttır. Mûrisin ölmesi ve vârisin hayatta olma şartları, akrabalık evlilik sebebine
dayanarak gerçekleşen mirasçı olma müsebbebini tamamlayan şartlardır.
o Şâri„in kendisi için şartlar koyduğu Şer„î Hükümler, ancak bu şartlar yerine getirildiği takdirde gerçekleşebilir. Bu bağlamda,
rükün da aynen şartlar gibidir. Şer„î Hükmün rükünleri gerçekleşmediğinde Şer„î Hüküm yerine getirilmiş olmaz.
o Mâni„, Şâri„in, Şer„î hükmün ve sebebinin gerçekleşmesine engel olarak koyduğu şeydir. Sebebin gerçekleşmesini engelleyen
mâni‘: Zekâtın vâcib olmasının sebebi, kişinin zekâta tâbi mallardan nisâb miktarında bir mala sahip olmasıdır. Hükmün
gerçekleşmesini engelleyen mâni‘: Mirasta, mirasçı olmayı engelleyen mâni„ buna örnektir. Mirasçı olabilmenin sebebi,
akrabalık ve evliliktir. Hüküm ise, bu iki sebebin varlığı halinde mirasçı olabilmektir.
o ıhhatin, sebeblerdeki anlamı; sebeblerin hukukî sonuçlarının gerçekleşmesidir. Sıhhatin, şartlardaki anlamı; şart koşulan
şeylerin şart koşulan şeyde etkisini göstererek, şart koşulan hükmün gerçekleşmesini sağlamasıdır. Sıhhatin, şer„î hükümlerin
kendisindeki (yani amellerde) anlamı ise, Şâri„in talep ettiği Şer„î Hükmün gerçekleşerek, mükellefin sorumluluktan
kurtulmasıdır.
o Usûlcülerin çoğunluğu/cumhûr, zikrettiğimiz konuların tamamında sıhhatin karşıtının butlân olduğunu kabul etmektedirler.
Yani bir şey sahih değilse bâtıldır. Örneğin, namaz sahih değilse bâtıldır. Nikâh sahih değilse, bâtıldır. Hanefîler ise, bu
yaklaşımın ibadetler için doğru olduğunu ancak, akitlerde ve hukukî tasarruflarda bunun doğru olmadığını söyleyerek,
cumhûrun görüşüne katılmamaktadırlar. Onlar, sahih ve bâtıl kavramlarına fâsid kavramını eklemektedirler.
15
o Bütün şartları yerine getirilmiş olan akitler ve tasarruflar sahihtir. Bu akit ve tasarrufların bütün hukukî sonuçları geçerlidir.
o Rükünlerinde bir eksiklik söz konusu olan akit ve tasarruflar bâtıldır. Geçersiz olduğu için de bu akit ve tasarruflardan doğacak
hukukî sonuçların hiçbirisi gerçekleşmez. Hür bir insanın alım satımı gibi.
o Akit ve tasarrufların rükünlerinde değil de vasıflarında bir eksiklik söz konusu ise, bu akitler Hanefîler‟e göre fâsid akit ve
tasarruf olur. Şahitler olmaksızın evlenmek, buna örnektir.
o Fâsid bir alım-satım akdinde, mükelleften, fesâd sebebi olan durumun kaldırılması istenir. Bu eksiklik, akdin yapıldığı anda
giderildiği takdirde, akit, sahih hale dönüşmektedir.Akit, geçerli olmakta ve bütün hukukî sonuçlarını doğurmaktadır.
o Fâsid bir nikâh akdinde (meselâ, şahitsiz gerçekleşen bir nikâh akdi), karı ve kocadan, böyle bir akdi bozmaları istenir. Bu fâsid
akit sonucunda, karı ve koca birlikte olmuşlarsa, bunlar ayrılırlar. Ancak, kadına mehir vermek gerekir, kadın iddet
bekleyecektir, doğacak çocuğun nesebi sahih ve sabit olacaktır.
o Hanefîler‟in, ibadetlerle diğer akit ve tasarruflar arasında böyle bir ayrıma gitmelerinin gerekçesi şudur: İbadetlerde gözetilen
amaç, Allah‟a kulluktur (teabbüd). Bu da ancak itaatle yani emre uymakla gerçekleşebilmektedir. Buna aykırı bir durum söz
konusu ise, amaçtan sapılmış olunacaktır. Bu durumda artık bâtıl ve fâsid ayrımına gerek kalmamaktadır. Fâsid bir namazla
kişi, bâtıl namazda olduğu gibi, sorumluluktan kurtulamaz.
o Muâmelatta ise (akitler ve diğer tasarruflarda), gözetilen amaç, insanların dünyevî maslahatlarıdır. Bize düşen de mümkün
olduğunca bunu gerçekleştirmektir. Bunun için de rükünlerinde bir eksiklik olmadığı sürece akit ve tasarrufları geçersiz
saymaktan kaçınılması gerekmektedir.
İslâm Hukukunun Ana Kaynakları
 Muâz b. Cebel‟i Yemen‟e kadı olarak gönderdiğinde, ona sırasıyla; a. Varsa Kur‟ân‟da yer alan hükümlerle hükmetmesini, b.
Kur‟ân‟da o konuda nass yoksa Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in Sünnet‟i ile hükmetmesini, c. Sünnet‟te de o konu ile ilgili
nass yoksa ictihâd etmesini emretmiştir. Sahabîler, ictihâd ve re‟yi kabul etmelerine rağmen ictihâda dayanılarak hüküm
verilmesini pek hoş karşılamıyorlardı. Bunun başlıca iki önemli sebebi vardı: 1. İnsanların ilim sahibi olmadan İslâm hukuku ile
ilgili konularda söz söylemeye cür‟et etmelerinden korkuyorlardı. 2. Bu sebeple de bu insanların dine, dinden olmayan şeyleri
de sokmalarından endişe ediyorlardı.
 Sahabîlerin hoş karşılamadıkları ictihâd, onların uyguladıkları ictihâd (re‟y) değil, Kitâb ve Sünnet‟e dayanmaksızın insanların
kendi arzu ve heveslerine uyarak yaptıkları ictihâddır.
 Kur‟ân‟da yer alan hükümlerin çoğu genel hükümler ve kurallardır. Yargı alanında bu temel ilke ve kuralları göz önünde
tutmak gerektiği gibi, ictihâd alanında da bu temel ilke ve kuralları esas almak zorunludur.
 Sahabîler, Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in sözlerini, yemesi, içmesi, uykusu, oturması, kalkmasına varıncaya kadar bütün
fiillerini nakletmişlerdir. Daha sonra gelen âlimler, Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in hadislerini musannef, müsned ve sünen
türü eserlerinde toplamışlardır.
 Musannefleri ile meşhur olan âlimlerden bazıları şunlardır: Mekke‟de Abdülmelik b. Cüreyc (ö. 150 h./767 m.) Medine‟de
Muhammed b. İshâk (ö. 151 h./768 m.); Mâlik b. Enes (179/795) Kûfe‟de Süfyân es-Sevrî (ö. 161 h./777 m.) Basra‟da
Hammâd b. Seleme (ö. 176 h./792 m.); er-Rabî‟ b. Sabîh (190/805); Sa‟îd b. Ebî Arûbe ( ö. 156 h./772 m.) Mısır‟da Evzâî
(158/774; Leys b. Sa‟d (ö. 175 h./791 m.) Horasan‟da Abdullah b. Mubârek (ö. 181 h./797 m.). Ayrıca Abdurrezzâk b.
Hemmâm (ö. 211 h./826 m.) ve İbn Ebî Şeybe (235/849) de “el-Musannef” adlı eserleri ile meşhurdur.
 Râvîlere göre düzenlenmiş hadis mecmuaları (müsned) ile meşhur olan bazı âlimler şunlardır: Ebû Dâvud et-Tayâlisî (ö. 204
h./819 m.) “Müsned” İmâm Ahmed b. Hanbel (ö. 241 h./855 m.) “Müsned” Bakî b. Muhalled (ö. 276 h./889 m.)
“Müsned”.
 Fıkıh bâblarına göre telif edilmiş hadis mecmuaları (sünen) ile meşhur olan bazı âlimler şunlardır: Ebû Dâvûd b. el-Eş‟as es-
Sicistânî (ö. 273 h./886 m.), “es-Sunen” İbn Mâce Muhammed b. Yezîd (ö. 273 h./886 m.), “es -Sunen” et-Tirmizî
Muhammed b. İsâ (ö. 303 h./915 m.), “es-Sunen”.
 Sünnet, “gidilecek yol” anlamına gelen “s.n.n.” kökünden türetilmiştir. Sünnet de Kur‟ân‟ı açıkladığı için bu isimle
isimlendirilmiştir. Tarifinden anlaşılacağı gibi, Sünnet üç çeşittir: 1. Kavlî Sünnet: Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in söylediği
sözlerdir. 2. Fiilî Sünnet Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in işlediği, salt sözlerine göre daha çok uyulması ve uygulanması
gereken Sünnet‟tir. 3. Takrîrî Sünnet: Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in gördüğünde ya da işittiğinde ikrar ettiği/karşı çıkmadığı
Sünnet‟tir.
 Kur‟ân‟ın hükümleri ile Sünnet çatışmaz. Sünnet Kur‟ân‟daki hükümlerin Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından günlük
hayatta uygulanmasıdır. Bu bağlamda Sünnet, Kur‟ân‟ı açıklayıcı bir özellik taşır.
16
 Kur’ân’da Yer Alan Hükümlerle Uyuşan Sünnet: Bu tür Sünnet, Kur‟ân‟daki hükümleri te‟kîd etmekte/desteklemektedir. Buna
göre hüküm, Kur‟ân tarafından konulmuş, Sünnet tarafından da desteklenmiştir. Kur’ân’da Yer Alan Hükümleri Açıklayan
Sünnet: Kur‟ân‟ın açıklanması (tebyîn) Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in varlık sebeplerinden biridir.
 Sünnet‟in Kur‟ân‟ı beyânına/açıklamasına gelince, bu da üç şekilde olur: a. Mücmeli beyân b. Mutlakı takyîd c. Umûmu
tahsis
 Sünnet Kur‟ân‟da özet olarak verilen (mücmel) konuları, ayrıntılarıyla açıklar. Bunun en açık örnekleri ibadetlerle ilgili
konularda görülür. Örneğin, Kur‟ân namazı farz kılmıştır. Namazı kılınız” (2. Bakara, 43.) Ancak namazın vakitlerini,
rükünlerini, rekâtlarının sayısını belirtmemiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in fiilî Sünneti bunları açıklamıştır.
 Sünnet, Kur‟ân‟da mutlak (kayıtsız, sınırsız) olarak zikredilen hükümleri kayıtlar, sınırlandırır. O eski Ev’i (Kâbe) tavaf etsinler.”
(22. Hac, 29.) ayetiyle emredilmektedir. Ayette tavafın yapılması gerektiği mutlak olarak zikredilmektedir. Ancak Sünnet,
Kâbe‟yi tavafın ancak temiz olarak (abdestli) yapılabileceğini belirterek, ayetteki mutlak hükmü sınırlandırmıştır. Kur‟ân‟da
mutlak olarak zikredilmiştir. Sünnet ölen kimsenin, kalan malının ancak üçte birinde vasiyet edebileceğini ifade
eder.Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in Sünnet‟i, mirasta usûlü, peygamberlerin dışındakilerle sınırlamıştır. Zira Peygamber
Efendimiz (s.a.v): “Biz Peygamberler, miras bırakmayız, geride bıraktığımız sadakadır.” buyurmuştur.
 İslâm hukukçularına göre, Sünnet Kur‟ân‟da mevcut olmayan hiçbir hüküm koymaz. Sünnet ancak Kur‟ân‟da mevcut olan
hükümleri açıklar. Sünnet bu anlamda Kur‟ân‟da yer alan hükümlerin amaçlarını açıklamakta ve Kur‟ân‟ın koyduğu temel ilke
ve kuralların uygulanmasında yardımcı olmaktadır. Kur‟ân‟da yer alan hükümlerin amaçlarını Peygamber Efendimiz (s.a.v)
açıkladığına göre, Allah‟a itaat da, ancak bu açıklamalara uygun şekilde Allah‟ın Kitabı‟yla amel etmek suretiyle gerçekleşir.
Bunun aksine olarak görüşler de ortaya konmuştur. H.z Peygamber’in Kuran’da yer alamyan bir hükmü koyabileceği iddia
edilmiştir.
 Kur’ân’da Bulunan Bir Hükmü Te’kit Etmeyip Aksine Yeni Bir Hüküm İçeren Sünnet: Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in “Dikkat
edin, bana Kur’ân ve Kur’ân ile beraber onun benzeri verildi.” hadisi delil olarak gösterilmektedirler. Sünnet‟in Kur‟ân‟da
bulunmayan “Ehlî eşeklerin etinin haram kılınması, bir kadının halası ve teyzesi üzerine nikâhlanmasının haram kılınması,
köpek dişi olan yırtıcı hayvanların haram kılınması” gibi hükümler koyması delil olarak öne sürülmektedir.
 Cumhûra göre, senedi bakımından sünnet, mütevâtir ve âhâd olmak üzere ikiye ayrılmaktadır: Mütevâtir Sünnet: Yalan
üzerine birleşmeleri âdeten mümkün olmayan bir kalabalığın Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟den naklettiği sünnettir. Yakînî ilim
yani kesin bilgi ifade eder. Mütevâtir sünnet, tevâtür-i lafzî ve tevâtür-i mânevî olmak üzere iki çeşittir.
 Tevâtür-i Lafzî: Ravilerin, Sünnet‟in lafzında ve manasında ittifak ettikleri mütevâtir sünnettir. Tevâtür-i Mânevî: Ravilerin,
manasında ittifak ettikleri ancak lafzında ihtilaf ettikleri mütevâtir sünnettir. Dua ederken ellerin kaldırılmasıyla ilgili
mütevâtir sünneti burada örnek olarak zikredebiliriz.
 Meşhûr Sünnet; Aslında âhâd olan, daha sonra mütevâtire dönüşen sünnettir. Mütevâtir sünnet kadar kesin bilgi ifade
etmese de kesin olan ve güven veren bir sünnettir.
 Âhâd Sünnet; Mütevâtir ve meşhûr olmayan sünnettir. Zan ifade eder. Âhâd sünnetle amel etmek vâciptir. Haber-i vâhidin,
Kitâb‟a ve Meşhûr Sünnet‟e muhalif olmaması gerekmektedir. Ravinin, rivayet ettiği haber-i vâhide muhalif olmaması
gerekmektedir. Yani ravi, haber-i vâhide aykırı amel etmemelidir. Rivayet edilen haber-i vâhidin, umûmi belvâ (herkesin
uygulayageldiği) ile ilgili bir konuda olmaması gerekmektedir. Haber-i vâhidi rivayet eden ravi, fakih olmadığı takdirde, rivayet
ettiği haber-i vâhidin kıyâsa muhalif olmaması gerekmektedir.
 Mâlikîler, haber-i vâhid ile amel edilebilmesi için, rivayet edilen haber-i vâhidin, Medinelilerin ameline/uygulamasına muhalif
olmaması gerektiği görüşündedirler. Şâfiîler ise, haber-i vâhidin senedinin muttasıl olmasını isterler. Mürsel hadisleri de, Said
b. El-Müseyyib gibi, tabîinin önde gelenlerinden birinin rivayet etmesini şart koşmaktadırlar. Hanbelîler ise, haber-i vâhid ile
amel edilebilmesi için herhangi bir şart öne sürmemektedirler. Yani haber-i vâhid ile herhangi bir şart olmaksızın amel
edilmesi gerektiği görüşündedirler.
 Haber-i vâhid ile kıyâs çatıştığında, Hanefîler, haber-i vâhidi kıyâsa tercih edeken, Mâlikîler, kıyâsı haber-i vâhide tercih
etmektedirler. Örneğin; oruçlu iken unutarak bir şey yiyip içen kimsenin orucunun bozulması gerekirken, Hanefîler,
Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟den gelen, oruçlu iken unutarak yenilip içilmesi halinde, orucun bozulmayacağına, Mâlikîler ise,
yiyip içen kimsenin orucu bozulacağından, “insanın boğazından geçen her şeyin” unutarak da olsa orucu bozacağını
söyleyerek, kıyâsı haber-i vâhide tercih etmektedirler.
 İcmâ‟, Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟den sonraki bir asırdaki müctehidlerin şer„î bir hüküm üzerinde fikir birliğine varmaları
(ittifak) anlamına gelmektedir.
 İcmâ„ın gerçekleşebilmesi için belirledikleri şartlar şöyle özetlenebilir: 1. Şer „î bir hüküm hakkında görüş birliğine varanların
müctehid olması gerekmektedir. müctehidlerin bulunmadığı bir devirde icmâ„ gerçekleşmez. 3. Aynı devirde yaşayan
müctehidlerin tamamının görüş birliğinde olması gerekmektedir.4 . İcmâ„, Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟in vefatından sonra
17
gerçekleşmiş olmalıdır. 5. Müctehidlerin görüş birliğine vardıkları husus, bir konunun şer„î hükmüyle (helâl, haram, suhhat,
fesâd…) ilgili olmalıdır.
 Şekli bakımından icmâ„ı ikiye ayırmışlardır.1. Sarih İcmâ‘: Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟den sonraki bir devirde yaşayan
müctehidlerin, şer„î bir konunun hükmü ile ilgili görüşlerini tek tek açıklamalarıyla gerçekleşen icmâ„dır. 2. Sükûtî İcmâ‘:
Peygamber Efendimiz (s.a.v)‟den sonraki bir devirde yaşayan bir ya da birkaç müctehidin, şer„î bir konuda görüş
belirtmelerinden sonra, devirde, bu görüşten haberdar olan diğer müctehidlerin, bu görüşe açık bir şekilde katılıp
katılmadıklarını belirtmemeleri, itirazda da bulunmayarak sessiz kalmalarıyla gerçekleşen icmâ„dır.
 İslâm Hukukçularının çoğunluğuna göre sarih icmâ„, kesin delil olarak kabul edilmektedir. Böyle bir icmâ„a uymak zorunludur.
Bu icmâ„a aykırı davranmak, caiz değildir. Mutezileden Nazzâm, Haricîler ve Şia‟nın bir kısmı ise icmâ„ı kaynak olarak kabul
etmemektedirler.
 Hakkında kesin nass bulunmayan konularda yapılmış ve genel kabul görmüş bir ictihâdın, sadece o devir için uygulanması
gerekli bir hüküm olarak kabul edilmesi gerekir. (??) Zâhirî usûl âlimleri, sadece sahabenin icmâ„ını şer „î bir delil olarak kabul
etmektedirler. Belli bir devirde yapılan bir icmâ„ın dayandığı gerekçe iyi tespit edilerek, daha sonraki bir devirde yaşayan
Müslümanların yararına olan farklı ictihâdlarla değiştirilebileceğini göstermekte, ayrıca, üzerinde icmâ„ edilen bir konuda,
daha sonra gelen Müslümanların bu konuda artık ictihâd edemeyecekleri gibi bir düşüncenin de olmadığını kanıtlamaktadır.
 Günümüzde Kitâb ve Sünnet‟te, hakkında hüküm bulunmayan, zamanın ve mekânın değişmesiyle değişen, Müslümanların
dünyevî maslahatları ile ilgili alanda ulu‟l-emrin/ehliyetli ve yetkili kimselerin bir araya gelerek fikir birliğine varmaları
kaçınılmaz bir hale gelmiştir. “Toplu ictihâd/el-ictihâdu‟l-cemâî” diye nitelenen ictihâd da budur.
İslâm Hukukunun Yardımcı Kaynakları
 İslam Hukukunun kaynakları naklî ve aklî olmak üzere de bir ayrıma tabi tutulmuştur. Buna göre a. Naklî Deliller: Kitâb,
Sünnet, İcmâ„, Örf, Sahabî Kavli, Şer„u Men Kablenâ, b. Aklî Deliller: Maslahat-ı Mürsele, İstihsân, İstishâb, Sedd-i Zerâî„,
Kıyâs‟tan oluşmaktadır.
 Hz. Peygamber‟e yetişmiş, ona iman etmiş ve örfen “arkadaş” diye anılabilecek ölçüde uzun süre onunla birlikte bulunmuş
kimseye “sahâbî” denmektedir.
 İslam Hukukçuları re‟y ve ictihâd ile kavranamayacak bir konu ile ilgili olması durumunda, sahâbî kavlinin/sözünün kaynak
olacağını ve buna göre amel etmek gerektiğini kabul etmektedirler.
 Hanefî Mezhebi‟ne mensup İslâm Hukukçuları, asgarî/en az hayız sürenini üç gün olduğuna dair Abdullah b. Mes‟ûd‟dan ve
hamilelik süresinin iki yıldan fazla olamayacağına dair Hz. Aişe‟den rivayet edilen görüşleri, bu tür sahâbî kavline örnek olarak
göstermektedirler. İmâm Şâfi„î, sahâbî kavlinin delil olamayacağı görüşündedir.
 Tâbiûn müctehidlerin bir kısmının bazı konularda, sahâbî kavline aykırı ictihâdda bulundukları ve bu görüşün sahibi olan
sahâbînin bu farklı ictihâdı öğrendiği halde, bu müctehidlere karşı herhangi bir itirazda bulunmadıkları görülmüştür. Sahâbî
kavli, diğer müctehidler için bağlayıcı bir kaynak olsaydı, tâbiûndan olan müctehidin buna aykırı ictihâdda bulunmaması,
sahâbînin de kendi görüşüne aykırı olan ictihâda karşı çıkması gerekirdi.
 Şer „u men kablenâ, Allah‟ın Hz. Muhammed‟in gelişinden önceki toplumlar için koyduğu ve peygamberleri aracılığıyla onlara
bildirdiği hükümlerdir.
 Hukuki hükümler üçe ayrılmaktadır: 1. Münezzel/İndirilmiş Hükümler: Kur‟ân ve Sünnet ile sabit olmuş hükümlerdir. Her
müslümanın bunlara uyması gerekmektedir. 2. Müevvel/Yorumlanmış hükümler: İslam Hukukçularının, Kitâb ve Sünnet‟ten
çıkardıkları hükümlerdir. Bunlara uymak gerekli olmamakla birlikte, ictihâd yapamayacak kimseler için bu hükümlere uymak
caizdir.3. Mübeddel Hükümler: Şer „î nassların usûlüne uygun olmayan bir şekilde te‟vil edilerek elde edilen hükümlerdir.
Dini tahrif eden bu hükümlere uymak caiz değildir.
 Önceki peygamberlere indirilen hükümler/şer„û men kablenâ, Hz. Muhammed‟in ümmeti açısından iki kısma ayrılmaktadır:a.
Kur‟ân ve Sünnet‟te yer almayan hükümler. Bu hükümlerin Müslümanlar açısından bağlayıcı olmadığı hususunda İslam
Hukukçuları görüş birliğine varmışlardır. Kabul veya reddedildiğine dair bir işaret bulunmaksızın Kur‟ân‟da ve Sünnet‟te
zikredilen ve Müslümanlar açısından neshedildiğine/hüküm ifade etmeyeceğine dair bir delil de bulunmayan hükümler. Bu
tür hükümlerin, Müslümanlar hakkında da geçerli ve bağlayıcı olduğu hükmü kabul edilmiştir.
 Şer„u men kablenâ ile ancak Allah ve Hz. Peygamber‟in o hükmü reddetmeksizin zikretmesi ve hükmün Müslümanlar
bakımından mensûh olduğuna dair bir delilin bulunmaması halinde amel edilir.
 Örfün Tanımı İnsanların çoğunun benimseyip alışkanlık haline getirdiği işlere ya da duyulduğunda insanın hatırına başka
anlam gelmeyecek derecede özel anlamda kullanmayı âdet edindikleri lafızlara “örf” denir.
18
 Fâsid Örf: Kitâb ve Sünnet‟e aykırı olan örf ve âdete, fâsid örf denir. Örneğin, içki içmek ve faiz alıp vermek, Sahih Örf Dine ve
akla aykırı olmayan örfe, sahih örf denir.
 Umumî Örf (Örf-i Âmm)/: Herhangi bir devirde bütün Müslüman ülkelerde halkın bir davranışı veya bir lafzın özel anlamda
kullanılmasını âdet edinmesidir. “talâk/boşama” lafzını evlilik bağını sona erdirmek için kullanmak gibi durumlar örnek olarak
verilebilir.
 Hususî Örf (Örfi Hâss) Belirli bir ülke ya da bölge halkının veya belirli bir çevrenin, bir davranışı ya da bir lafzın özel anlamda
kullanılmasını âdet edinmesidir.
 Amelî Örf: Bir topluluğun bir işi, bir hareketi belli bir şekilde devamlı olarak yapmasıdır. Karşılıklı rızaya delâlet eden fiilî
tebâdül/değişim tarzındaki alış-veriş (el-bey„ bi‟t-teâtî), mehrin muaccel (peşin) ve müeccel (belirli bir süreye ertelenmesi)
şeklinde iki kısma ayrılarak toplum tarafından kabul edilmesi gibi durumlar, amelî örfe örnektir.
 Kavlî Örf: Bir topluluğun herhangi bir kelimeyi ya da bir cümleyi alışkanlık haline getirerek, sözlük anlamından başka bir
anlamda devamlı olarak kullanmasıdır. Örneğin “veled” lafzı, sözlük anlamı olarak hem erkek hem de kız çocuğunu ifade
etmesine rağmen halk, “veled/çocuk” lafzını, sadece “erkek çocuk” için kullanmayı âdet edinmiştir.
 İslâm Hukukçuları, şer„î delillerden ve İslâm Hukukunun temel ilkelerinden birine aykırı olmayan örfün, hüküm çıkarılırken
dikkate alınması gerektiği kanaatindedirler. İslam Hukukunun temel kaynakları ve İslam Hukukçuları tarafından örfe ayrı bir
önem ve değerin verilmesi, İslam Hukukunun dinamizmini, İslam Hukukunun temel ilkelerinin her yerin ve her zamanın
ihtiyaçlarını karşılamaya elverişli ve zengin bir hukuk olduğunu açıkça göstermektedir.
 Sedd-i zerâi, kötülüğe/mefsedete götüren yolların yasaklanması demektir. Zerâî, “vesîle”, “yol” anlamına gelen “zerîâ„”nın
çoğuludur. Kötülüğe giden yolları kapamaya “seddü‟z-zerâi”, iyiliğe giden yolları açmaya da “fethu‟z-zerâi” denmektedir.
Sedd-i zerâi, kötülüğe/mefsedete götüren yolların yasaklanması demektir.
 Hüküm çıkarırken, sedd-i zerâi„ esasını en geniş şekliyle yorumlayarak uygulayanlar Mâlikîler olmuştur. Hanefîler de sedd-i
zerâi„ye uygulamada geniş yer vermişlerdir. Örneğin, mülk sahiplerinin kiraları aşırı bir şekilde yükseltmeleri ve bunun
kiracılara tahammül edilemez bir yük getirerek onları zarara sokmaları durumunda ev kiralarına sınır getirilebilemesi sedd-i
zeraidir.
 İstishâb, geçmişte sabit olan bir durumun, değişikliğine dair bir delil bulunmadıkça, halen varlığını koruduğuna yani devam
ettiğine dair hüküm vermektir. Örneğin, ölüp ölmediği bilinmeyen kayıp bir kimsenin (mefkûd), istishâb deliline dayanılarak
halen hayatta olduğu kabul edilir.
 İslam Hukukçuları istishâb için, “İstishâb, olanı olduğu gibi bırakma hususunda delildir, ancak, olmayanı var kabul etmek için
delil değildir.” demişlerdir. İstishâb, hakkında başka delil bulunmayan hususlarda delil olarak kabul edilmektedir.
 Aksine bir delil bulunmadıkça, bir eşyadan faydalanma ya da bir davranışta bulunmanın mübah olduğuna hükmedilmesi
istishâbı. Buna “ibâha-i asliye istishâbı” denilmektedir.
 Delil bulunmadıkça sorumlu tutulmama istishâbı. Bu istishâba, “berâet-i asliye istishâbı” denilmektedir. İslam Hukukunda
genel kural, kişinin zimmetinin sorumluluktan arınmış kabul edilmesidir.
 Sebebi ortadan kalkmadığı sürece, şer „an varlığı kabul edilen hükmün var sayılması istishâbı. Bu istishâba, “vasıf istishâbı”
denilmektedir.
 İstishâb deliline dayanılarak bazı genel kurallar oluşturulmuştur. “Eşyada aslolan ibâhadır.” “Şekk ile yakîn zâil olmaz.” “Bir
şeyin, bulunduğu hal üzerine kalması asıldır.”
İctihadî Hükümleri Elde Etme Yolları
Kıyâs, “müctehidin yeni karşılaştığı bir meselenin çözümünde ölçü olarak kullanmak üzere hükümlerin dayandıkları illetleri,
her hükmün illetini ayrı ayrı tespit etmesine ve hakkında nass bulunmayan bir hükmü, hakkında nass bulunan bir hükme,
tespit ettiği ortak illetlere dayanarak hüküm çıkarması”dır.
Kıyas, Kitâb, Sünnet veya İcmâ„da hükmü bulunmayan bir meseleye, aralarındaki illet birliği/ortak illet sebebiyle, bu
kaynakların birinde yer alan meselenin hükmünü vermek anlamına gelmektedir.
Mantıkî delillerin ortaya koyduğu bütün sonuçlar üzerindeki “akıl yürütme” de benzer şeyleri birbirine bağlamak ilkesi üzerine
kuruludur. O halde, bunun tabiî sonucu olarak, “hakikatteki benzerlik”, “hükümde eşitlik”i zorunlu kılmaktadır.
İllet ortadan kalktığında hüküm de ortadan kalkar. İllet avdet ettiğinde hüküm de avdet eder.
Hakkında Kitâb ve sahih Sünnet nassı, icmâ„ ve sahabîlerden birinin görüşü bulunmayan hususlarda kıyâs hüccettir diyenler.
İslam Hukukçuları‟nın çoğunluğu bu görüşü aşırı gitmemek şartıyla kabul etmişlerdir.
İslâm Hukuku‟nda kıyâsa asla yer yoktur diyenler. Zâhirîler ve Şii-İmâmîler bu görüştedir. Zâhirîler kıyâsı kabul etmedikleri gibi
nassların bir illete dayandığını da (ta‟lîl) kabul etmezler. Yani Zâhirîler, nassların illet ve amaçlarına bakmazlar. Nazzâm,
Zâhirîler ve bir kısım Şiiler, kıyâsın hüccet olmadığı görüşündedirler.
19
Kıyâsın İslâm Hukuku‟nun kaynaklarından birini oluşturması Kitâb ile Sünnet ile Hükümlerin ta‟lîline, illetlerin hakkında
nass bulunmayan meselelere de geçeceği ile Bu illetlere göre hükmün bulunup bulunamayacağına yapılan işaretler ile
Sahabîler‟in icmâ „ı ve onların fakih olanları tarafından istinbât metodu olarak kullanılması ile sabit olmuştur.
Kıyâsı kabul edenlerle kabul etmeyenler arasındaki anlaşmazlığın esası, nassların ta‟lîli meselesidir.
İnsan idrarının, hakkında nass bulunduğu için, pis olduğunu kabul eden Zâhirîler, hakkında nass bulunmadığı için, domuzun
bevlinin/idrarının temiz olduğunu söylemektedirler.
Kıyâs işlemi, dört rükünden meydana gelmektedir. Asl: Hükmü nassla belirlenmiş meseledir. Fer : Hükmü nassla
belirlenmemiş meseledir. İllet: Nasslardaki hükmün konmasına sebep olan özelliktir. Hüküm : Nassla sabit olan hükme, Aslın
Hükmü; fer „ ile sabit olan hükme Fer „in Hükmü adı verilir.
İslâm Hukukçuları‟nın çoğunluğu, icmâ„ ile sabit olan bir hüküm üzerine kıyâs yapmanın doğru olacağı görüşündedirler.
Çünkü onlara göre, açıklanmamış olsa bile icmâ„ın senedi nasstır. Bu sebeple, ergin ve reşit olan kimsenin tam bir
velâyete/yetkiye sahip olduğu, icmâ„ ile sabit olmuş ve bu icmâ„a kıyâs edilerek de reşit ve ergin olan kimseyi, istemediği
biriyle evlendirmek için kimsenin zorlama/icbâr yetkisi olmadığı kabul edilmiştir.
Buğday ile buğday, arpa ile arpa misli misline ve peşin olarak değiştirilebilir…” hadisinin nassında/ibâresinde kıyâs için açık bir
illet bulamamaktayız. Hadiste açık bir illet bulunamadığı için İslâm Hukukçuları, buradaki illeti belirleme konusunda ihtilâfa
düşmüşlerdir. Hanefîler‟e göre buradaki illet, tartı ve ölçü benzerliği ile cins birliğidir. Bu iki özellik bulunursa “ tam illet”, tartı
ve ölçü benzerliği ile cins birliği bulunmadığı takdirde “nâkıs illet” söz konusudur. Şâfiî„lere göre buradaki illet, gıda
maddesi/taâm ve para olma/semeniyyet durumudur.
Kıyasta; Hüküm, şer„î (hukukla ilgili) ve amelî olmalıdır. Hükmün manasının akıl ile kavranması gerekir. Hükmün, kıyâsa aykırı
olmaması gerekir. Asıl‟ın bildirdiği hükmün özel bir hüküm olduğunun sabit olmaması gerekir. Örneğin, Huzeyme‟nin şahitliği
İslâm Hukukçuları hükümleri ikiye ayırmaktadırlar. Teabbudî/İbadet Cinsinden Hükümler: Bu hükümlerde kıyâs uygulanmaz.
Çünkü kıyâsın esası, hükmün illetinin bilinmesidir. Taabbudî hükümlerde ise illetin bilinmesinin imkânı yoktur. Örneğin, hacc
ile ilgili ibadetler böyledir. Manası Akıl ile Kavranan Hükümler: bu hükümlerde kıyâs uygulanır. Çünkü insan aklı bu
hükümlerin illetlerini kavrayabilmektedir.
Fer„in hükmünün nassla belirtilmemiş olması lazımdır/gerekmektedir. Asıl‟daki illetin, aynı şekilde fer„de bulunması gerekir.
İllet, açık, munzabıt/istikrarlı ve hükmün konmasını münasip gösteren durumu genellikle içeren vasıftır.
Mâlikîler, kıyâs ile sabit olan bir hükmün üzerine başka bir meselenin de kıyâs yapılabileceği görüşündedirler. Çünkü Kitâb,
Sünnet ve İcmâ„ İslâm Hukukunun aslî delilleridir/kaynaklarıdır. Kıyâs‟ın tabiî olarak önce bu delillere dayanması
gerekmektedir. Ancak bu delillerden birine kıyâs yapma imkânı olmazsa bunlardan istinbât edilen kıyâs üzerine de kıyâs
yapılabilir. Mâlikîlerin bu muhtemel görüşlerinin/açıklamalarının temelinde “Maslahat-ı Mürsele” kuramının/nazariyesinin
bulunduğu düşünülmelidir.
Usûl âlimleri, “hikmet” kelimesiyle şu iki durumdan birini kastederler: 1. Hükmün konulmasına uygun düşen durum. Örneğin,
yolculukta meşakkatin, alım-satım akdinde bu akde duyulan ihtiyacın bulunması böyledir.2.Hükmün konulmasında amaçlanan
sonuç veya korunmak istenen menfaat. Örneğin, yolculuk halinde oruç tutmama meşakkatinin giderilmesi gibi.
Hikmet, zâhir (gözle görülür) bir menfaatin sağlanması veya bir zararın defedilmesidir. Şâri „in emrederken veya yasaklarken
bunları kastetmiş olması gerekir. İllet ise zâhir ve mazbut bir vasıftır, her zaman olmasa da çoğu hallerde hikmet bu vasıfta
gerçekleşir.
İllet Şartları: 1. İllet, varlığına ve yokluğuna kesin bir şekilde hükmedilebilecek nitelikte zâhir/açık bir vasıf/nitelik olmalıdır. 2.
İlletin munzabıt/istikrarlı olması lazımdır. 3. İlletin hüküm için “münasip bir vasıf” olması gerekir. 4. İlletteki vasfın
geçebilir/müteaddî nitelikte olması gerekir. 5.Vasfın muteber olmadığını gösteren bir delilin bulunmaması gerekir.
Kitâb ve Sünnet‟teki bir nass, herhangi bir vasfın, bir hükmün illeti olduğunu göstermekte ise bu nasstan o hükmün illetinin
bu vasıf olduğu anlaşılacaktır. Bu yolla belirlenmiş olan illete, “nassla belirlenmiş/bildirilmiş illet/el-illetü‟l-mansûsa” denilir.
Tahrîcu‟l-Menât: Nassın ibâre ve işâretiyle ya da icmâ„ yoluyla belirtilmemiş olan illet olmaya elverişli bulunan vasfını tespit
etmek demektir. Böyle bir tespit de, kıyâs ve ictihâd esaslarıyla olmaktadır. Örneğin, kısâsı gerektiren, öldürme suçunun
işlenmesidir.
Tenkîhu‟l-Menât/Hüküm için illet olmaya elverişli vasfı, hükümle ilgili bulunan diğer vasıflar arasından seçerek
belirlemektir/ortaya koymaktır. Ramazan ayında oruçlu iken kasten orucu bozmak olduğu bu yolla tespit edilmiştir.
Tahkîku‟l-Menât: Herhangi bir yolla illeti tespit ettikten sonra, o illetin şümulüne/kapsamına giren uygun vasıfları tespit
etmek demektir. şarabın yasak olmasının illeti sarhoş etmesidir. Fakat çeşitli içkilerde sarhoş etme vasfının bulunup
bulunmadığını araştırarak, sarhoş etme özelliğini taşıyan şeyleri tespit edip ortaya koymak “tahkîku‟l-menât” adı verilen bu
fıkhî ictihâd ile mümkün olmaktadır.
Hanefîler, illet ile hüküm arasındaki uygunluğu/münasebeti sağlam kurallara bağlamışlar ve “hüküm” ile arasında uygunluk
bulunan “illet”i beşe ayırmışlardır:
20
A. Münâsib-i Müessir; Şâri„ tarafından münasip görülen vasıftır. Şâri tarafından hüküm için illet olarak kabul edildi ğine dair
delâlet bulunan vasfa denir.
B. Münâsib-i Mülâim: Şâri„ tarafından muteber sayıldığını gösteren bir delil bulunmayan fakat: 1. Hükmün cinsi için illet
sayıldığına,2. Vasfın cinsinin böyle bir hüküm için illet sayıldığına, 3. Vasfın cinsinin hükmün cinsi için illet olduğuna dair
hakkında şerî bir nass veya icmâ„ bulunan vasıftır.(İmam Mâlik‟e göre Şâri„, yolculuk/sefer sırasında iki namazın
birleştirilmesine/cem„ edilmesine cevaz vermiştir. Buna kıyâs yapılarak yağmurlu günde iki namazın birleştirilmesi de caizdir)
(Peygamber‟in ifadesinden, kedi artığının temiz oluşunun anlaşılması, güçlüğü kaldırma/nefyu‟l-harac esasına
dayanmaktadır.)
C. Münâsib-i Garîb Bu vasıf, bir nasstan çıkarılan ancak, Şâri„in hükümlerine uygun olma hususunda “münâsib-i müessir” ya
da “münâsib-i mülâim” niteliğini taşımayan vasıftır. “Babasını kasten öldüren bir çocuğun babasına mirasçı olamayacağı” ile
ilgili örnek bu illet çeşidine örnektir.
D. Münâsib-i Mülgâ Şâri„ tarafından geçersiz sayılan münasip vasıftır. Ramazan orucunu bozan halifeye, Yahya b. Yahya el-
Leysî‟nin, kefaret olarak iki ay peş peşe oruç tutması yönünde fetva vermesi, münâsib-i mülgâya örnek olarak verilebilir.
E. Münâsib-i Mürsel Şâri„ tarafından ne muteber ne de geçersiz sayılan, hakkında ne muteber olduğuna ne de ilga edildiğine
dair şer„î bir delil bulunmayan vasıf/illettir. Mâlikîler ve Hanbelîler, “münâsib-i mürsel”i hüccet/delil olarak kabul etmekte ve
buna “mesâlih-i mürsele” adını vermektedirler. Hanefî ve Şâfiî„ler ise “münâsib –i mürsel”i hüccet/delil olarak kabul
etmemektedirler
Maslahat-ı Mürsele Şâri„ tarafından muteber veya geçersiz sayıldığına dair bir delil bulunmayan, hükmün kendisine
bağlanması ve üzerine hüküm bina edilmesi, insanlara bir fayda sağlamasına ya da insanlardan bir zarar gidermesine bağlı
olan maslahattır.
Maslahatlar/faydalar, hüküm çıkarma konusunda muteber olup olmamaları bakımından üçe ayrılır: Muteber Maslahatlar/el-
Mesâlihu’l-Muteber/ Bu maslahat/fayda, Şâri„in hüküm koyarken göz önünde bulundurduğu illet ve maslahattır. Aklın, canın,
malın korunması gibi, Şer„î Hükümlerin gerçekleştirmeyi hedeflediği her türlü maslahat bu çeşide girer.
Muteber Olmayan/Geçersiz Sayılan Maslahatlar; Şer „î bir delilin, Şâri„ tarafından muteber/geçerli sayılamayacağını
gösterdiği maslahatlardır. Örneğin, savaşta düşmana teslim olmak, ferdin hayatını kurtarması açısından bakıldığında bazen
faydalı bir davranış olarak görülebilir.
Muteber ya da Geçersiz Olduğuna Dair Herhangi Bir Delil Bulunmayan Maslahatlar; Geçerli ya da geçersiz olduklarına dair Şâri
„ tarafından herhangi bir delil konulmamış olan maslahatlardır.
Maslahatın şer„î bir delil tarafından geçersiz sayılmamış olması gerekmektedir. Maslahatın/faydanın var olduğundan emin
olunmalıdır. Maslahat, özel değil genel olmalıdır. Maslahatın, mahiyeti itibariyle makul olması gerekir.
Sahabenin maslahat-ı mürseleye dayanarak verdikleri hükümlerden bazıları şunlardır:a. Kur‟ân sahifelerinin, Hz. Ebû Bekir
döneminde bir mushafta toplanması. Bu konuda ne Kitâb‟ta (Kur‟ân) ne de Sünnet‟te herhangi bir hüküm yoktur. Bu,
maslahat-ı mürsele esası üzerine verilmiş bir hükümdür.b. Hz. Ebû Bekir‟in maslahat-ı mürsele düşüncesine dayanarak,
kendisinden sonra halife olarak Hz. Ömer‟i tayin etmesi. Bu konuda da olumlu ya da olumsuz herhangi bir şerî delil
bulunmamaktadır.c. Hz. Ömer‟in, fethedilen toprakları, mücahitler arasında dağıtmayıp eski sahiplerinin ellerinde bırakması.
Maslahat-ı Mürsele ile Kıyâs’ın Karşılaştırılması Maslahat-ı Mürsele ile Kıyâs incelendiğinde, iki noktada birleştikleri, iki
noktada da birbirlerinden ayrıldıkları görülmektedir. Birleştikleri Noktalar; Kıyâsa da maslahat-ı mürseleye de ancak
hakkında Kitâb, Sünnet veya İcmâda özel hüküm bulunmayan konularda başvurulabilmektedir. Kıyâs ile verilen hüküm de
maslahat-ı mürsele ile verilen hüküm de, hükmün konulmasında illet ve gerekçe olmaya elverişli olduğuna kanaat getirilen
uygun bir vasfa dayandırılmaktadır. Ayrıldıkları Noktalar; Kıyâsa göre hüküm verilen bir konuda, bu konunun bir benzeri,
Kitâb, Sünnet veya İcmâ „da yer almaktadır. Ortaya çıkan yeni konu hakkında, ortak bir benzerlik/illet sebebiyle bunlara kıyâs
edilerek hüküm verilmektedir. Maslahat-ı mürseleye göre hüküm verilen konularda ise, kendisine kıyâs edilecek benzer bir
konu yoktur. Hüküm, doğrudan doğruya maslahat -ı mürsele (fayda temini-zararın giderilmesi) esasına dayanılarak elde
edilmektedir. Kıyâsta, hükmün kendisine bina edildiği maslahatın muteber olduğu hususunda özel bir delil vardır. Maslahatı
mürseleye dayanılarak hüküm verilirken ise, hükmün dayandırıldığı maslahat hakkında, olumlu ya da olumsuz herhangi şer„î
bir delil yoktur.
İstihsân; müctehidin bir olayda, daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, o olaya benzerlerinin hükmünü vermekten
vazgeçip başka bir hükme yönelmesidir.
Nass Sebebiyle İstihsân/İstihsânu’s-Sünne/ Bir konuda, kıyâsı reddetmeyi gerektiren bir sünnetin varlığı sebebiyle gerçekleşen
istihsândır. “Selem sözleşmesi”, nass sebebiyle istihsân çeşidine örnek olarak verilebilir.
İcmâ‘ Sebebiyle İstihsân (İstihsânu’l-İcmâ‘)/İcmâ „ sebebiyle istihsân, bir olay hakkında oluşmuş olan icmâ „ sebebiyle kıyâsı
terk etmektir. İstısnâ‟ akdi/ısmarlama sözleşmesi, bu tür istihsânın tipik örneğini teşkil etmektedir. İstısnâ‟ sözleşmesi, bir
kimsenin belirli bir bedel karşılığında kendisi için bir şeyin yapılması (ısmarlama) için yaptığı sözleşmedir.
21
Zaruret/İhtiyaç Sebebiyle İstihsân/İstihsânu’d-Darûra)/Zaruret sebebiyle istihsân, bir olayda müctehidi, kıyâsı terk etmeye
zorlayan bir zaruretin ya da ihtiyacın bulunması durumudur. Pislenmiş kuyuların ve havuzların temizlenmesi, bu istihsân
çeşidine örnek gösterilmektedir.
Kapalı Kıyâs Sebebiyle İstihsân (İstihsânu’l-Kıyâsi’l-Mustahsen)/Birbiriyle çatışan ve biri açık (celî) diğeri ise kapalı (hafî), iki
kıyâs yapma imkânı bulunan bir olayda, dinin esası olan kolaylığın, güçlüğe/zorluğa tercih edilmesine, diğer bir ifadeyle,
kolaylık için zorluğun terk edilmesi sonucu, kapalı kıyâsı açık olan kıyâsa tercih etmeye, kapalı kıyâs sebebiyle istihsân
(istihsânu‟l-kıyâsu‟l-mustahsen) adı verilir. İslam Hukukçuları tarafından, adı geçen irtifak hakları (şirb, mesîl, mürûr), vakıf
kapsamına dâhil edilmeden vakfedilen ziraat arazisinden faydalanılması mümkün olmadığından, kira sözleşmesinde olduğu
gibi vakıf sözleşmesinde belirtilmemiş olsa bile bu hakların vakıf kapsamına dâhil kabul edilmesinin daha uygun olacağı
düşünülmüştür.
Örf Sebebiyle İstihsân (İstihsânu’l-Urf)/ İnsanlar, kıyâsla belirlenen bir hükme ya da İslam Hukukçularınca benimsenmiş ve
yerleşmiş bir genel kurala aykırı olan uygulamayı örf haline getirmişlerse, kıyâstan veya genel kuraldan vazgeçerek bu örfe
dayanarak hüküm vermeye, “örf sebebiyle istihsân/istihsânu‟l-urf” adı verilir. İmam Muhammed kitap vb. vakfedilmesi
insanlar arasında örf haline gelmiş olan menkullerin, kıyâsa aykırı olsa bile vakfedilebileceği hükmünü vermiştir.
Maslahat Sebebiyle İstihsân (İstihsânu’l-Maslaha) Müctehidin bir olayda genel nassa ya da İslâm Hukukunda benimsenmiş ve
yerleşmiş bir genel kurala kıyâs yaparak vermesi gereken bir hükümden vazgeçip aksi yönde hüküm vermesini gerektirecek bir
maslahatı/faydayı göz önünde bulundurarak yaptığı istihsâna, “istihsânu‟l-maslaha/maslahat sebebiyle istihsân” denir. Hanîfe
ve İmam Mâlik, maslahat düşüncesine dayanarak, yerleşmiş genel kurala kıyâs yapmaktan vazgeçmişler ve kendi
zamanlarında yaşayan Hâşimîlere zekât verilebileceğine istihsânen hükmetmişlerdir.
İstihsânın sebepleri/gerekçeleri, sadece nass, icmâ„, zaruret ya da kapalı kıyâs olarak sınırlandırılmamakta, başka delillere de
dayanılarak istihsân yapılabilmektedir. Mâlikî Mezhebi ile ilgili kitaplar böyle olduğu gibi İmam Şâfiî„nin bile bizzat istihsâna
karşı olmasına rağmen, birçok olayda istihsâna göre hükmettiği açıkça görülmektedir.
İstihsân ile Maslahat-ı Mürsele Arasındaki Farklar; İstihsân ile maslahat-ı mürsele karşılaştırıldığında aralarında şu farkın
olduğu görülmektedir. İstihsânda bir olay hakkında o olayın benzerlerine verilen bir hüküm vardır ancak, bir delile dayanılarak
o hükümden vazgeçilmekte ve olaya o hükmün aksine bir hüküm verilmektedir. Mesâlih-i mürseleye göre hüküm verirken ise,
hakkında hüküm verilen olayın, hakkında hüküm bulunan benzerleri yoktur. Maslahat düşüncesine dayanılarak, bilinen bir
hükmün aksine hüküm vermek de söz konusu değildir. Maslahat-ı mürselede verilen hüküm, tamamen maslahat/fayda/yarar
düşüncesine dayanılarak verilmektedir.
Kaynaklardan Hüküm Çıkarma Yolları
 İstinbât/hüküm çıkarma yöntemleri denince, Kur‟ân ve Sünnet metinlerini anlayabilme ve bu metinlerden hüküm çıkarabilme
amacıyla yararlanılan kurallar kastedilmektedir.
 Sîgaları (Kalıpları) ve Sözlük Anlamları Bakımından, Diğer Bir Deyişle Vaz‟ Olunduğu/Konulduğu Mana Bakımından Lafızlar
Vaz‟ olundukları mana/şumul bakımından lafızlar, Hâss, Âmm, Müşterek ve Müevvel kısımlarına ayrılmaktadır.
 Hâss: Tek bir manayı teker teker göstermek üzere konulmuş lafızdır. Mehmet, Ahmet, Ali, Hasan, Hüseyin gibi özel isimler;
kadın, erkek gibi cins isimler; ilim, hilim, re‟y, hikmet gibi mana isimleri birer hâss lafızdır.
 Bulunduğu durum veya kalıp/sîga bakımından hâssın çeşitleri şunlardır: Mutlak, Mukayyed, Emir ve Nehy
 Mutlak/Belirli olmayan bir şeyi veya şeyleri gösteren ve kendisinin herhangi bir sıfatla kayıtlandığına dair delil bulunmayan
lafızdır. Örneğin, adam veya adamlar, kitap veya kitaplar, öğrenci veya öğrenciler dediğimizde hep birer mutlak lafız söylemiş
oluruz.
 Mukayyed/Belirli olmayan bir şeyi veya şeyleri göstermekle birlikte kendisinin herhangi bir sıfatla sınırlandığına dair delil
bulunan lafızdır. Örneğin; terbiyeli öğrenci veya çalışkan öğrenciler dediğimizde, yukarıda örnek olarak verdiğimiz mutlak
lafızlar, mukayyed lafızlar haline gelmektedir.
 İki nassta da hüküm ve sebep bir olup, mutlaklık/ıtlâk ve sınırlandırma/takyîd sebebte değil de hükmün kendisinde olursa, bu
durumda mutlakın mukayyede hamledileceği (mutlakın hükmünün mukayyede göre belirleneceği) hususunda İslam
Hukukçuları arasında görüş birliği vardır.
 İki nassda, hükümler ve sebepler farklı ise, ya da iki nassta hükümlerin dayandığı sebep aynı fakat hükümler farklı ise, bu
durumda İslam Hukukçuları, mutlakın mukayyede hamledilemeyeceği hususunda görüş birliğine varmışlardır.
 İki nassta hüküm ve sebep bir olup, mutlaklık/ıtlâk ve sınırlandırma/takyîd hükümde değil sebepte ise ya da iki nassta da
hüküm bir fakat her bir lafızda hükmün dayandığı sebepler farklı ise, Hanefîler, böyle bir durumda, mutlakın mukayyede
hamledilemeyeceği, her bir nass ile kendi konusunda ayrı ayrı amel edileceği görüşündedirler.
22
 İslam Hukukçularının çoğunluğu ise, böyle bir durumda,( iki nassta da hüküm bir fakat her bir lafızda hükmün dayandığı
sebepler farklı ise) yine mutlakın mukayyede hamledileceği yani bir nassta yer alan mutlak lafızdan kastedilen mananın, diğer
nassta yer alan mukayyed lafızla belirleneceği görüşündedirler.
 Emir/Fiilin, ileride yerine getirilmesi isteğine/talebine delâlet eden lafız/söz/sözcüktür. Emir, bir teklif/sorumluluk yükleme
sîgası/kalıbıdır. İslam Hukukçularının çoğunluğu/cumhûr ise, ilke olarak emrin, emredilen fiilin “vücûb”una delâlet ettiği
görüşündedirler. Karine eğer, emrin, bazı dünyevî faydaların sağlanmasına yönelik bir hatırlatma olduğunu veya emredilen
fiilin “irşâd” yoluyla talep edildiğini gösteriyorsa, emrin, “irşâd/yol gösterme/aydınlatma” manasında anlaşılması
gerekmektedir.
 Nehiy/ Fiilden el çekme ve fiili terk etme isteğine/talebine delâlet eden söz/sözcüktür. Nehiy de bir teklif (sorumluluk
yükleme) sîgasıdır ve kesinlik ifade etmektedir. Usûlcülerin çoğunluğuna/cumhûra göre ise nehiy, nehyedilen fiilin haram
kılındığını gösterir ve özel bir karine bulunmadıkça “tahrim/haram kılma” dışında bir anlama çekilemez.
 Âmm/ Tek bir manayı göstermek üzere konmuş bulunan ve belli bir miktarla sınırlı olmaksızın bu mananın kendisinde
gerçekleştiği bütün şeyleri kapsayan lafızdır. Mâide, 38. âyetteki, “hırsız” lafzı böyledir. Çünkü tek bir mana için konmuştur. Bu
mana da hırsızlıktır. Bu lafız, kendisinde hırsızlık manasının gerçekleştiği bütün bireylere şâmildir ve bu bireylerin belirli bir
sayıya hasredildiğini göstermez.
 Hanefîler‟e göre tahsis, müstakil ve âmma mukarin/uygun bir delil ile, âmmın kapsamına giren bazı şeylerin kasdedilmiş
olması halinden ibârettir. Hanefîler‟e göre âmmın muhassısları/tahsis edenleri, Akıl Örf ve âdet Âmma mukarin,
müstakil nasstır.
 Amm özelbir sebeb üzere olsa bile genel anlam ifade eder. Sebebin özel oluşu değil, lafzın umumu dikkate alınır, itibar, lafzın
umumunadır, sebebin hususuna değildir.”
 Müşterek lafız, her biri, ayrı bir vaz‟ ile olmak üzere, birden fazla manaya sahip olan lafızdır. Ayn lafzı gibi
 Müevvel Lafzın, zâhir olan manasından alınıp bir delile dayanarak zâhir olmayan başka bir manaya çekilmesine te‟vîl, başka
bir manaya çekilmiş bu lafza da te‟vîl edilmiş/müevvel denir.
 Usûlcüler, te‟vili ikiye ayırmaktadırlar: Hatıra Kolayca Gelen Te‟vil/ Hatıra Kolayca Gelmeyen Te‟vil
 Te‟vilin sahih olması için, Lafız, te‟vil kabul eden bir lafız olmalıdır. Lafız, te‟vil edildiği mana, o lafzın muhtemel
bulunduğu ve mecaz yoluyla da olsa kendisine delâlet ettiği manalardan olmalıdır. Te‟vil, lafzın zâhir manasından alınıp
başka bir manaya çekilmesine elverişli şer‟î bir delile dayanmalıdır.
 Manaya Delâletinin Açıklığı ve Kapalılığı Bakımından Lafızlar Lafız, manaya delâletinin açıklığı ve kapalılığı bakımından ikiye
ayrılmaktadır. Manaya Delâleti Açık Olan Lafızlar dört çeşittir. Zahir,Nass, Müfesser, Muhkem
 Zâhir lafız, manasının anlaşılması için haricî bir karineye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bu manaya açık olarak delâlet eden,
fakat te‟vil ve tahsis ihtimaline açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk/konulma sebebi olmayan
lafızdır. Faiz âyeti, faizin haram oluşunu ve faiz ile alım-satım arasındaki farkı bildirmek için nâzil olmuştur. Fakat lafzın zâhiri,
alım-satımın helal olduğunu da anlatmaktadır.
 Nass/ Manasına açık bir şekilde delâlet eden ve kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden, bununla
beraber te‟vil ve tahsis ihtimaline açık bulunan lafızdır. Nassın hükmü, zâhirin hükmü gibidir. Bu da, delil bulunduğunda
açıkça anlaşılan manasından çıkarılıp te‟vîl edilebilmesidir. Fakat nassın te‟vîl edilebilme ihtimali, zâhire göre daha azdır.
Örneğin, bir nass olan ve sarhoş eden içkiyi yasaklayan 5. Mâide, 90- 91. Âyetleri zâhir olan 5. Mâide, 93. âyete tercih
edilmiştir.
 Müfesser/ Hükme açık bir şekilde delâlet eden, te‟vîl ve tahsis ihtimaline de kapalı bulunan lafızdır. Fakat bu nesih ihtimali de,
az önce söylediğimiz gibi, Hz. Peygamber‟in hayatta bulunduğu süre ile sınırlıdır.
 Muhkem/ Hükme delâleti açık, te‟vil, tahsis ve -Hz. Peygamber‟in hayatında dahi- neshe ihtimali olmayan lafızdır. Muhkem
lafız, sevk edildiği/konulduğu maksada delâlet eden bir lafız olup, manası te‟vîl ve tahsis kabul etmeyecek derecede açıktır.
 zâhir, nass ile çatışırsa/teâruz ederse, nass tercih edilir. Nass, müfesser ile çatışırsa/teâruz ederse, müfesser tercih edilir.
Müfesser muhkem ile çatışırsa/teâruz ederse, muhkem tercih edilir.
 Manaya Delâletinin kapalı Olan Lafızlar dört çeşittir. Hafi, Müşkil, mücmel, müteşabih.
 Hafî/ Kapsamında birçok şey bulunup da, kendi kalıbı/sîgası dışındaki bir engelden ötürü bu şeylerden bir kısmına delâleti açık
olmayan ve bunların onun kapsamında olduğunun bilinebilmesi inceleme ve ictihâda ihtiyaç gösteren lafızdır. Yankesici/tarrâr
ve kefen soyucu/nebbâş sözlerinin, Kur‟ân‟da zikredilen hırsızlık/sârık sözü ile aynı anlama gelip gelmediği hususu, İslâm
Hukukçuları tarafından hafîye örnek gösterilmektedir.
 Müşkil/ Kendisi ile kastedilen mananın ancak onu kuşatan karine ve emareler üzerinde incelemede bulunma ve derinlemesine
düşünme yoluyla anlaşılabildiği lafızdır. Hafîde kapalılık, bizzat lafızdan değil, lafzın uygulama alanının şümûlünden
kaynaklanmaktadır. Yoksa hafîden kastedilen şey, önceden bilinmektedir. Müşkildeki kapalılık ise, nassların bizzat lafzından
kaynaklanmaktadır.
23
 Çok anlamlı/müşterek kelimeler, müşkil lafza örnektir. “Ayn” kelimesi, görme organımız olan “göz” anlamına geldiği gibi,
“pınar” anlamına da gelmektedir, ayrıca, “mahiyet” ve “casus” anlamlarında da kullanılmaktadır. Bakara, 228. âyetinde yer
alan “Üç kurû‟…” “kurû‟” sözünü, Hanefîler “ayhali/hayız”; Şâfiîler ise “iki ay hali arasındaki temizlik müddeti” olarak
anlamışlardır. Müşkillik, ancak lafız ve üslûp üzerinde iyice düşünmedikçe mananın anlaşılamaması ihtimalinin bulunmasıdır.
 Mücmel/ Sözün sahibi tarafından bir açıklama yapılmadan kendisi ile kastedilen mananın anlaşılamadığı lafızdır. Mücmel,
manasında birkaç hal ve hüküm ihtiva eden, ancak bir açıklayıcı ile anlaşılabilen nasstır. Namaz/salât, zekât ve hac lafızları
böyledir. Lafzın kullanıldığı manadaki pek alışılmış olmamak/garâbet sebebiyle mücmel. Doğrusu insan, pek hırslı
yaratılmıştır.” (70. Meâric, 19) âyetindeki “helûâ” lafzı böyledir.
 Müteşâbih lafız, kendisi ile kastedilen mananın, dünyada hiç kimse tarafından bilinemeyeceği veya ancak ilimde üstün
mertebeye sahip kişilerce bilinebileceği ölçüde kapalı olan lafızdır. Müteşâbih ancak, ahkâm âyet ve hadisleri dışındaki
nasslarda bulunmaktadır.
 Kullanıldığı Mana Bakımından Lafızlar Konulduğu manada kullanılıp kullanılmaması bakımından lafızlar dört çeşittir Hakikat,
mecaz, sarih, kinaye.
 Hakikat/ Konulduğu manada kullanılan lafızdır. Hakikat, bazen lugâvî, bazen şer„î bazen de örfî olur. Lugâvî Hakikat/ Dilde
hangi mana için konulmuş ise, o manada kullanılan lafızdır. Güneş, ay, yıldız gibi. Şer„î Hakikat Şâri‟in kastettiği manada
kulanılan lafızdır. Namaz, oruç, zekât, hac gibi. Örfî Hakikat/ Örfte kastedilen manası ile kullanılan lafızdır. Araba, çanta,
telefon gibi.
 Mecaz/ “Hakikat” anlamının kastedilmediğini gösteren bir “alâka” veya “karine”den ötürü, konulduğu manadan başka bir
manada kullanıldığına hükmedilen lafızdır. Manayı hakiki, müteazzir/zor, imkânsız oldukta, mecaza gidilir.”
 Sarîh/ İster hakikat ister mecaz anlamda, çok kullanılmasından ötürü kendisi ile kastedilen mana açıkça anlaşılan lafızdır.
Sarihin hükmü, söyleyenin niyetine bakılmaksızın, gereğinin gerçekleşmesidir.
 Kinâye/Kendisi ile kastedilen mana, zihne hemen gelivermeyen ve kapalı kalan lafızdır. Örneğin, kocanın karısına
boşama/talâk niyeti ile, “Ailene dön” demesi böyledir. Çünkü bu ifade, talâktan kinâyedir.
 Manaya Delâletinin Şekli Bakımından Lafızlar Kitâb ve Sünnet‟te yer alan lafızlardan ve ibârelerden hüküm çıkarılması, ancak
bu lafızlarla anlatılmak istenen mananın anlaşılmasıyla mümkündür. Hanefîler‟e göre, lafzın manaya delâleti dört çeşittir.
 İbârenin Delâleti/Nassın İbâresi/Lafzın, nassın gelişindeki aslî maksat olan veya ona tâbi olarak kastedilen hükme delâlet
etmesidir. İbârenin delâleti, lafız isterse zâhir, nass, muhkem veya gayr-i muhkem olsun, lafızdan anlaşılan manadır. “Necis
olan putlardan kaçının ve yalan sözlerden çekinin…” ibâresi, putlara tapınmanın ve yalan şahitliğin günah ve suç olduğunu
açıkça ifade etmektedir.
 İşâretin Delâleti/Nassın İşâreti/Lafzın, ibâresinden anlaşılan hükme değil, bu hükümden hareket ederek dolaylı olarak
anlaşılan bir hükme delâlet etmesine “işâretin delâleti” denmektedir. Eğer adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane yeter.”
(4. Nisâ, 3.) Nassın işâretinden ise kişinin eşine karşı daima adaletli davranmak mecburiyetinde olduğu, ister tek bir kadınla
isterse birden fazla kadınla evlenmiş olsun, kişinin eşine zulmetmesinin haram olduğu anlaşılmaktadır.
 Nassın Delaleti/ Nass, lafzıyla bir hükme delâlet eder. Nassın hiçbir inceleme ve ictihâdda bulunmaya ihtiyaç duyulmaksızın,
tamamen dil bilgisine dayanılarak anlaşılabilen bu hükmünün, illetindeki ortaklık/müştereklik sebebiyle, nassta belirtilmeyen
başka bir olaya da aynen uygulanabileceğini nassın ifade etmesine, “nassın delâleti” denir. Hukukçuları nassın delâletine
“mefhûm-i muvafakât”, “delâlet-i evlâ” adını vermişler, bir kısmı ise “nassın delâletini”, celî kıyâs olarak isimlendirmişlerdir.”
Onlardan birisi veya her ikisi senin yanında yaşlılık çağına ulaşırsa, onlara “öf!” bile deme, onları azarlama, onlara tatlı söz
söyle..” ana-babaya “öf!” demenin haram olduğu hükmünden, onlara sövmek, vurmak gibi daha ağır hakaret sayılan ve eziyet
veren davranışların da haram olduğu -hiçbir istinbâta gerek olmaksızın- nassın delâletinden anlaşılmaktadır.
 İktidânın Delaleti/ İktidâ, talep etmek ve gerekli kılmak demektir. İktidânın delâletinde de söz, doğru ve hukukî yönden sağlıklı
anlaşılması için bir manayı gerekli kılmaktadır.
 ktidânın delâleti, açıkladığımız delâletlerin en zayıfıdır. Çünkü iktidânın delâletiyle sabit olan hükme, lafız, ne sîgası ile ne de
dilin özelliğine dayanan mefhûmu/genel anlamı ile delâlet etmektedir. İktidânın delâleti ile sabit olan bir hüküm, sözün doğru
olabilmesi ve sağlıklı anlaşılabilmesi için duyulan bir zaruretin sonucudur.
 Mefhûma Delaletinin Şekli Bakımından Lafızlar mefhûm-i muvafakattan alınmaktadır. Bu usûl âlimlerine (Mâlikî, Şâfiî ve diğer
usûlcülere) göre delâlet iki çeşittir. Mantûkun Delâleti: Lafzın, nassta/ibârede zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin hükmüne
delâlet etmesidir. Mantûkun delâleti, yukarıda açıkladığımız, Hanefî usûlcülerinin tasnifindeki, ibârenin delâleti, işâretin
delâleti ve iktidânın delâletini kapsamaktadır. Mefhûmun Delâleti Lafzın, nassta/ibârede zikri geçmeyen ve ifade edilmeyen
bir şeyin hükmüne delâlet etmesidir. Mefhûm-i Muvafakâtın Delâleti (nassın delâleti) Mefhûm-i muvafakata, “fahva‟l-hitâb”,
“lahnu‟l-hitâb” ve “kıyas-ı celî” de denmektedir. Mefhûm-i Muhâlefetin Delâleti Mefhûm-i muhâlefetin delâleti, lafzın, nassta
yer alan hükmün, hükümde dikkate alınan kayıtlardan birini taşıması sebebiyle, nassta/ibârede yer almayan durum hakkında
geçerli olmadığına delâlet etmesidir.
24
 Mefhûm-i muhâlefette lafız, nassın/ibârenin hükmüne konan kayıtlar bakımından beşe ayrılmaktadır: Lakab, Vasf, Şart, Gaye,
Aded.
 Mefhûm-i Lakab/ Hükmün, bir cins veya türe mahsus olarak zikredilmesi ve nassın muhtevasında olumlu, diğer yerlerde
olumsuz bulunmasıdır. Sâimede zekât vardır.” hadisi de nassıyla/ibâresiyle, yılın çoğunda umumi otlakta beslenen hayvanlar
için zekât verileceğini, mefhûm-i muhâlefetiyle de, yılın çoğunda içeride beslenen hayvanlara zekât düşmeyeceğini ifade
etmektedir.
 Mefhûm-i Vasf/Mefhûm-i Sıfat/ Hükmü, bir vasıf ile kayıtlanmış olan nassın/ibârenin, bu vasfı taşımayan durumlar hakkında,
o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir. Hz. Peygamber‟in, henüz taksim edilmemiş her ortaklıkla şuf‟aya (öncelikli
alım, şuf‟a; hükmettiğini bildiren hadis, nassı/ibâresi itibariyle, taksimden önceki müşterek malda şuf‟a hakkının meşrû
kılındığını ifade etmektedir
 Mefhûm-i Şart/ Hükmü, şart edatlarından biri ile belirli bir şarta bağlanmış olan nassın, bu şartın bulunmadığı durumlarda
geçerli olmadığına delâlet etmesidir. Eğer hamile iseler, doğumlarına kadar nafakalarını verin…”nassından/ibâresinden,
boşanmış ve iddet bekleyen hamile kadına doğuma kadar nafaka verilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Hüküm, “hamilelik”
durumunun bulunmasına bağlandığına göre, nassın mefhûm-i muhâlefetinden, hamile olmayan kadınlar için nafakanın
olmadığı anlaşılmaktadır. İmam Şâfiî, iddet bekleyen kadına eğer ric‟at vâki olmuşsa veya kadın hamile ise, nafaka verileceği,
aksi halde verilmeyeceği görüşündedir. Hanefîler ise, mefhûm-i muhâlefeti kabul etmedikleri için, talâk sebebiyle iddet
bekleyen her kadına nafaka verilmesi gerektiği, ancak boşanmış olan kadının bu hakkından vazgeçmesi durumunda nafakanın
verilmeyeceği görüşündedirler.
 Mefhûm-i Gâye/ Hükmü, belirli bir sınır ile kayıtlanmış olan nassın, bu sınırdan sonra artık o hükmün geçerli olmadığına
delâlet etmesi demektir.
 Mefhûm-i Aded/Hükmü belirli bir sayı ile kayıtlanmış olan nassın, bu sayının dışında olan hükmün yerine getirilemeyeceğine
delâlet etmesidir.
 Şâfiîler, Mâlikîler ve Hanbelîler bu tür mefhûm-i muhâlefeti de kabul etmektedirler. Bazı İslam Hukukçuları ve özellikle
Hanefîler ise, bunu kabul etmemektedirler.
 Zinâ eden kadın ve erkekten her birine yüzer değnek vurun…” zinâ eden erkek ve kadının yüz değnek vurularak
cezalandırılması gerektiği anlaşılmaktadır. Bu nassın mefhûm-i muhâlifinden, belirlenmiş miktarı (yüz değnek) aşmanın
mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Hanefîler, bunu mefhûm-i muhâlefet olarak kabul etmezler. Onlara göre bu (yüz değnek),
bizzat Şâri„in tayin ettiği bir miktardır. Kimse bu miktarı arttırıp eksiltemez
 Mefhûm-i muhâlefeti delil olarak kabul edenlere göre, mefhûm-i muhâlefet ile amel etmek için iki şart bulunmaktadır:1.
Nasstaki/ibâredeki kaydın, teşvik ve tehdit gibi başka sabit bir maksadı olmamalıdır. 2. Mefhûm-i muhâlefeti delil olarak kabul
edenlere göre, mefhûm-i muhâlefet ile amel etmek için iki şart bulunmaktadır:1. Nasstaki/ibâredeki kaydın, teşvik ve tehdit
gibi başka sabit bir maksadı olmamalıdır.
 Delillerin teâruzu, aynı meselede iki delilden birinin diğerinin gerektirdiği ile çelişen bir hüküm gerektirmesi anlamına
gelmektedir.
 Nasslar arasındaki teâruzun giderilmesi için müctehid, iki nassın âyet ise sebeb-i nüzûllerini, hadis ise sebeb-i vürûdlarını
zaman bakımından incelemeye tâbi tutar.
 Eğer müctehid, birbiriyle teâruz eden/çatışan iki nassın geliş tarihlerini tespit edemezse, bilinen tercih yöntemlerine göre
nassın birini diğerine tercih etme yoluna gider. Yani muhkemi müfessere, müfesseri nassa veya zâhire, ibâreyi işarete, işareti
nassın delâletine ya da iktidânın delâletine tercih eder. Aynı şekilde haram kılmaya delâlet eden nassı da mubah kılmaya
delâlet eden nassa tercih eder.
 Müctehidin izleyeceği bir başka tercih yöntemi de, fakih ve zaptı kuvvetli olan bir ravinin rivâyet ettiği hadisi, bu yönlerden
daha aşağı derecedeki ravinin rivâyet ettiği hadisten üstün tutmaktır.
 Müctehid, teâruz eden iki nass arasında cem‟ ve tevfîk/birleştirme ve uzlaştırma imkânını da bulamazsa, bu nassların her
ikisini de delil olarak kullanmaktan vazgeçerek, daha aşağı derecedeki bir delili kullanır.
 Fıkıh usûlü terimi olarak nesih, şer‟î bir hükmün, o hükmün delilinden sonra gelen bir başka şer‟î delil ile kaldırılmasıdır. Bir
nass gelip, uygulanmaya başlandıktan sonra, o nassın kapsamına giren hükmü tamamen veya kısmen ortadan kaldırmaya
nesih ikinci yani sonradan gelen nassa nâsih, birinci yani hükmü kaldırılan nassa da mensûh adı verilmektedir.
 Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz.
Bilmez misin ki Allah her şeye kâdirdir.”(2. Bakara, 106.) âyeti neshe delil olarak gösterilmektedir.
 Ebû Müslim el-Isfehânî (ö. 322 h./933 m), neshin caiz olmadığı görüşündedir. Ona göre Allah‟ın, bir şeyi emrettikten sonra
onu nehyetmesi, faydalı gördüğü bir şeyi sonradan zararlı görmesidir ki bu Allah‟ın hâşâ cahilliğini gündeme getirir. Bu ise,
Allah hakkında caiz değildir.
 Nesih ancak, ilâhî vahiy ile gerçekleşir. Buna göre nesih ancak, Hz. Peygamber hayattayken söz konusudur. Hz. Peygamber‟in
vefatından sonra hiçbir hükmün neshedilmesi söz konusu olamaz.
25
 Nesih, hem genel hüküm ifade eden âmm lafızlarda hem de özel hüküm ifade eden hâss lafızlarda söz konusu iken; tahsis,
sadece âmm olan lafızlarda söz konusudur.
 Kendisini nesheden hüküm gelmeden önce, mensûh ile amel edilirken, tahsisinden önce, tahsis edilen âmm ile amel edilmez.
 Nesih, ancak Hz. Peygamber‟in risâleti zamanında söz konusu iken, tahsis, Hz. Peygamber‟in risaletinden sonra da
 gerçekleşebilir.
 Nesih, ancak Kitâb ve Sünnet ile gerçekleşebilirken, tahsis, Kitâb ve Sünnet ile gerçekleşebileceği gibi, bunların dışındaki
delillerle de gerçekleşebilir.
İctihâd ve Müctehidin Tanımı İslâm’da Aklın Önemi ve İctihâdın Alanı
 İslâm Hukukunun kaynağı, Allah‟ın iradesidir. Allah‟ın iradesi de, seçtiği peygamber aracılığı ile insanlığa ulaştırdığı vahiy ile
ortaya çıkar. İslâm Hukuk felsefecilerine göre Allah‟ın iradesi, İslâm Hukukunun kaynağı olması açısından ikiye ayrılır: 1.
Doğrudan doğruya hüküm koyan (Kitab, Sünnet) 2. Doğrudan doğruya hüküm koymayan (Kıyas, İstihsan, Mesalihi
Mürsele..vb)
 Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur‟ân ve Sünnet‟in dışında zikredilen delillerin (edille-i şer‟iyye), ictihâdın kaynakları ve istinbât
(hüküm çıkarma) yolları şeklinde anlaşılması gerekir.
 İctihâd, zorluk, meşakkat, güç, takat ve çaba anlamına gelen “c-h-d)” kökünden türetilmiş, ifti‟âl kalıbında Arapça bir
sözcüktür. İctihâdın sözlük anlamı, zor ve meşakkatli bir işi gerçekleştirmek için olanca gayretin gösterilmesi ve var olan bütün
imkânların kullanılmasıdır.
 İmâm Şâfi„î, kıyâsı şöyle tanımlamaktadır:“Kıyâs, bir şey hakkında Kitab ve Sünnet‟te bulunan nasslara uygun olduğunu
gösteren bir takım işaretlere dayanarak hüküm aramaktır; çünkü Kitab ve Sünnet ulaşılması gereken gerçeğin esasını teşkil
eder.” (er-Risâle/122) imâm Şâfi‟î‟nin ictihâd terimine yüklediği anlam şöyle ifade edilebilir:Mana eşitliği veya benzerlik
yollarıyla hükmün habere uygun olup olmadığının araştırılması ve uygun olan hükmün elde edilmesine çalışılmasıdır.
 İbn Hazm (ö. 456 h./1063 m.): “İctihâd, Allah‟ın hükmünü, sadece Kitab ve Sünnet‟ten araştırmaktır. Ebû İshâk eş-Şîrâzî (ö.
476 h./10839 m.): “İctihâd kıyâstan daha umumîdir. Çünkü ictihâd, hükmü elde etmek için son güce kadar gayret
sarfetmektir.” Gazâlî (ö. 505 h./1111 m.): “İctihâd, dinin hükümlerini öğrenmeyi isteme arzusuyla müctehidin olanca gücünü
harcamasıdır.” Karâfî (ö. 684 h./1285 m.): “İctihâd, dinin kınamasının söz konusu olmadığı bir konuda düşünülürken olanca
gücün harcanmasıdır.”
 Şâtıbî (ö. 790 h./1388 m.): “İctihâd, Kur‟ân‟da belirtildiği, Hz. Peygamber‟in açıkladığı şekilde Allah‟ın bir konudaki hükmünü
insanlara açıklayabilmek için kişilikte seçkinlik, ilimde derinlik, düşüncede enginliktir.”
 İctihâd, seçkin bir kişiliğe, derin bir ilme, engin bir düşünceye sahip olan İslâm Hukukçusunun, ortaya yeni çıkan ve Kur‟ân ve
Sünnet‟te hakkında hüküm bulunmayan bir olay hakkındaki hükmü, Kur‟ân ve Sünnet‟in tafsîlî delillerinden çıkarabilmek için
olanca gücünü harcamasıdır.
 Kasden nassa aykırı olarak yapılan bir ictihâd ise, İslâm Hukukçuları tarafından haram olarak nitelendirilmektedir.Kur‟ân,
vahyi, aklın üstünde bir bilgi kaynağı olarak görmektedir. Fakat aynı zamanda vahiy yoluyla konulan esasların doğruluğunun
ancak akıl aracılığı ile muhakeme edilebileceğini söylemektedir.
 Sahabîlerin üzerinde icmâ„ ettikleri din ile ilgili bir konuda, onlara muhalefet edilmez. Onların farklı görüşlere sahip oldukları
konularda da kuvvetli görüşler zayıf görüşlere tercih edilir.
 Mecelle‟nin (madde 14) “Mevrid-i nass‟da ictihâda mesağ yoktur” genel kuralındaki “nass” ifadesi “açık kesin olan nass”
şeklinde anlaşılmalıdır. Yoksa açık ve kesin olmayan nasslar zaten ictihâdın konusudur.
 Kur‟ân‟da ve sahih Sünnette hakkında açık hüküm bulunmayan bir konu müctehidlere ulaştığında şu üç yoldan birine
başvurarak o konuda hüküm vermeye çalışmışlardır: a. Araştırmaya konu olan mesele ile ilgili nassın manasını belirlemek
(beyânî ictihâd). b. Kur’ân’da ve sahih Sünnet’te yer alan her hükmün bağlayıcı olan illetlerini belirlemek (kıyas-ictihad). c.
Genel olarak İslâm Hukukunun ruhunu belirlemek: (ıstıslâh=maslahat-ı mürsele)
 Beyânî ictihâd, araştırmaya konu olan mesele ile ilgili nassın manasını belirleyerek, meselenin çözümünü, belirlenen bu
manada arayan ictihâddır.
 Kıyâsî ictihâd, müctehidin yeni karşılaştığı bir meselenin çözümünde ölçü olarak kullanmak üzere hükümlerin dayandıkları
illetleri, her hükmün illetini, ayrı ayrı tespit etmesine ve hakkında nass bulunmayan bir hükmü, hakkında nass bulunan bir
hükme, tespit ettiği ortak illetlere dayanarak, kıyâs yapmak suretiyle hüküm çıkarmasına/ictihâd yapmasına denir.
 Istıslâhî İctihâd/ Istıslâha dayanan ictihâd, esasında maslahata dayanarak akıl/re‟y ile hüküm vermektir. Hakkında Kur‟ân ve
Sünnet‟te nass bulunmayan, Kur‟ân‟da ve Sünnet‟te, kendisine kıyâs yapılacak bir örneği Bulunmayan her meselede,
maslahat/ferd veya toplum yararı esas alınıp, Kur‟ân ve Sünnet‟te yer alan gelen bir kurala/ilkeye dayanarak hüküm vermek
esası üzerine kuruludur.
26
 İslâm Hukuk hükümlerinin gerçekleştirmeyi hedeflediği amaçları şu üç noktada toplanmıştır: ferdi yetiştirip ahlak bakımından
olgunlaştırmak, Müslüman toplumunda adaleti gerçekleştirmek, maslahatı/fer ve kamu yararını korumak.
 Maslahatın Çeşitleri: İslâm Hukukçuları, İslâm Hukukunun ana gayelerini/maslahatlarını (el -makâsıdu‟l-âmme) üçe
ayırmışlardır: 1. Zarûriyyât, 2. Hâciyyât 3 Tahsîniyyât
 Zarûriyyât, toplumun varlığını koruyabilmesi ve devam ettirebilmesi için vazgeçilmez değerler demektir. Beş zarûrî değer:
1.Dinin Korunması, (Dinin korunması ve ona yönelecek düşmanca saldırılara karşı savunma için de cihâd farz kılınmıştır.) 2.
Canın Korunması,( İslâm dini, yaşama hakkına yönelecek tecavüzlere karşı kısas, diyet ve kefaret gibi cezaî hükümler
koymuştur.) 3. Aklın Korunması (Aklın bozulmasına ve zaafa uğramasına yol açacak içki vb. sarhoş edici ve uyuşturucu
maddeleri yasaklamıştır.) 4. Neslin Korunması (nesillerin karışmasına ve zayıflamasına sebep olacak zinâ yasaklanmış, zinâ
edenler için cezâî hükümler konulmuştur.) 5. Malın Korunması (Malın, hırsızlık ve gasp gibi her türlü tecavüzden korunması
için, hırsızlık yasaklanmış, hırsızlık fiilini işleyene cezaî hükümler konmuştur. Ayrıca İslâm, aldatmayı, hıyaneti, ribâyı ve
“insanların mallarını haksız yere yeme” olarak nitelendirilebilecek her türlü fiili/eylemi haram kılmış, başkalarının malına
verilen zararların tazmin edilmesi hükmünü koymuştur.)
 Hâciyyâtın Sağlanması:Hâciyyât, insanların yaşantılarını kolaylık içinde ve sıkıntıya düşmeden sürdürebilmeleri için muhtaç
oldukları düzenlemelerdir. Bu maslahatlar, insanlardan güçlüğü kaldırmak/rafu„l-harâc veya beş zarurî değeri korumak için
alınmış olan tedbirlerdir.
 Haciyyata örnek olarak şunlar verileblir. (Müzaraa (toprak birinden, emek diğerinden olmak üzere yapılan ortaklaşa ziraat),
müsâkat (ağaç birinden, emek ve bakım diğerinden olmak üzere yapılan ortaklık), selem (para peşin, mal veresiye olarak
yapılan satış), mürabaha (malın karla satılması), tevliye (malın alış fiyatına satılması), icâre (kira sözleşmesi), istısna„
(ısmarlama/sipariş sözleşmesi) gibi insanların ihtiyaç duydukları hukukî sözleşmelerin mübah olması hep bu kabildendir.)
 Tahsîniyyât, maslahatların aslını gerçekleştirmediği gibi, maslahatların aslı için bir tedbir niteliğinde de değildir. Tahsîniyyâtın
bulunmaması halinde, ne zarûriyyâtta olduğu gibi hayatın düzeni bozulur ne de hâciyyâtta olduğu gibi insanlar zorluk ve
sıkıntı ile karşılaşır. Fakat hayatlarında sağduyu ve selim fıtrat sahibi olamadıkları gibi onurlu bir yaşayışın gerektirdiği mutlu
yaşayışı da gerçekleştiremezler. İbadetler konusunda; temizliğin çeşitleri, setr-i avret (görünmemesi gereken yerleri örtme),
âdetler konusunda; yeme -içme âdâbı, yeme-içme ve diğer konularda israftan kaçınma, muâmelât konusunda; pis ve zararlı
şeylerin hukukî sözleşmelere konu edilmesinin yasaklanması, ukûbât konusunda; savaşta, kadınların, çocukların ve din
adamlarının öldürülmesinin yasaklanması, örnek olarak gösterilebilir.
 Nefsî arzunun eseri olmayan ve nasslara aykırı düşmeyen “ıstıslâhî ictihâd”, İslâm Hukukçularının çoğunluğu tarafından da
kabul edilmektedir.
 Istıslâh-i ictihâd (maslahat-ı mürsele ile hüküm verme) konusunda el-Karâfî (ö. 684 h./1285 m.) şöyle demektedir:“Maslahat-ı
mürsele, bütün mezheplerce kabul edilmiştir….…Sahâbîler böyle maslahatlarla amel ederken, bunların muteber olup
olmadıklarına dair bir delil aramıyorlardı. Meselâ, Mushaf‟ın yazılması daha önce görülmüş bir şey değildi. Hz. Ebû Bekir‟in
yerine Hz. Ömer‟i halife olarak tavsiye etmesi de yeni bir şeydi. Hz. Ömer tarafından divanların teşkili, Müslümanlar için para
darp edilmesi/basılması ve hapishane tesisi gibi işler, tamamen maslahat icabı şeylerdi. Hz. Peygamber‟in mescidi karşısında
duran vakıflar ve bu mescidin Hz. Osman tarafından genişletilmesi, aynı gerekçeye dayanıyordu.”
 Bireysel ictihâd, ortaya çıkan bir meselede, bir müctehid tarafından yapılan ancak müctehidin çağdaşı olan diğer
müctehidlerin üzerinde ittifak etmedikleri ictihâddır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, böyle bir ictihâd, sadece ictihâdda
bulunan kişiyi bağlar.
 Toplu ictihâd, müctehidlerin bir meselede görüş birliğine vardıkları ictihâda denir. Hz. Ali‟nin, “Ya Rasûlallah! Kur‟ân‟da yer
almayan, sizin de bir sözünüz ve davranışınız bulunmayan bir konu ile karşılaştığımızda ne yapacağız?” sorusuna Hz.
Peygamber‟in, “Âlimleri toplayınız, o konuda şûrâ ile hüküm veriniz. Sadece bir kişinin görüşüne göre hüküm vermeyiniz.”
sözünü İslâm Hukukçuları toplu ictihâda örnek olarak göstermektedirler.
 İslâm Hukukçuları, icmâ„ın kesin şer„î delillerden olup olmadığı konusunda farklı görüştedirler. Bu görüş farklılığı büyük önem
taşımaktadır. Çünkü ictihâd edilen bir meselede icmâ„ gerçekleşmiş ise, artık o mesele ictihâdî olmaktan çıkmakta ve o
konuda verilen hüküm kesinlik kazanmaktadır. Artık bu meselede ictihâd yapılması, en azından o dönem için, gerekli değildir.
 Ahkâm ayetleri ile ahkâm hadislerini ele alıp inceleyen müstakil eserler vardır. İmâm Şâfi‟î‟nin (ö. 204 h./804 m.) “Ahkâmu‟l-
Kur‟ân”ı; Cessâs‟ın (ö.370 h./980 m.) “Ahkâmu‟l-Kur‟ân”ı; İbnu‟l-Arabî‟nin (ö. 543 h./1148 m.) “Ahkâmu‟l-Kur‟ân”ı;
Kurtubî‟nin (ö. 671 h./1272 m.) “el-Câmi‟ li Ahkâmil‟l-Kur‟ân”ı; Şevkânî‟nin (ö. 1250 h./1834 m.) “Neylu‟l-Evtâr”ı gibi.
 Zaman geniş veya karşılaşılan meselenin çözümü için müracaat edilebilecek başka müctehidler varsa o meselede ictihad
yapmak farz-ı kifayedir.
 Ortaya çıkan mesele hemen çözülmesi ve hükme bağlanması gereken bir mesele ise o meselede ictihad yapmak farz-ı ayndır.
 Henüz ortaya çıkmamış, tasavvur edilen bir mesele ise, o meselede ictihad yapmak mubahdır.
 Kasten nassa aykırı yapılıyorsa o meselede ictihad yapmak haramdır.
27
İctihâdın Şartları, Hükmü ve Delil Oluşu
 Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm‟ı beğendim…” (5. Mâide,3.), artık
ibadetle ilgili konularda ictihâd yapılıp yeni ibadetler konulması söz konusu değildir.
 Dünyaya ilişkin hükümler ise, kişiler ve toplumlar arasındaki ilişkilerdeki sürekli değişiklik göz önünde tutularak değişmeye
tabidir. Bu sebeple hukukun, değişen hayat şartları ve ortaya çıkan ihtiyaçlara göre oluşması zorunluluğu inkâr
edilemeyeceğinden, zamanın değişmesiyle hukukî hükümlerin de değişmesinin kaçınılmaz olduğu “ezmânın tegayyuru ile
ahkâmın tegayyuru inkâr olunamaz” ilkesi, Mecelle‟nin 39. maddesinde de yer almıştır.
 Kur‟ân‟da belirlenmiş olan temel hukukî hükümlerin sayısı oldukça sınırlıdır. Bu hükümler temel ilke niteliğindedir ve
değişikliğe uğramaz.
 İctihâdın Şartları; 1. Kur’ân-ı Kerîm’i Bilmek 2. Hz. Peygamber’in Sünneti’ni Bilmek 3. Kitab ve Sünnet’in Nâsih ve Mensûhunu
Bilmek 4. Arap Diline Tam Bir Şekilde Vâkıf Olmak 5. Fıkıh Usûlünü Bilmek
 Kur‟ân‟ı bilmekte maksat, ayetlerin anlamlarını, hem dil açısından hem de hukukun kaynağı olmaları açısından iyi
kavramaktır.
 Ahkâm ayetlerinin miktarı şahsî kabiliyet, zihin yapısı ve Allah‟ın istinbât ufuklarını açması açısından kişiden kişiye değişiklik
gösterir. Ahkâm ayetlerinin konularına göre dağılımı şöyle yapılabilir: Aile hukuku ile ilgili olanlar: 70 ayet Borçlar hukuku ile
ilgili olanlar: 70 ayet Ceza hukuku ile ilgili olanlar: 30 ayet Devletler hukuku ile ilgili olanlar: 25 ayet Yargı hukuku ile ilgili
olanlar: 13 ayet İdare hukuku ile ilgili olanlar: 10 ayet Devletin gelir ve giderleri ile ilgili olanlar: 10 ayet
 Ahkam ayetlerini Mukâtil b. Süleyman (ö. 150 h./767 m.), Saîd b. Münzir (ö. 255 h./868 m.), el-Cessâs (ö. 370 h./980 m.),
İbnu‟l-Arabî (ö. 543 h./1148 m.) ve el-Kurtubî (ö. 671 h./1272 m.) örnek olarak sayılabilir.
 Hz. Peygamber’in Sünneti’ni Bilmek: Ahkâm ile ilgili olanları bilmesi yeterlidir. İslâm âlimleri arasında bu hadislerin miktarı
konusunda da farklı görüşler vardır. Bazıları bu hadislerin üç bin olduğunu söylemiştir. Ahmed b. Hanbel Hz. Peygamber‟den
gelen bilgilerin temelini teşkil eden ahkâm hadislerinin bin iki yüz civarında olduğunu söylemektedir. İbn Kayyım el-Cevziyye,
üzerine hükümlerin bina edileceği temel hadislerin sayısının da beş yüz civarında olduğunu ve bu hadislerin ayrıntılarının
yaklaşık dört bin hadise yayıldığını ifade etmektedir.
 Ahkâm hadislerini derleme ve onları fıkıh bablarına göre düzenleme ile ilgilenen âlimler de olmuştur. Bunlardan “el –
Musannef”in sahibi Abdurrezzâk es-San‟ânî (ö. 211 h./826 m.), “Me‟âni‟l-Âsâr”ın müellifi Tahâvî (ö. 321 h./933 m.) ve
“Neylü‟l-Evtâr”ın yazarı Şevkânî (ö.1250 h./1834 m.) zikredilebilir.
 Kitab ve Sünnet’in Nâsih ve Mensûhunu Bilmek Müctehidin, Kitab ve Sünnet‟in nâsih ve mensûhunu bilmesi gerekir. Aksi
halde, nâsih bir nass bulunduğu halde onun neshettiği mensûh nass ile amel edilmiş olur. Zira sonraki hükmün kendisinden
önceki hükmü neshedeceği kabul edilmiştir. Müctehidin bütün nâsih ve mensûh nassları ezbere bilmesi şart değildir. İctihâd
yapacağı olayda dayandığı ayet ve hadislerin mensûh olmadığını bilmesi yeterlidir.
 Arap Diline Tam Bir Şekilde Vâkıf Olmak: Bu şartın aranmasının sebebi, gerek Kitab gerekse Sünnet‟in Arapça olmasıdır. Bu
nassları en ince noktalarına kadar anlama gücüne erişilmedikçe, hüküm çıkarabilmek mümkün değildir.
 Fıkıh Usûlünü Bilmek: Fıkıh Usûlü ilmi, ictihâdın temelidir. Fıkıh Usûlü iyi bilinmeden, müctehidin esas amacı olan tafsîlî
delillerinden Şer„î Hükümleri çıkarma işini başarması mümkün değildir. Zira tafsîlî deliller bu hükümlere delâlet ederken, emir,
nehiy, âmm, hâss gibi değişik ifade şekilleri içinde bulunur. Hüküm istinbâtında bu ifade şekillerinin ve her birinin hükmünün
bilinmesi zorunludur. Bu ifade şekilleri ve taşıdıkları hükümleri açıklamayı üstlenen ilim ise Fıkıh Usûlüdür.
 İctihâd yapmak isteyen kimse, bu üstün mertebeye, ancak;a. Fıkıh Usûlüne müstakil bir hukukçu gözüyle bakarsa, Usûl
meselelerini sadece kendi ikna olduğu ve delilleriyle ispatına muktedir bulunduğu kurallara dayanarak hüküm çıkaracak
şekilde başkasına bağımlı olmaksızın ele alabilirse, Hüküm çıkarırken, başkalarının belirlediği kurallara, onları taklid ederek
dayanmazsa ulaşabilir. Aksi halde böyle bir kimse müctehid sayılmaz. Ancak usûlünü taklid ettiği imamın doktrini
çerçevesinde müctehid kabul edilebilir. İslâm Hukukunda bu kimseye “müctehid fi‟l-mezhep/mezhepte müctehid” adı verilir.
 Bu şartların gerçekleşmesi, Şer„î Hükümlerin hangi olaylar hakkında geldiğini bilmek, bunların birçoğunda Şâri„in (Kanun
Koyucu) işaret ettiği illet ve hikmetleri inceleyip, tümevarım metodu ile sonuçlar çıkarmak suretiyle olur.
 İctihâd belirli bir zamanla sınırlı değildir. İctihâdın varlığını veya yokluğunu belirleyen ölçü, bulunması gereken şartların var
olup olmadığıdır. Gerekli şartlar gerçekleşmişse, ictihâd yapmaya da ihtiyaç varsa, ictihâdın yapılması zorunlu hale gelmiş
demektir.
 Gazali bir müçtehidini şartlarını; Şerîatın bilinmesini sağlayan (Medâriku‟ş-Şer„) Kitab, Sünnet, İcmâ‟ ve Akıl‟ı (ictihâdı)
bilmek. 2. İctihâd yapacak kimsenin/müctehid adil olması ve adalette eksiklik kabul edilen günahlardan sakınması.
 İctihâd yapmak ictihâd yapabilecek güçte olan kimseye farz-ı ayındır. İctihâd yapılmaya ihtiyaç duyulan bir konu ile
karşılaşıldığında ictihâd yapmaya muktedir olan kimsenin/müctehidin, hem kendisini ilgilendiren konu için, hem de
başkalarını ilgilendiren konular için ictihâd yapmak zorunluluğu vardır.
28
 Bir müctehid zamanında kendisinden başka bir müctehid varsa ,İnsanların bilemedikleri konuları başka müçtehitlerden
öğrenme imkanları da varsa veya konunun sorulup cevap alınıncaya kadar beklenebilecek geniş bir zaman söz konusu ise, o
müctehidden ictiha yapma zorunluluğu kalkar. Şâtıbî (ö.790 h./1388 m.), ise ictihâdın bütün Müslümanlara farz-ı kifâye
olduğunu söylemektedir.
 Bu, ilmin öyle bir derecesidir ki, sıradan herkes ona ulaşamaz. Bilginlerin de hepsi onu öğrenmekle mükellef değildirler. Onu,
öğrenmesi mümkün olan âlimlerin hepsinin ihmal etmeleri caiz olmaz. İnsanlardan yeteri kadar kimse onu öğrenince, diğerleri
–inşallah- sorumlu olmaz. Bu ilmi öğrenenler, ötekilerden (herkesin bildiği ilmi bilenlerden) daha üstündürler.” (er-Risâle, 971)
 Her insandan ictihâd yapacak derecede ilim öğrenmesi tabii ki beklenemez. Çünkü ictihâd yapacak derecede ilim sahibi olmak
zor bir iştir.
 Şevkânî (ö. 1250 h./1832 m.), müctehidin bulunmadığı bir zamanın olamayacağını söyler.
 Müctehidin yeni karşılaştığı olay/durum ile ilgili olarak gerekli araştırmayı yaparak ictihâd edip bir hükme vardıktan sonra, bu
ictihâdına göre amel etmesi gerekir. Artık o konuda, kendi ictihâdına aykırı görüşü olan bir müctehidin ictihâdını taklid etmesi
doğru olmaz.
 Şia, Mutezilenin bir kısmı ile Zahirîler ictihâdın delil olamayacağı görüşündedirler.
 Hadis-i Şerifte “Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak, onların içinde fitnenin en büyüğünü oluşturanlar, dini kendi
görüşlerine kıyâs edenlerdir. Onlar Allah‟ın helal kıldıkları haram, haram kıldıklarını da helal kılarlar.” buyurulmuştur.
 müctehid, karşılaştığı bir olay hakkında hüküm verdikten sonra, aynı olayı tekrar incelediğinde ictihâdını değiştirir ve
öncekinin aksine bir sonuca varırsa, artık birinci ictihâdına göre amel edemez. Onun bundan böyle ikinci ictihâdına göre amel
etmesi gerekir
 Namazın farz olduğunu, şarabın haram olduğunu bildiren nasslar ictihâd yapılmasının yasaklandığı alanlara örnek verilebilir.
Kur‟ân ve Sünnet‟te kesin ve açık bir şekilde hüküm bildiren nasslar bu alanı oluşturmaktadır.
 Kur‟ân‟da ve Sünnet‟te belirtilmeyen yani hakkında kesin ve açık nass bulunmayan konular dinin ictihâd yapılabilecek
alanıdır. Bu alanın Müslümanların menfaati (maslahat-ı mürsele) gözetilerek ve dinin ruhuna aykırı olmayacak şekilde ehil
olan kimseler tarafından ictihâd yapılarak doldurulması gerekmektedir. İslâm Hukuk tarihinde İslâm Hukukçularının yaptığı da
budur.
 Bilir bilmez herkesin bir fikir ortaya atıp ictihâd yapmaya kalkışarak toplumda doğabilecek kargaşayı önlemek amacıyla İslâm
Hukukçuları ictihâd yapacak kimsede bulunması gereken bazı şartlar belirlemişlerdir. Bu şartlar; a. Kur‟ân‟ı iyi bilmek b. Hz.
Peygamber‟in Sünnet‟ini iyi bilmek c. Kitâb ve Sünnet‟in nâsih ve mensûhunu bilmek d. Arap diline vakıf olmak e. Fıkıh
Usûlünü bilmek f. İslâm Hukukunun ana gayelerini bilmek, hikmet ve hedeflerini kavramış olmak.
Taklid ve Taklid Döneminin İctihâd Üzerindeki Olumsuz Etkileri
◊ Sahabe ve onlardan sonraki dönemlerde de ictihâd yapacak ehliyete sahip olmayan kimseler, karşılaştıkları meselelerin
çözümlerini/hükümlerini, belirli müctehidle sınırlı olmaksızın istedikleri müctehide –mensup oldukları mezhebe bakmaksızınsormuşlardır.
◊ İnsanların kendi aralarındaki dünya ile ilgili ilişkileri düzenleyen konularda (muâmelât), İslâm hukukçularının farklı görüşlere
sahip olmaları esasındaçok büyük bir nimettir. Bu Allah‟ın bir rahmetidir. İslâm hukukunu sadece bir mezheple sınırlamak, o
mezheple özdeşleştirmek yanlıştır. İslâm hukuku, bütün mezhepleri oluşturan nazariyelerin/teorilerin tamamının oluşturduğu
bir nazariyeler/kuramlar bütünüdür. Bu görüşlerin tamamı İslâm hukuku doktrinini oluşturmaktadır.
◊ Karşılaşılan meselenin çözümü Kur‟ân ve Sünnet‟te yoksa, İslâm hukuk doktrinini oluşturan bu ictihâdların bütünü, Kur‟ân ve
Sünnet‟in ışığında tekrar gözden geçirilerek Müslümanların meselelerinin çözümünde gerektiğinde kullanılmalıdır.
◊ Taklidin sözlük anlamı, bir kimsenin boynuna gerdanlık takmak demektir. Fıkıh usûlü terimi olarak taklid, “delilini bilmeksizin,
başkasının görüşüyle amel etmek” demektir.
◊ İnsan söz veya tutum ve davranış ile şahsî görüşünü ortaya koyar. İşte ortaya konulan bu söz veya tutum ve davranış ile amel
eden kimseye “mukallid” denilir.
◊ Fakih adı verilen, -hatta bir mezhepte derinlemesine bilgisi olduğu kabul edilen (mütebahhir) nice alimler-, kendi
mezheplerinin delillerini çok ayrıntılı şekilde bildikleri halde, onlara da mukallid denilmektedir. Çünkü onlar, diğer fıkıh
mezheplerinin imamlarının dayandıkları delilleri, kendi mezhep imamlarının dayandıkları delillerle karşılaştırıp
değerlendirmeye tabi tutmamışlardır.
◊ İçeriği açısından taklid ikiye ayrılmaktadır: a. Hükümde taklid: Delilsiz olarak başkasının görüşünün ve fikrinin benimsenip
kabul edilmesidir. b. Delilde taklid: Herhangi bir araştırmaya ve incelemeye gerek duyulmaksızın başkasının delilinin kabul
edilmesidir.İslâm hukukçuları bu ikinci taklidi, taklid olarak değil, delile uymak (ittiba‟) olarak da isimlendirmektedirler. Bu
sebeple delile uymayı (ittiba‟), taklid ile ictihâd arasında bir derece/mertebe olarak kabul etmektedirler.
29
◊ Delilde taklidin caiz olduğu konusunda İslâm hukukçuları arasında görüş ayrılığı/ihtilaf yoktur. Görüş ayrılığı olan husus,
delilini bilmeksizin başkasının görüşünün taklid edilmesidir.
◊ İctihâd derecesine ulaşmış bir kimsenin, bir mesele ile karşılaştığında, o konuda ictihâd yapması ve ictihâdının sonunda
ulaştığı hükme kendisinin uyması vaciptir/zorunludur. Bu sebeple müctehidin kendi kanaati ile ulaştığı hükmü bırakıp başka
bir müctehidi taklid etmesi caiz değildir.
◊ İctihâd mertebesine ulaşmamış kimsenin ise, amelî hükümlerde başkasını taklid etmesinin caiz olup olmadığı konusunda İslâm
hukukçularının üç farklı görüşü vardır: a. Taklid hiçbir şekilde caiz değildir. İbn Hazm bu görüştedir. b. Taklid vaciptir. c.
Mutlak müctehid olmayan kimsenin, dinî bakımdan müctehid imamlardan birini taklid etmesi ve karşılaştığı meselelerin
hükümlerini bilginlerden sorması gerekir.
◊ İctihâd etmeye gücü yetmeyen kimsenin, ictihâdla sorumlu olmadığı, o kimse için hükmü öğrenme yolunun ictihâda ehil olana
sormak olduğu konusunda Sahabe ve Tâbi‟în de icmâ‟ etmiştir. Bu anlamda, bütün insanları ictihâdla sorumlu tutmak sahabe
ve tâbi‟în icmâ„ına aykırı düşmektir.
◊ İctihâd, her insanın güç yetirebileceği bir iş değildir. Gücü yetmeyen kimsenin ictihâdla yükümlü tutulması Allah her şahsı,
ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar…” (2. Bakara, 286.) âyetinde ifade edilen, “İslâm dininde, hiç kimseye güç
yetirilemeyecek bir teklifte bulunulamayacağı” temel ilkesine aykırıdır.
◊ İctihâd derecesine ulaşmak için, şer„î ve lügavî ilimleri elde etmek üzere uzun bir zaman ayrılması gerekmektedir. İnsanların
bu işle uğraşmaya mecbur tutulması, toplum düzeni ve medeniyetin üzerine kurulduğu, ziraat, ticaret ve sanayi gibi diğer
faaliyetlerin ortadan kalkmasına sebep olur.
◊ a. Müctehidler: Müctehidler için taklid caiz değildir. Müctehidlerin, ortaya çıkan ve hakkında açık ve kesin nass bulunmayan
konularda ictihâd yapmaları zorunludur. b. İctihâd yapacak düzeyde olmayan bilgi sahipleri: İctihâd ehliyetini haiz olmayan
âlimlerin taklid etmeyip, tabi olduğu müctehidin delilinin ne olduğunu inceleyip/araştırıp bulması ve öğrenmesi gereklidir. c.
Cahiller: Bu durumda olan kimseler için bilen kimseleri taklid kaçınılmazdır ve zorunludur.
◊ Müctehidler kanun koyucu (Şârî„) olmadıkları için onların sözleri, dinî nasslar ve şer‟î deliller değildir.
◊ Mezhep imamları da kendi ictihâdlarının körü körüne taklid edilmesini istememişlerdir. İmâm Ebû Hanîfe: “Hz. Peygamber‟in
hadisi karşısında benim görüşümü almayın.” demiştir.
◊ İmâm Ebû Hanîfe ve İmâm Ebû Yûsuf‟un: “Nereden aldığımızı bilmeden, bir insanın bizim görüşümüzü taklid etmesi helal
olmaz.” dedikleri nakledilmiştir.
◊ İmâm Şâfi‟î de: “Sahih bir hadise aykırı bir görüşüme rastlarsanız, onu duvara çarpın ve o hadisle amel edin.”
◊ Ahmed b. Hanbel ise: “Dininde müctehidlerden hiçbirini taklid etme! Hz. Peygamber neyi emrediyorsa onu yerine getir! Ne
beni, ne Mâlik‟i, ne Sevrî‟yi, ne de Evzaî‟yi taklid et! Onlar ilmi nereden aldılarsa sen de oradan al.” ve “Kişinin dinini,
başkalarını taklid etmek suretiyle yaşaması kavrayışının yetersizliğini gösterir.” demiştir.
◊ İmâm Mâlik, “Muvatta” adlı eserinin ülkenin her tarafında uygulanmasını, onun dışındaki görüşlerin terk edilmesini isteyen
Halifenin bu teklifine karşı çıkarak şöyle cevap vermiştir: “Ey müminlerin emiri! Bunu yapma, zira sahabe değişik yerlere
dağılmışlardır. Onlar benim delil olarak dayandığım Hicaz hadislerinden başka hadisler rivayet etmişler, insanlar da bunları
uygulamaya koymuşlardır. Onları, kendi bilginleri vasıtasıyla ulaşan hadislere göre yaptıkları uygulama ile baş başa bırak. Zira
Allah, bu ümmetin furû„ hükümlerdeki ihtilafını rahmet saymıştır.” Diyerek halifenin teklifine karşı çıkmış ve insanları bir tek
mezhebe bağlamanın insanlara zorluk olacağını belirtmiştir.
◊ Şehristânî (ö. 548 h./1153 m.) şöyle söylemektedir: “Her olay için ayrı bir hüküm olmadığını biliyoruz. Zaten buna imkan da
yoktur. Hükümler sınırlı, olaylar sınırsız olduğuna, sınırsız bir şeyi sınırlı bir şeyle çözmek de mümkün olmadığına göre, her
olaya ve duruma uygun bir kural bulabilmek için ictihâd ve kıyastan faydalanılmalıdır.”
◊ Bağdat‟tan Mısır‟a gelip yeni bir çevrenin adetleriyle karşılaşınca hukukî görüşlerinden pek çoğunu değiştiren İmâm Şâfi‟î,
Mısır‟da Irak‟taki eski fikirlerinden farklı yeni bir düşünce sistemi ortaya koymuştur.
◊ Ebû Hanîfe: “Allah‟ın Kitâbında ve Hz. Peygamber‟in Sünneti‟nde bulursam başkasına müracaat etmem. Sahabeden gelirse
seçerim, tabiînden gelirse onlar da insan ben de insanım. Onlar ictihâd yaptıkları gibi benim de ictihâd etmek hakkımdır.”
demiştir.
◊ Tahrîc, fıkıh usûlünü, şer‟î deliller (Kitab, Sünnet) üzerinde değil, müctehidlerin açıkladığı hükümler üzerinde uygulayarak –
boş bırakılan alanda- yeni hükümlere ulaşma çabasıdır.
◊ İhtisâr: Kaynak eserlerin özetlenmesi hareketidir. Fıkhı sadece fetvalarla sınırlamak demektir. İslâm hukukçusu bu ihtisâr
edilen fetvaları ezberlemekle yetinirdi. Hâlbuki ilke olarak ilm-i hilâfı (mukayeseli fıkhı) bilmeyen, verilen hükümlerin
kaynaklarını tanımayan bir kimsenin müctehid olması mümkün değildir.
◊ İhtisâr döneminin İbn Abdilhakem (ö. 171 h./787 m.) ile başladığı söylenir. İbn Abdilhakem‟in fıkıh alanında ilk defa “el-
Muhtasaru‟s-Sağîr” adıyla bir kitap yazdığı ve bu kitabında bin iki yüz meseleyi zikrettiği rivayet edilir. Onun, eserinde ele
aldığı meseleler, el-Muvatta‟dan özetlenmiştir.
30
◊ Furûu ezberlemeye özen gösterip usûlü terk etmek: Fıkıh ilmiyle uğraşanlar bu dönemde furûu toplamaya ve bunları
ezberlemeye özen göstermişlerdir. Daha sonra bu topladıklarını bir metinde özetlemeye çalışmışlardır.
◊ Tartışma ve münakaşaların revaçta olması: Durgunluk ve taklid döneminde, fıkıhçılar fıkıh usûlünü hüküm çıkarmak için
kullanmıyorlar, sadece tartışmalarda birbirlerini zora sokmak için kullanıyorlardı. Bitmeyen dedikodular, sonu gelmeyen
tartışmalar yüzünden taklid kaçınılmaz bir hale gelmişti.
◊ Tamamen vehme dayanan ve gerçekleşmesi mümkün olmayan olaylar için hüküm aramak (farazî fıkıh): İslâm hukukunun ilk
dönemlerinde, her bir olay için ayrı bir hüküm verme anlamına gelen kazuistik (meseleci, olaycı) özelliği kısmen göze
çarparken daha sonraki dönemlerde giderek şiddetini artırmış, hayali olaylar tasarlanıp bunlar için çözümler üretilmiştir.
(Farazî fıkıh)
◊ Farazî hukuk anlayışının, hukuk mantığının gelişmesine yardımcı olduğu söylenebilirse de, bunun uygulamada hiçbir faydası
olmamıştır.
◊ Gazâli (ö. 505 h./1111 m.), İbnu‟l-Arabî (ö. 543 h./1148 m.), İbn Rüşd (ö. 595 h./1198 m.), Ebû Şâme (ö. 665 h./1266 m.), İbn
Teymiyye (ö. 728 h./1327 m.), İbn Kayyım el-Cevziyye (ö. 751 h./1350 m.), Şatıbî (ö. 790 h./1388 m.), İbnu‟l-Humâm (ö. 861
h./1456 m.), Suyûtî (ö. 911 h./1505 m.), Şah Veliyyullah (ö. 1176 h./1763 m.), Şevkânî (ö. 1250 h./1834 m.), Muhammed b.
Muhammed Ali es-Senûsî (ö. 1276 h./1859 m.), Şehâbbeddîn el-Mercânî (ö. 1306 h./1888 m.) gibi ictihâd yapan ya da ictihâd
kapısının açık tutulmasını isteyen İslâm hukukçuları, uyanış ve ictihâd asrına dönüş çağının müjdecisi olmuşlardır.
◊ XIX. asrın uyanış öncüleri (mücedditler), değişmez gelenek haline gelmiş bulunan ictihâd fıkhının, yeni ictihâdlar ve ictihâdlar
arası tercihlerle aşılmasını savunmuşlardır.
◊ XIX. yüzyılda Cemaleddin Efgânî ve Muhammed Abduh‟un (ö. 1905 m.) öncülük ettiği bu hareket Hindistan‟dan Fas‟a kadar
yayılmış, Tunus‟ta Muhammed Tâhir b. Âşûr (ö. 1973 m.), Cezayir‟de Abdülhamid Bâdis (ö. 1940 m.), Mısır‟da M. Reşid Rızâ
(ö. 1935 m.), Suriye‟de Cemaleddin el-Kâsımî (ö. 1914 m.), Türkiye‟de Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd dergileri yazarları
bilginler, bu hareketin meşhur temsilcileri olmuşlardır.
◊ İslâm ülkeleri ve diğer ülkelerde üniversitelerde İslâm hukuku ile ilgili akademik çalışmalar yapılmakta, bu çalışmalarda çok
özel konular ele alınmakta, derinlemesine araştırmalar yapılmaktadır. Ortaya konulan görüşler bilim çevrelerinde
tartışılmaktadır. Böylece teorik alanda İslâm hukukunda hareketlilik, canlılık dönemi başlamıştır.
◊ İslâm hukuku, ictihâd döneminde (ilk üç asır boyunca) meşru gelenekleşme ve yenileşme bakımından kaynaklarına (Kitap ve
Sünnet) sadık kalmış, bunların gönderiliş ve açıklanış amaçlarını gerçekleştirmiştir. Uzun süren taklid asırlarında İslâm‟ın
öğretisine ve ruhuna aykırı inançlar, düşünceler, kurumlar ve uygulamalar gelenekler halinde Müslümanların hayatına
girerken diğer yandan fıkhın değişmeye ve yenileşmeye açık bulunan kısmı (ictihâd fıkhı) değişmez gelenekler arasına
yerleşmiştir.

26 Aralık 2018 Saat: 11:35

Bir önceki yazımız olan Ankara İlahiyat İlitam FIKIH USULÜ DERS NOTLARI başlıklı makalemizde FIKIH USULÜ DERS NOTLARI hakkında bilgiler verilmektedir.

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış. Neden ilk yorumu siz yapmıyorsunuz?

Yorumunuz...

Mesajınız: