Ankara ilahiyat ilitam fıkıh final özeti

FIKIH 7. ÜNİTE ÖZETİ
İSLAM HUKUNUN YARDIMCI KAYNAKLARI
İslam hukukunun yardımcı kaynakları:
İstishab, Sahabi kavli, sedd-i zerai, şer’u men kablena ‘dır. Bu yardımcı kaynaklara Fer’i Deliller ( el edilletul fer’iyye) de denir.
a.Nakli deliller: Kitab, sünnet, icma, örf, sahabi kavli, şer’u men kablena
b. Akli Deliller: maslahat-ı mürsele, istihsan, istihsab, sedd-i zerai, kıyas
SAHABİ KAVLİ
Hz. Peygambere yetişmiş ona iman etmiş ve örfen arkadaş diye anılabilecek ölçüde uzun süre onunla birlikte bulunmuş kimseye sahabi denir.
İslam hukukçuları rey ve içtihad ile kavranamayacak bir konu ile ilgili olması durumunda sahabi kavlinin kaynak olacağını ve buna göre amel etmek gerektiğini kabul etmektedirler.
İslam hukukçuları bir sahabi kavlinin diğer sahabi müctehidler için bağlayıcı olamayacağı konusunu 2 görüşe bağlamışlardır.
1. Bir şeyin kaynak olduğuna hükmedilebilmesi için, bu konuyu belirleyen bir delil bulunması gerekmektedir.
2- Tâbiûn müctehidlerin bir kısmının bazı konularda, sahâbî kavline aykırı ictihâdda bulundukları ve bu görüşün sahibi olan sahâbînin bu farklı ictihâdı öğrendiği halde, bu müctehidlere karşı herhangi bir itirazda bulunmadıklarıgörülmüştür
İslam hukukçularının bir kısmı sahabi kavlinin delil olamayacağı görüşündedirler. İmam şafi bu görüştedir. Sonraki Hanefi hukukçuları da bu görüşü benimsemiştir. Bunlara göre müctehidler hataya düşebildiği gibi sahabilerde hataya düşebilir. Sahabi kavli diğer müctehidler için şeri bir delil olamaz.
İslam hukukçularının bazıları ise, kitap sünnet ve icmada hüküm bulunmayan konularda sahabe kavlinin bağlayıcı bir delil olduğu kanaatindedirler. İlk Hanefi İslam hukukçuları bu görüştedir.
ŞER’U MEN KABLENA (Bizden önceki ilahi dinlerin hükümleri)
Şer’u men kablena Allah’ın hz. Muhammed’in gelişinden önceki toplumlar için koyduğu ve peygamberleri aracılığıyla onlara bildirdiği hükümlerdir.
Hukuki hükümler 3’e ayrılmaktadır:
1. Münezzel/ İndirilmiş Hükümler: Kuran ve sünnet ile sabit olmuş hükümlerdir. Uyulması gereklidir.
2. Müevve /Yorumlanmış Hükümler: İslam hukukçularının kitap ve sünnetten çıkardıkları hükümlerdir. İçtihad yapamayacak kimselerin uyması caizdir.
3. Mübeddel Hükümler: Şer’i nasların usulüne uygun olmayan şekilde tevil edilmesidir. Dini tahrif eden bu hükümlere uymak caiz değildir.
* Kuran ve sünnette yer almayan hükümler Müslümanlar açısından bağlayıcı olmadığı konusunda İslam hukukçuları görüş birliğindedirler.
* Müslümanlar hakkında geçerli olduğuna dair delil bulunan hükümler ise bağlayıcıdır.
* Kuranda ve sünnette zikredilen Müslümanlar açısından neshedildiğine dair bir delil bulunmayan hükümlerde geçerli ve bağlayıcıdır. Şer’u men kablenâ ile ancak Allah ve Hz. Peygamber’in o hükmü reddetmeksizin zikretmesi ve hükmün Müslümanlar bakımından mensûh olduğuna dair bir delilin bulunmaması halinde amel edilir

ÖRF
İnsanların çoğunun benimseyip alışkanlık haline getirdiği işlere yada duyulduğunda insanın hatırına başka anlam gelmeyecek derecede özel anlamda kullanmayı adet edindikleri lafızlara örf denir.
Adet: insanlar tarafından alışkanlıkla yapılan şeydir. Buna Teamül de denir.
Örfün çeşitleri:
Örf, ameli / fiili, kavli/sözlü, umumi/genel ve hususi/özel kısımlara ayrılmaktadır. Ama örfün bu çeşitleri sahih ve fasit olarak nitelenir.
1. Fasid örf: kitap ve sünnete aykırı olan örf ve adete fasit örf denir. İçki içmek ve faiz almak insanlar arasında örf haline getirilmiştir ama güzel demek ve kabul etmek doğru değildir.
2. Sahih örf: dine ve akla aykırı olmayan örfe sahih örf denir. 4’ e ayrılır:
a. Umumi örf (örf-i Amm) : herhangi bir devirde bütün Müslüman ülkelerde halkın bir davranışı veya bir lafzın özel anlamda kullanılmasını adet edinmesidir. Hanefi İslam hukukçuları umumi örfü kıyasa tercih ederler. Umumi örf varsa kıyası terk ederler.
b. Hususi örf (örfi hass) : belirli bir ülke yada bölge halkının veya belirli bir çevrenin bir davranışı yada bir lafzın özel anlamda kullanılmasını adet edinmesidir. Mecelle nin Ezmanın tegayyürü ile ahkamın tegayyürü inkar olunamaz genel ilkesi bu esasa dayanmaktadır.
c. Ameli Öf: bir topluluğun bir işi bir hareketi belli bir şekilde devamlı olarak yapmasıdır. Karşılıklı rızaya delalet eden değişim tarzındaki alışverişlerde Mehrin muaccel (peşin) ve müeccel (belirli bir süreye ertelenmesi ) şeklinde iki kısma ayrılması toplum tarafından kabul edilmesi ameli örfe örnektir.
d. Kavli örf: bir topluluğun herhangi bir kelimeyi yada bir cümleyi alışkanlık haline getirerek sözlük anlamının dışında devamlı kullanmasıdır.
Örfün delil olup olmayacağı
İslam hukukçuları şer’i delillerden ve İslam hukukunun temel ilkelerinden birine aykırı olmayan örfün hüküm çıkarırken dikkate alınması gerektiği kanaatindedirler. Şar’inin islamdan önceki arap adetlerinden bir çoğunu bazı düzenlemelere tabi tutarak koruduğunu görürüz. Alım-satım, rehin, kira, selam, kasame, evlilik gibi. Bu adetlerden sadece kötü ve zararlı olanları yasaklanmıştır. Riba, kumari kız çocuklarının diri diri gömülmesi.
Örfün geçerlilik/muteber sayılma şartları
Örfün dikkate alınabilmesi için bazı şartlar öne sürülmüştür.
1. örfün ele alınan hukuki muamelelerin hepsinde yada büyük çoğunluğunda halen uygulanıyor olması gerekmektedir. Buna ıttırad/ süreklilik yada galebe/büyük çoğunluğun uygulaması denir. Örf çoğunluk tarafından uygulanmıyorsa, aynı konuda değişik uygulamalar varsa böyle örf hükme dayanak olamaz.
2. hakem rolü oynayacak örfün söz konusu hukuki işlemin kuruluşu esnasında veya söz konusu durum bulunduğu sırada var olması gerekmektedir. İşlem yapıldığı sıra var olan örf, hüküm verilirken dikkate alınır.
3. örfün açık bir bey ile çatışmaması gerekmektedir.
4. örfün kesin bir şeri delile yahut İslam hukukunun ilkelerine aykırı olmaması gerekmektedir.
Örneğin; bir toplumda sarhoşluk veren içkilerin içilmesinin yada ribanın örf düzeyinde bir yaygınlık kazanmış olması halinde böyle bir örfe itibar edilmez.
Örf kanundan sonra gelen bir kaynak olarak kabul edilmekte ise de kamu düzenine ve genel ahlak ve adaba aykırı olan örflerde sözleşmelerin bu tür bir örfe dayandırılması geçersiz sayılmaktadır.
Sedd-i Zerai
Sedd-i zerai kötülüğe( mefsedete) götüren yolların yasaklanması demektir. Kötülüğe giden yolları kapamaya seddü’z-zerai, iyiliğe giden yolları açmaya da fethu’z-zerai denir.
Şer’an yasak olan bir sonuca yol açması sebebiyle aslında caiz fiillerin yasaklanması anlamına da gelmektedir.
Sedd-İ Zerai İnin Delil Olup Olmayacağı
Sedd-i zerai şer’i hükümlerin belirlenmesinde esas alınan delillerden biri olarak bütün İslam hukukçuları tarafından kabul edilmiştir. Hüküm çıkarırken en geniş şekliyle yorumlayarak uygulayanlar Malikiler olmuştur. Hanefilerde sedd-i zerai ye uygulamada geniş yer vermişlerdir.
Sedd-i zerai maslahat-ı mürsele delilinden doğmuştur. Maslahat-ı mürseleyi delil kabul edenler sedd-i zeraiyi de delil kabul etmişlerdir.
Sedd-i zerai toplum açısından önemini şer’i hükümlerin belirlenmesinde gösterir.
Örneğin: mülk sahiplerinin kiraları aşırı bir şekilde yükseltmeleri ve kiracıları zarar sokmaları durumunda ev kiralarına sınır getirebilecektir.
İSTİSHAB
İstishab, geçmişte sabit olan bir durumun değişikliğine dair bir delil bulunmadıkça halen varlığını koruduğuna yani devam ettiğine dair hüküm vermektir. Örneğin, ölüp ölmediği bilinmeyen kayıp bir kimsenin istahsaba dayanarak halen hayatta olduğu kabul edilir.
İstishâb, hakkında başka delil bulunmayan hususlarda delil olarak kabul edilmektedir. İslam Hukukçuları, istishâb deliline dayanarak hüküm vermişlerdir.
İstishab delillerin sonuncusudur. Yani karşılaşılan bir olay hakkında Kitap, sünnet, icma da özel bir hüküm bulunup bulunmadığına bakıldıktan sonra müctehid istishaba göre hüküm verecektir.
İSTİSHABIN ÇEŞİTLERİ
1. İbâha-i asliye istishâbı: aksine delil bulunmadıkça bir eşyadan faydalanma yada bir davranışta bulunmanın mübah olduğuna hükmedilmesi istishabı.
2- Berâet-i asliye istishâbı: Delil bulunmadıkça sorumlu tutulmama istishâbı. Genel kural aksi ispatlanmadıkça kişinin suçsuz ve borçsuz olmasıdır.
3- Vasıf istishâbı: Sebebi ortadan kalkmadığı sürece, şer „an varlığı kabul edilen hükmün var sayılması istishâbı. Örnek; evlilik akdinin varlığı dahilinde eşlerin birbirine helal olması hükmünün devam etmesidir.
İstishab Delili Üzerine Bina Edilmiş Genel Kurallar
1. Eşyada asıl olan ibahadır:
örnek; yiyecek içecek ve giyeceklerle ilgili kitap sünnet ve diğer kaynaklarda hüküm yoksa istihsaba dayanarak mübah olduklarına hükmedilir.
2. Şek İle Yakin Zail Olmaz: varlığı kesin olarak sabit olan bir şeyin sadece şüpheyle yokluğuna hükmedilmez.
Örnek; bir kimse abdest aldığını kesin olarak biliyorsa, abdestli olma konusunda şüpheye düşmesi abdestli oluşunu ortadan kaldırmaz.
3. Bir Şeyin Bulunduğu Hal Üzerine Kalması Asıldır:
örnek; sağ olduğu bilinen bir kimsenin öldüğü bir delille ispatlanıncaya kadar öldüğüne hükmedilmez.

FIKIH ÛSULÜ 8. ÜNİTE İCTİHADÎ HÜKÜMLERİ ELDE ETME YOLLARI
Öncelikle İctihadi hükümleri elde etme yollarında inceleyeceğimiz üç yolun ne olduğunu bilelim.Bunlar Kıyas, Maslahat-ı Mürsele ve İstihsan
1. yol : Kıyâs
Kıyas, Kitâb, Sünnet veya İcmâ„da hükmü bulunmayan bir meseleye, aralarındaki illet birliği/ortak illet sebebiyle, bu kaynakların birinde yer alan meselenin hükmünü vermek anlamına gelmektedir.
İmam Şâfiî„ kıyâs hakkında şöyle demektedir: “Müslümanın karşılaştığı meselenin zarûrî bir hükmü vardır. Eğer hüküm açıkça mevcutsa, aynen ona uyması; değilse gerçeğe uygun bir şekilde ictihâd yaparak ona olan delâleti araması gerekmektedir. İctihâd da kıyâs demektir.” Yani Şer„î Hüküm: Ya mevcut olan nassla bilinir. İmam Şâfiî„ buna “ayniyle hak” demektedir. Ya da nassın mana ve amaçlarını araştırmakla anlaşılır ki bu da kıyâs ile elde edilir.
Kıyâs esasına göre, birbirine benzeyen meselelerin hükümlerinde de benzerlik bulunması gerekmektedir. Zira “illet”teki eşitlik, hükümde de eşitliği gerekli kılmaktadır.

Hz. Peygamber ve Kıyâs
Hz. Peygamber‟in kıyâsı uyguladığına dair birçok haber gelmiştir. Sahabîler de hakkında nass bulamadıkları meselelerin hükümlerini ortaya koyabilmek için eşitlik ilkesine göre bu meseleleri nasslara hamletmişlerdir.

“Hz. Peygamber‟in asrından günümüze kadar fakihler/İslâm Hukukçuları, din işlerindeki bütün hükümlerde kıyâsı kullanmışlar, hakkın benzerinin hak, bâtılın benzerinin bâtıl olduğunda icmâ„ etmişlerdir. Buna göre kimsenin kıyâsı inkâr etmesi caiz olmaz.

İslam Hukukçuları, kıyâsın yeni kaynaklar bulmada kullanılan en önemli yöntemlerden biri olduğuna karar vermişlerdir. Kıyasın kalıplaşmış şekilde yapılması, toplum yararına aykırı hatta bir hükme ters düşen kararlara yol açabilmesi durumunda İslam Hukukçularu kıyâstan vazgeçerek, yeni bir hükme varırken örf ve âdet, refah ve menfaat ya da zulmü ortadan kaldırmayı gözetmeyi yol gösterici kural olarak kabul etmişlerdir. Hanefî Mezhebi‟nde buna istihsân veya tercih denir ki, hukukçu burada Kur‟ân ve Sünnet‟ten kıyâs yoluyla değil, toplumun yararını ve ihtiyacını göz önünde bulundurarak yeni karar ve hükümler vermektedir.

“İllet ortadan kalktığında hüküm de ortadan kalkar. İllet avdet ettiğinde hüküm de avdet eder.”( Buna örnek olarak, Peygamberimizin(sav) kalpleri islama ısındırılacaklar için sadakadan ayırdığı payı daha sonra Hz. Ömerin islamın güçlü olduğu ve bu kişilerin ısındırılmasının artık gereksiz olduğu tespiti ile vermekten vazgeçmesi)

Kıyasın Delil Oluşu

İslam Hukukçularının kıyâs hakkındaki görüşlerini üçe ayırabiliriz:

1.Hakkında Kitâb ve sahih Sünnet nassı, icmâ„ ve sahabîlerden birinin görüşü bulunmayan hususlarda kıyâs hüccettir diyenler. İslam Hukukçuları‟nın çoğunluğu bu görüşü aşırı gitmemek şartıyla kabul etmişlerdir.
2. İslâm Hukuku‟nda kıyâsa asla yer yoktur diyenler. Zâhirîler ve Şiiİmâmîler bu görüştedir. Zâhirîler kıyâsı kabul etmedikleri gibi nassların bir illete dayandığını da (ta‟lîl) kabul etmezler.
3. Kıyas aşırı şekilde genişletilmelidir diyenler. Bu görüşü benimseyenler, aralarında ortak bir “illet” bulunmayan meseleleri de birleştirmeye yeltenmişlerdir. Daha da ileri giderek bazen Kitâb ve Sünnet‟in umûmî ifadelerini kıyâs ile tahsis etmek istemişlerdir.

İslam Hukukçuları‟nın büyük çoğunluğu, kıyâsın şer„î-amelî hükümlerin bilinmesini sağlayan bir delil ve İslâm Hukuku‟nun esaslarından biri olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Ancak Nazzâm, Zâhirîler ve bir kısım Şiiler, kıyâsın hüccet olmadığı görüşündedirler.

Kıyâsın İslâm Hukuku‟nun kaynaklarından birini oluşturması
Kitâb ile
Sünnet ile
Hükümlerin ta‟lîline, illetlerin hakkında nass bulunmayan meselelere de geçeceği ile
Bu illetlere göre hükmün bulunup bulunamayacağına yapılan işaretler ile
Sahabîler‟in icmâ „ı ve onların fakih olanları tarafından istinbât metodu olarak kullanılması ile sabit olmuştur.

Kıyâsı kabul edenlerle kabul etmeyenler arasındaki anlaşmazlığın esası, nassların ta‟lîli meselesidir. (Kıyâsı kabul etmeyenler, nassları yalnız ibârelerine/metinlerine hasretmektedirler. Kıyâsı kabul edenler ise ta‟lîli benimseyerek, kıyâsın, nassların uygulanması (i„mâl/) ve uygulama alanının genişletilmesi olduğunu söylemektedirler.)

Kıyâs‟ı kabul etmeyenler arasında bazı Mu‟tezîlîler de bulunmaktadır. Bunların başında Câhız‟ın hocası İbrâhîm b. Seyyâr en-Nezzâm gelmektedir. Zâhirîler de kıyâsı kabul etmemektedirler. Bunların en şiddetlisi, Zâhîrî Mezhebi‟nin kurucusu Dâvûdez-Zâhirî‟den sonra gelen ikinci imam İbn Hazm el- Endelûsî‟dir İbn Hazm, kıyâsın bâtıl olduğunu ispat için bazı deliller ileri sürmektedir.
İbn Hazm ın kıyasın batıllığına dair ileri sürdüğü deliller iki esasta toplanır….

1. Kur‟ân ve Sünnet‟in nassları, farz, nâfile, mekrûh ve mübahları ile bütün hükümleri bildirmiştir. (İslâm Hukukçuları‟nın çoğu/cumhûr da kabul etmektedir.)
2. Kıyâs, insan ameli ile ilgili olup, bir eksikliği bulunmayan nasslara Şâri„in emri olmadan bir şey ilave etmektir.

Kıyâsı tanımayan Zâhirîler, nassların ta‟lîlini göz önüne almadıkları için çok yanılmışlardır. Onların bu ihmali, kendilerini akla uymayan hükümleri bile kabule sevk etmiştir. İnsan idrarının, hakkında nass bulunduğu için, pis olduğunu kabul eden Zâhirîler, hakkında nass bulunmadığı için, domuzun bevlinin/idrarının temiz olduğunu söylemektedirler. Aynı şekilde hakkında nass bulunmadığı gerekçesiyle köpeğin bevlinin/idrarının da temiz olduğunu kabul etmektedirler. Eğer Zâhirîler, nassların ruhunu birazcık anlamış olsalardı bu tür çelişkilere düşmezlerdi.

Kıyâs’ın Rükünleri
Müctehid‟in yaptığı Kıyâs işlemi, dört rükünden meydana gelmektedir.

 Asl: Hükmü nassla belirlenmiş meseledir.
 Fer:Hükmü nassla belirlenmemiş meseledir.
 İllet: Nasslardaki hükmün konmasına sebep olan özelliktir.
 Hüküm: Nassla sabit olan hükme, Aslın Hükmü; fer „ ile sabit olan hükme Fer „in Hükmü adı verilir.
Müctehidin yaptığı işlemi bir örnekle açıklamaya çalışalım:
Hz. Peygamber bir hadisinde: “Üç kişi olduğunuzda, iki kişi, üçüncü kişiden ayrı olarak fısıldaşmasın. Çünkü bu, onu üzer.” buyurmuştur. Bu hadis, yanlarında üçüncü bir kişi varken iki kişinin kendi aralarında gizlice konuşmalarını yasaklamaktadır. Hadiste, bu hükmün illeti de açıkça belirtilmiştir. Bu illet, iki kişinin böyle bir durumda gizli konuşmasının, üçüncü kişinin gönlünün kırılmasına, onların kendisini güvenilir bulmadıklarına hükmetmesine veya kendisine karşı kötü bir iş tasarladıklarınıdüşünmesine vb. yol açmasıdır. Bu ise, insanlar arasındaki iletişimingönülden olmasını engeller, insanlar arasındaki sevgi bağlarının kopmasına sebep olur.
İki kişinin, yanlarındaki üçüncü kişinin bildiği dille konuşabilecekleri halde o dille konuşmayıp anlamayacağı bir dille konuşmaları durumunda hükmün ne olacağı konusunda, ne bu hadiste ne de başka nasslarda herhangi bir açıklama yer almamaktadır. Ancak bu durum da yukarıda belirtilen hadisin illetini taşımaktadır. Şu halde, illeti ortak olduğuna göre buna da kıyâs yoluyla aynı hükmün uygulanması gerekecektir. Yani “ anlamayacağı bir dille konuşmak”
Asl/Makîsûn aleyh: Gizlice konuşmaktır.
Fer ‘/Makîs: Üçüncü kişinin bilmediği dille konuşmaktır.
Aslın Hükmü: Gizlice konuşmanın yasak oluşudur.
Kıyâs Yolu ile Belirlenen Hüküm: Üçüncü kişinin bilmediği dille konuşmasının da yasak oluşudur.

1. Asl: Kur‟ân ve Sünnet‟te, hakkında hüküm bulunmayan fer „in kıyâs edildiği hükmü açıklayan kaynaktır. Diğer bir deyişle “asıl”, hakkında hüküm bulunan konu anlamına gelmektedir.

İslâm Hukukçuları‟nın çoğuna göre “asl”ın, nass veya icmâ„ olması gerekmektedir. Bu nedenle kıyâs ile sabit olan bir hükme, başka bir meselenin kıyâs edilemeyeceği genel bir ilke haline gelmiştir.

Kıyâsı delil olarak kabul etmeyenlerin – delillerini incelerken de göreceğimiz gibi- yanıldıkları husus, onların kıyâsı nasslardan elde edilmiş saymamalarıdır. Hâlbuki kıyâs, nassların geniş anlamda uygulanması/i„mâli demektir. Öyleyse kıyâsın sadece nasslara dayanması gerekir ki kıyâsı kabul etmeyenlerin delilleri anlamsız hale gelebilsin. Bu gerekçelere dayanan İslâm Hukukçuları‟nın çoğunluğu, icmâ„ ile sabit olan bir hüküm üzerine kıyâs yapmanın doğru olacağı görüşündedirler. Çünkü onlara göre, açıklanmamış olsa bile icmâ„ın senedi nasstır.

Buğday ile buğday, arpa ile arpa misli misline ve peşin olarakdeğiştirilebilir…” hadisinin nassında/ibâresinde kıyâs için açık bir illet bulamamaktayız.
Hanefîler‟e göre buradaki illet, tartı ve ölçü benzerliği ile cins birliğidir. Bu iki özellik bulunursa “ tam illet”, tartı ve ölçü benzerliği ile cins birliği bulunmadığı takdirde “nâkıs illet” söz konusudur. Şâfiî„lere göre buradaki illet, gıda maddesi/taâm ve para olma/semeniyyet durumudur. Mâlikîler ise, hadisteki illetin para, gıda maddesi ve saklanır cinsten olma durumu olduğu görüşündedirler.

Mâlikîler, kıyâs ile sabit olan bir hükmün üzerine başka bir meselenin de kıyâs yapılabileceği görüşündedirler.

2. Hüküm: Hakkında nass veya icmâ„ın bulunduğu şeye denir. Hükmün asıldan fer„e geçmesi için şu şartların bulunması gerekir:

a.Hüküm, şer„î (hukukla ilgili) ve amelî olmalıdır.
b.Hükmün manasının akıl ile kavranması gerekir. İslâm Hukukçuları hükümleri ikiye ayırmaktadırlar.
Teabbudî/İbadet Cinsinden Hükümler: Bu hükümlerde kıyâs uygulanmaz. Çünkü kıyâsın esası, hükmün illetinin
bilinmesidir. Taabbudî hükümlerde ise illetin bilinmesinin imkânı yoktur.
Manası Akıl ile Kavranan Hükümler: bu hükümlerde kıyâs uygulanır. Çünkü insan aklı bu hükümlerin illetlerini
kavrayabilmektedir. Esas olan bunun böyle olmasıdır.
c.Hükmün, kıyâsa aykırı olmaması gerekir.
d.Asıl‟ın bildirdiği hükmün özel bir hüküm olduğunun sabit olmaması gerekir.

3. Fer: Fer, Asıl‟a kıyâs yapılarak, hükmünün bilinmesi istenen meseledir. Kıyâs yapılabilmesi için fer„de iki şartın bulunması gerekmektedir:
a. Fer„in hükmünün nassla belirtilmemiş olması lazımdır/gerekmektedir. Çünkü hükmü nassla belirtilen meselelerde, kıyâsa gerek yoktur.
b. Asıl‟daki illetin, aynı şekilde fer„de bulunması gerekir. Şarabın haram kılınışının illeti sarhoş edici olması ise sarhoş eden her türlü içki veya yiyecek gibi şey de şarap gibi haramdır.

4. İllet: İllet, kıyâsın dayandığı esastır. Kıyâsın esasını, nassların ta„lîlinin oluşturduğu açıkça görülmektedir. Nassların ta „lîlini kabul edenler, kıyâsı da kabul etmektedir. Usûl âlimleri bu konuda üç gruba ayrılır:
a. Nassların ta„lîlini kabul edenler. Bu görüş, Hanefîler ile İslâm Hukukçularının çoğunluğunun metodunu oluşturmaktadır.
b. Ta„lîl edildiğine bir delil bulunmadıkça nassların ta„lîl edilmemiş olduğunu kabul edenler.
c. Nassların ta„lîlini ve dolayısıyla kıyâsı tamamen tanımayanlar.

İllet-Hikmet İlişkisi
İllet, açık, munzabıt/istikrarlı ve hükmün konmasını münasip gösteren durumu genellikle içeren vasıftır.
Usûl âlimleri, “hikmet” kelimesiyle şu iki durumdan birini kastederler:

1.Hükmün konulmasına uygun düşen durum. Örneğin, yolculukta meşakkatin, alım-satım akdinde bu akde duyulan ihtiyacın, kasten adan öldürmede can kaybının bulunması böyledir.
2. Hükmün konulmasında amaçlanan sonuç veya korunmak istenen
menfaat. Örneğin, yolculuk halinde oruç tutmama müsaadesinde meşakkatin giderilmesi, alım-satımın caiz kılınmasında tarafların menfaatinin sağlanması ve bu yasağa uymayanın cezalandırılmasında, can kaybının önlenmesi durumları böyledir.

Buna göre, “illet” ile hikmet” arasındaki fark şöyle açıklanabilir: Hikmet, zâhir (gözle görülür) bir menfaatin sağlanması veya bir zararın defedilmesidir. Şâri, in emrederken veya yasaklarken bunları kastetmiş olması gerekir. İllet ise zâhir ve mazbut bir vasıftır, her zaman olmasa da çoğu hallerde hikmet bu vasıfta gerçekleşir.

İlletin Şartları
1-İllet, varlığına ve yokluğuna kesin bir şekilde hükmedilebilecek nitelikte zâhir/açık bir vasıf/nitelik olmalıdır.
2-illet, istikrarlı/değişmeyen bir vasıf olmalıdır. Yani illet, kişilere, durumlara ve çevreye göre farklılıklar/değişiklikler göstermemeli, ifade ettiği anlam sınırlı olmalıdır.
3-İlletin hüküm için “münasip bir vasıf” olması gerekir.
4-İlletteki vasfın geçebilir/müteaddî nitelikte olması gerekir. Yani illetin, sadece asıla mahsus bir vasıf olmaması lazımdır.
5-Vasfın muteber olmadığını gösteren bir delilin bulunmaması gerekir.

İlleti Tespit Yolları
İlleti veya illetin Şâri„/kanun koyucu tarafından geçerli sayılıp sayılmadığını tespit etme yollarına “mesâlik-i ille/mesâliku‟l-ille” yani “illet belirleme yöntemleri” adı verilmektedir. İlleti belirleme yöntemleri, hükmün hangi illete dayanılarak konulduğunun bilinmesini sağlayan yollar ve deliller demektir.
Bu metotların en önemlileri şunlardır:
a. İlleti, Kitâb ve Sünnet’in Nasslarından Araştırmak: Kitâb ve Sünnet‟teki bir nass, herhangi bir vasfın, bir hükmün illeti olduğunu göstermekte ise bu nasstan o hükmün illetinin bu vasıf olduğu anlaşılacaktır. Bu yolla belirlenmiş olan illete, “nassla
belirlenmiş/bildirilmiş illet/el-illetü‟l-mansûsa” denilir.
Sarîh Delâlet: Nassın, illeti, bu anlamda konulmuş lafızla göstermesidir.
Îmâ (İşaret) Yoluyla Delâlet: Herhangi bir karîne yardımıyla nasstaki lafzın gösterdiği vasfın illet olduğunun anlaşılmasıdır.
b. İlleti İcmâ‘da Araştırmak: Müctehidler, herhangi bir devirde, bir vasfın, bir hükmün illeti olduğu konusunda fikir birliğine varmışlarsa, bu vasıf – icmâ„- ile artık o hükmün illeti olarak kabul edilir.
c. İlleti açıklayan veya ona işaret eden bir nass (veya icmâ„) bulunmadığı takdirde, illetin tespit edilmesi için, fıkhî ictihâda başvurmak:
1.Tahrîcu‟l-Menât: Nassın ibâre ve işâretiyle ya da icmâ„ yoluyla belirtilmemiş olan illet olmaya elverişli bulunan vasfını tespit etmek demektir. Böyle bir tespit de, kıyâs ve ictihâd esaslarıyla olmaktadır.
2. Tenkîhu‟l-Menât: Hüküm için illet olmaya elverişli vasfı, hükümle ilgili bulunan diğer vasıflar arasından seçerek belirlemektir/ortaya koymaktır.
3. Tahkîku‟l-Menât: Herhangi bir yolla illeti tespit ettikten sonra, o illetin şümulüne/kapsamına giren uygun vasıfları tespit etmek demektir. Bilindiği gibi şahitliğin bağlayıcı olması için adalet esastır. Lâkin bir şahsın adaletli olup olmadığını ve adaletin ne olduğunu yani mahiyetini ortaya koymak, “tahkîku‟l-menât” metoduyla sağlanır.

İllet ile Hüküm Arasındaki Uygunluk (Münasebet)
Hanefîler, illet ile hüküm arasındaki uygunluğu/münasebeti sağlam kurallara bağlamışlar ve “hüküm” ile arasında uygunluk bulunan “illet”i beşe ayırmışlardır:
a. Münâsib-i Müessir/el-Münâsibu’l-Müessir (Müessir Olan Münasip Vasıf): Şâri„ tarafından münasip görülen vasıftır. Şâri„ tarafından hüküm için illet olarak kabul edildiğine dair delâlet bulunan vasfa denir. Eğer Şâri„ böyle bir vasfa uygun olarak bir hüküm koymuş ise, bu vasıfla ta„lîl yapılabileceğinde (vasfı illet olarak kullanıp kıyâs yapılabileceğinde) usûl âlimleri ittifâk etmişlerdir.

Hükümlerin en kuvvetli olan illetleri, bu kısma giren illetlerdir. Çünkü Şâri„, bu belirtilen illetlerin/ vasıfların muteber olduklarını bizzat açıklamıştır.
b. Münâsib-i Mülâim/el-Münâsibu’l-Mülâim (Mülâim Olan Münâsib Vasıf): Hakkında, Şâri„ tarafından muteber sayıldığını gösteren bir delil bulunmayan fakat:
1. Hükmün cinsi için illet sayıldığına,
2. Vasfın cinsinin böyle bir hüküm için illet sayıldığına,
3. Vasfın cinsinin hükmün cinsi için illet olduğuna dair hakkında şer„î bir nass veya icmâ„ bulunan vasıftır. ÖRNEK:

Yağmurlu günde iki namazın birleştirilmesi/cem„i, vasfın cinsinin hüküm için illet oluşuna örnek olarak gösterilebilir.
İmam Mâlik‟e göre Şâri„, yolculuk/sefer sırasında iki namazın birleştirilmesine/cem„ edilmesine cevaz vermiştir. Buna kıyâs
yapılarak yağmurlu günde iki namazın birleştirilmesi de caizdir. Zira meşakkat bakımından yolculuk ve yağmur aynı cinstendir.
Öyle ise yolculuk sebebiyle namazı birleştirmek caiz olunca yağmur sebebiyle cem„in de caiz olması gerekir. İslâm Hukukçularının çoğunluğu bu konuda İmam Mâlik‟e katılmamaktadır.
c. Münâsib-i Garîb/el-Münâsibu’l-Garîb (Garîb Olan Münasip Vasıf): Bu vasıf, bir nasstan çıkarılan ancak, Şâri„in hükümlerine uygun olma hususunda “münâsib-i müessir” ya da “münâsib-i mülâim” niteliğini taşımayan vasıftır. Ancak, bir nassta yer alan hüküm konusunda münâsib/uygun olan vasıf illettir.

d. Münâsib-i Mülgâ/Münâsibu’l-Mülgâ (İlga Edilmiş Olan Münâsip Vasıf): Şâri„ tarafından geçersiz sayılan münasip vasıftır. Bu vasfın muteber sayılamayacağı hakkında şer„î bir delil bulunmaktadır. Eğer Şâri„ böyle bir vasfın gerektirdiğinin aksine bir hüküm koymuşsa, usûl âlimlerinin ittifâkı ile artık bu vasfa göre ta„lîl yapılamaz. Bu sebeple böyle bir vasfa, “geçersiz sayılan münasip” anlamında “münâsib-i mülgâ/münâsibu‟l-mülgâ” adı verilmektedir. Ramazan orucunu bozan halifeye, Yahya b. Yahya el-Leysî‟nin, kefaret olarak iki ay peş peşe oruç tutması yönünde fetva vermesi, münâsib-i mülgâya örnek olarak verilebilir.
e. Münâsib-i Mürsel/el-Münâsibu’l-Mürsel (Mürsel Olan Münasip Vasıf): Şâri„ tarafından ne muteber ne de geçersiz sayılan, hakkında ne muteber olduğuna ne de ilga edildiğine dair şer„î bir delil bulunmayan vasıf/illettir. Bu vasfa, “müctehidlerin takdirine bırakılmış münasip” anlamında “münâsib-i mürsel/el-münâsibu‟l-mürsel” veya “maslahat-ı mürsele/ maslahatu‟l-mürsele” adı verilmektedir. Mâlikîler ve Hanbelîler, “münâsib-i mürsel”i hüccet/delil olarak kabul etmekte ve buna “mesâlihi mürsele” adını vermektedirler. Hanefî ve Şâfiî„ler ise “münâsib-i mürsel”i hüccet/delil olarak kabul etmemektedirler.

2. yol : Maslahat-ı Mürsele
Maslahat-ı mürsele, Şâri„ tarafından muteber veya geçersiz sayıldığına dair bir delil bulunmayan, hükmün kendisine bağlanması ve üzerine hüküm bina edilmesi, insanlara bir fayda sağlamasına ya da insanlardan bir zarar gidermesine bağlı olan maslahattır.
Tanımdan da anlaşılacağı gibi maslahat-ı mürsele:
a. Şâri„in hükmünü açıklamadığı yani geçerli ya da geçersiz olduğunu belirtmediği,
b. Kendisine kıyâs yapılabilecek bir nass ya da icmâ „ ile sabit olan bir hükmün bulunmadığı
Durumlarda söz konusu olmaktadır.
Maslahatların Çeşitleri
1.Muteber Maslahatlar/el-Mesâlihu’l-Muteber: Bu maslahat/fayda, Şâri„in hüküm koyarken göz önünde bulundurduğu illet ve maslahattır. Aklın, canın, malın korunması gibi, Şer„î Hükümlerin gerçekleştirmeyi hedeflediği her türlü maslahat bu çeşide girer.
2.Muteber Olmayan/Geçersiz Sayılan Maslahatlar (el-Mesâlihu’l- Merdûde/el-Mesâlihu’l-Mulgâ): Şer „î bir delilin, Şâri„ tarafından muteber/geçerli sayılamayacağını gösterdiği maslahatlardır. Örneğin, savaşta düşmana teslim olmak, ferdin hayatını kurtarması açısından bakıldığında bazen faydalı bir davranış olarak görülebilir. Ancak, Şâri„ bu faydayı geçerli saymamış, düşmanla savaşılmasını ve vatanın savunulmasını emretmiştir.
3. Muteber ya da Geçersiz Olduğuna Dair Herhangi Bir Delil Bulunmayan Maslahatlar (el-Mesâlihu’l-Mürsele) Geçerli ya da geçersiz olduklarına dair Şâri tarafından herhangi bir delil konulmamış olan maslahatlardır. Bu maslahatlar, ictihâda bırakılmıştır.
Maslahat-ı Mürsele ile Hüküm Vermenin Şartları
1.Maslahatın şer î bir delil tarafından geçersiz sayılmamış olması gerekmektedir.
2.Maslahatın/faydanın var olduğundan emin olunmalıdır.
3.Maslahat, özel değil genel olmalıdır.
4.Maslahatın, mahiyeti itibariyle makul olması gerekir. Yani maslahatta, sağduyulu insanlar tarafından kabul görecek nitelikte bir fayda ve zarar düşüncesinin bulunması gerekmektedir.

Sahabenin maslahat-ı mürseleye dayanarak verdikleri hükümlerden bazıları şunlardır:
a.Kur‟ân sahifelerinin, Hz. Ebû Bekir döneminde bir mushafta toplanması.
b.Hz. Ebû Bekir‟in maslahat-ı mürsele düşüncesine dayanarak, kendisinden sonra halife olarak Hz. Ömer‟i tayin etmesi.
c.Hz. Ömer‟in, fethedilen toprakları, mücahitler arasında dağıtmayıp eski sahiplerinin ellerinde bırakması, maslahat-ı mürseleye örnektir.

Maslahat-ı Mürsele ile Kıyâs’ın Karşılaştırılması
Birleştikleri Noktalar
Kıyâsa da maslahat-ı mürseleye de ancak hakkında Kitâb, Sünent veya İcmâ „da özel hüküm bulunmayan konularda başvurulabilmektedir.
Kıyâs ile verilen hüküm de maslahat-ı mürsele ile verilen hüküm de, hükmün konulmasında illet ve gerekçe olmaya elverişli olduğuna kanaat getirilen uygun bir vasfa dayandırılmaktadır.
Ayrıldıkları Noktalar
Kıyâsa göre hüküm verilen bir konuda, bu konunun bir benzeri, Kitâb, Sünnet veya İcmâ „da yer almaktadır. Ortaya çıkan yeni konu hakkında, ortak bir benzerlik/illet sebebiyle bunlara kıyâs edilerek hüküm verilmektedir. Maslahat-ı mürseleye göre hüküm verilen konularda ise, kendisine kıyâs edilecek benzer bir konu yoktur. Hüküm, doğrudan doğruya maslahat-ı mürsele (fayda temini-zararın giderilmesi) esasına dayanılarak elde edilmektedir.
Kıyâsta, hükmün kendisine bina edildiği maslahatın muteber olduğu hususunda özel bir delil vardır. Maslahat-ı mürseleye dayanılarak hüküm verilirken ise, hükmün dayandırıldığı maslahat hakkında, olumlu ya da olumsuz herhangi şer„î bir delil yoktur.
3. yol : İstihsân
İstihsân; müctehidin bir olayda, daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, o olaya benzerlerinin hükmünü vermekten vazgeçip başka bir hükme yönelmesidir.
İstihsânın Çeşitleri
1. Nass Sebebiyle İstihsân/İstihsânu’s-Sünne: Bir konuda, kıyâsı reddetmeyi gerektiren bir sünnetin varlığı sebebiyle
gerçekleşen istihsândır. Bu istihsân çeşidinde, bir konuda belirli bir nass vardır. Bu nass, genel nass veya yerleşmiş olan bir kural gereğince bu konunun benzerleri hakkında uygulanan hükmün aksine bir hüküm içermektedir. “Selem sözleşmesi”, bu istihsân çeşidine örnek olarak verilebilir. Selem sözleşmesi, belirli nitelikteki bir malın, belirlenen ileri bir tarihte teslim edilmek üzere, peşin para karşılığında satılmasıdır.
Fıkıh Literatüründe kıyâs kelimesi, üç anlamda kullanılmaktadır:
a.Fıkıh Usûlünde yer alan bir terim anlamında kıyâs, yeni karşılaşılan bir olayın (fer„), hükmün illetindeki birlik/benzerlik sebebiyle, hakkında açık hüküm bulunan olaya (asıl) ilhak edilmesi demektir. Fıkıh literatüründe kıyâs, en çok bu anlamda kullanılmaktadır.
b.Kapsam itibariyle genel nitelik taşıyan şer „î nass anlamında.
c.İslâm Hukukunda ya da bazı mezhepler tarafından benimsenmiş ve yerleşmiş genel kural anlamında.
2. İcmâ‘ Sebebiyle İstihsân (İstihsânu’l-İcmâ‘): İcmâ sebebiyle istihsân, bir olay hakkında oluşmuş olan icmâ sebebiyle
kıyâsı terk etmektir. Bu tür istihsânda, İslam Hukukçularının, bir olayda, o olayın benzerlerine uygulanan genel kuralın aksine hüküm vermeleri ya da insanların İslam Hukukunda yerleşmiş olan genel bir kurala aykırı davranmalarına ses çıkarmamaları söz konusudur. İcmâ sebebiyle istihsân, örf sebebiyle istihsâna benzemektedir. Zira bu tür istihsân, genel örfe bağlı olan durumlarda güçlüğü ortadan kaldırmak amacıyla başvurulan bir istihsândır.

İstısnâ‟ akdi/ısmarlama sözleşmesi, bu tür istihsânın tipik örneğini teşkil etmektedir. İstısnâ‟ sözleşmesi, bir kimsenin belirli bir bedel karşılığında kendisi için bir şeyin yapılması (ısmarlama) için yaptığı sözleşmedir. Alım satım konusunda, İslam Hukukunda benimsenmiş ve yerleşmiş olan “yok olan bir şeyin (ma‟dûm) alınıp satılması haramdır/caiz değildir.” genel kuralı gereği bu istısnâ‟ akdi/ısmarlama sözleşmesinin geçerli olmaması gerekmektedir. Fakat, böyle bir sözleşmenin geçerliliği konusunda İslam Hukukçuları arasında icmâ oluşmuştur.
3. Zaruret/İhtiyaç Sebebiyle İstihsân/İstihsânu’d-Darûra):Zaruret sebebiyle istihsân, bir olayda müctehidi, kıyâsı terk etmeye zorlayan bir zaruretin ya da ihtiyacın bulunması durumudur. Pislenmiş kuyuların ve havuzların temizlenmesi, bu istihsân çeşidine
örnek gösterilmektedir.
4. Kapalı Kıyâs Sebebiyle İstihsân (İstihsânu’l-Kıyâsi’l- Mustahsen): Birbiriyle çatışan ve biri açık (celî) diğeri ise kapalı (hafî), iki kıyâs yapma imkânı bulunan bir olayda, dinin esası olan kolaylığın, güçlüğe/zorluğa tercih edilmesine, diğer bir ifadeyle, kolaylık için zorluğun terk edilmesi sonucu, kapalı kıyâsı açık olan kıyâsa tercih etmeye, kapalı kıyâs sebebiyle istihsân (istihsânu‟l-kıyâsu‟l-mustahsen) adı verilir.

İslam Hukukçuları, vakfın alım-satım sözleşmesine kıyâs edilmesini “açık/zâhir/celî kıyâs”; kira sözleşmesine kıyâs edilmesini ise
“kapalı/hafî kıyâs” olarak isimlendirmişlerdir. Hanefî Hukukçular, vakfeden (vâkıf) kimsenin, vakfiyede belirtilmemesine rağmen irtifak haklarının vakıf kapsamına dâhil edilmesini, “istihsân”; vakfedenin vakfiyede belirtmemesi durumunda irtifak haklarının vakıf kapsamına girmemesini de “kıyâs” olarak isimlendirmişlerdir. Diğer bir deyişle, vakıf sözleşmesinin, alım-satım sözleşmesine benzetilmesi, akla ilk gelen şeydir yani açık bir kıyâstır. Vakıf sözleşmesinin kira sözleşmesine benzetilmesi ise
kuvvetli/etkili bir kıyâs gibi görülmemektedir yani kapalı bir kıyâstır.
5. Örf Sebebiyle İstihsân (İstihsânu’l-Urf): İnsanlar, kıyâsla belirlenen bir hükme ya da İslam Hukukçularınca benimsenmiş
ve yerleşmiş bir genel kurala aykırı olan uygulamayı örf haline getirmişlerse, kıyâstan veya genel kuraldan vazgeçerek bu örfe
dayanarak hüküm vermeye, “örf sebebiyle istihsân/istihsânu‟l-urf” adı verilir.

İmam Muhammed kitap vb. vakfedilmesi insanlar arasında örf haline gelmiş olan menkullerin, kıyâsa aykırı olsa bile vakfedilebileceği hükmünü vermiştir.
6. Maslahat Sebebiyle İstihsân (İstihsânu’l-Maslaha): Müctehidin bir olayda genel nassa ya da İslâm Hukukunda benimsenmiş ve yerleşmiş bir genel kurala kıyâs yaparak vermesi gereken bir hükümden vazgeçip aksi yönde hüküm vermesini gerektirecek bir maslahatı/faydayı göz önünde bulundurarak yaptığı istihsâna, “istihsânu‟l-maslaha/maslahat sebebiyle istihsân” denir.

İslâm Hukukunda Hâşimoğulları‟na zekât vermenin caiz olmadığı genel kuralı benimsenmiş ve yerleşmiştir. Ancak İmam Ebû
Hanîfe ve İmam Mâlik, maslahat düşüncesine dayanarak, yerleşmiş genel kurala kıyâs yapmaktan vazgeçmişler ve kendi zamanlarında yaşayan Hâşimîlere zekât verilebileceğine istihsânen hükmetmişlerdir.

Sonuç olarak, yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi,
İstihsân, sadece celî/açık kıyâsın karşıtı anlamındaki hafî/kapalı kıyâstan ibaret değildir.
İstihsânın karşıtı olarak zikredilen “kıyâs”tan maksat, fıkıh usûlünde bilinen terim anlamındaki kıyâs olabileceği gibi, genel nitelikli şer„î bir nass veya İslam Hukukçuları tarafından benimsenmiş bir genel kural da olabilmektedir.
Görüldüğü gibi, istihsânın sebepleri/gerekçeleri, sadece nass, icmâ„, zaruret ya da kapalı kıyâs olarak sınırlandırılmamakta, başka delillere de dayanılarak istihsân yapılabilmektedir.

Hanefîler‟in dışındaki İslâm Hukukçularının istihsânı kabul etmedikleri ve hüküm çıkarmada bir delil olarak kullanmadıkları şeklinde bir kanaat usûl kitaplarında bile yer almaktadır ki bu gerçeği yansıtmamaktadır. İstihsân, aslında bütün mezhep imamları tarafından, geçerli bir delil olarak kabul edilmektedir.

İstihsân ile Maslahat-ı Mürsele Arasındaki Farklar
İstihsân ile maslahat-ı mürsele karşılaştırıldığında aralarında şu farkın olduğu görülmektedir. İstihsânda bir olay hakkında o olayın benzerlerine verilen bir hüküm vardır ancak, bir delile dayanılarak o hükümden vazgeçilmekte ve olaya o hükmün aksine bir hüküm verilmektedir. Mesâlih-i mürseleye göre hüküm verirken ise, hakkında hüküm verilen olayın, hakkında hüküm bulunan benzerleri yoktur. Maslahat düşüncesine dayanılarak, bilinen bir hükmün aksine hüküm vermek de söz konusu değildir. Maslahat-ı mürselede verilen hüküm, tamamen maslahat/fayda/yarar düşüncesine dayanılarak verilmektedir.

FIKIH 9. ÜNİTE KAYNAKLARDAN HÜKÜM ÇIKARMA YOLLARI

LAFIZLARI VE MANALARI BAKIMINDAN NASLAR

A)Vaz olunduğu/Konulduğu mana bakımından. B)Manaya delaletinin açıklığı /kapalılığı bak. C) Kullanıldığı mana bakımından D)Manaya delaletinin şekli bakımından E)Mefhuma delaletinin şekli bakımından
1-Hass
a)mutlak
b)mukayyed
c)emir
d)nehiy

2-Amm
3-Müşterek
4-Müevvel
a)hatıra kolayca gelen te’vil
b)Hatıra kolayca gelmeyen te’vil
1-Manaya delaleti Açık olan
a)Zahir
b)Nass
c)müfesser
d)muhkem

2-Manaya delaleti kapalı olan
a)Hafi
b)müşkil
c)mücmel
d)müteşabih 1-Hakikat
a)Lugavi hakikat
b)Şer’i hakikat
c)Örfi hakikat

2-Mecaz
3-Sarih
4-Kinaye
1-İbarenin delaleti/Nassın ibaresi
2-İşaretin delaleti/Nassın işareti
3-Nassın delaleti
4-İktidanın delaleti 1-Mantukun Delaleti
2-Mefhumun delaleti
a)Mefhum-i Muvafakatın delaleti
b)Mefhum-i Muhalefetin delaleti
*Mefhum-i Lakab
*Mefhum-i Vasf/Sıfat
*Mefhum-i Şart
*Mefhum-i Gaye
*Mefhum-i Adet

Lafızları ve Manaları Bakımından Nasslar
Nasslar, lafızları bakımından dörde ayrılmaktadırlar:

A) Sîgaları (Kalıpları) ve Sözlük Anlamları Bakımından, Diğer Bir Deyişle Vaz‟ Olunduğu/Konulduğu Mana Bakımından Lafızlar
Vaz‟ olundukları mana/şumul bakımından lafızlar, Hâss, Âmm, Müşterek ve Müevvel kısımlarına ayrılmaktadır.

1. Hâss: Tek bir manayı teker teker göstermek üzere konulmuş lafızdır. Hâssın vaz‟ olunduğu manaya kesin/kat‟î bir şekilde delâlet ettiğini ve aksine bir delil olmadıkça vaz‟ olunduğu bu manadan başkasına çekilemeyeceğini âlimler tartışmasız kabul
etmişlerdir. Burada kesinlikten maksat, delilden doğan ihtimalin/olabilirliğinin bulunmamasıdır.
Bulunduğu durum veya kalıp/sîga bakımından hâssın çeşitleri şunlardır:

a. Mutlak : Belirli olmayan bir şeyi veya şeyleri gösteren ve kendisinin herhangi bir sıfatla kayıtlandığına dair delil bulunmayan lafızdır. mutlak lafzı, sadece mahiyete delâlet etmektedir.
b. Mukayyed: Belirli olmayan bir şeyi veya şeyleri göstermekle birlikte kendisinin herhangi bir sıfatla sınırlandığına dair delil bulunan lafızdır.
İslâm hukukçuları:
İki nassta da hüküm ve sebep bir olup, mutlaklık/ıtlâk ve sınırlandırma/takyîd sebebte değil de hükmün kendisinde olursa, bu durumda mutlakın mukayyede hamledileceği (mutlakın hükmünün mukayyede göre belirleneceği) hususunda İslam Hukukçuları arasında görüş birliği vardır.
İki nassda, hükümler ve sebepler farklı ise, ya da iki nassta hükümlerin dayandığı sebep aynı fakat hükümler farklı ise, bu durumda İslam Hukukçuları, mutlakın mukayyede hamledilemeyeceği hususunda görüş birliğine varmışlardır.
İki nassta hüküm ve sebep bir olup, mutlaklık/ıtlâk ve sınırlandırma/takyîd hükümde değil sebepte ise ya da iki nassta da hüküm bir fakat her bir lafızda hükmün dayandığı sebepler farklı ise, bu durumda mutlakın mukayyede hamledilmesi konusunda İslam Hukukçuları arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır.
-Hanefîler, böyle bir durumda, mutlakın mukayyede hamledilemeyeceği, her bir nass ile kendi konusunda ayrı ayrı amel edileceği görüşündedirler. İslam Hukukçularının çoğunluğu ise, böyle bir durumda, yine mutlakın mukayyede hamledileceği yani bir nassta yer alan mutlak lafızdan kastedilen mananın, diğer nassta yer alan mukayyed lafızla belirleneceği görüşündedirler.
c. Emir : Fiilin, ileride yerine getirilmesi isteğine/talebine delâlet eden lafız/söz/sözcüktür.

İslam Hukukçularının çoğunluğu/cumhûr, ilke olarak emrin, emredilen fiilin “vücûb”una delâlet ettiği görüşündedirler. Bu İslam Hukukçularına göre,
Şâyet karine, “ibâha”ya delâlet ediyorsa, emredilen fiilin “mubah” olduğunu ifade etmiş olur.
Eğer karine, emrin, emredilen fiilin “nedb” yoluylab talep edildiğini gösteriyorsa, emrin “mendûb” veya “müstehâb” olduğuna hükmedilir.
Karine eğer, emrin, bazı dünyevî faydaların sağlanmasına yönelik bir hatırlatma olduğunu veya emredilen fiilin “irşâd” yoluyla talep edildiğini gösteriyorsa, emrin, “irşâd/yol gösterme/aydınlatma” manasında anlaşılması gerekmektedir.
Şâyet karine, emrin, “eğitim” ve “güzel tutum ve davranışlara alıştırma” amacıyla fiilin yapılmasının talep edildiğini gösteriyorsa, böyle bir durumda emir, “te‟dîb” ifade etmektedir.
Eğer, yukarıda belirtilen durumlar söz konusu değilse, yani ortada emrin, emredilen fiilin “vücûb”una delâlet etmesini engelleyen bir karine yoksa, o zaman emrin yapılması, emredilen fiilin kesin ve bağlayıcı bir şekilde yerine getirilmesini talep ettiği anlaşılmalıdır.
d. Nehiy: Fiilden el çekme ve fiili terk etme isteğine/talebine delâlet eden söz/sözcüktür. Nehiy de bir teklif (sorumluluk yükleme) sîgasıdır ve kesinlik ifade etmektedir.

Usûlcülerin çoğunluğuna/cumhûra göre nehiy, nehyedilen fiilin haram kılındığını gösterir ve özel bir karine bulunmadıkça “tahrim/haram kılma” dışında bir anlama çekilemez. Ancak, karine varsa nehiy, o karinenin gösterdiği anlamda anlaşılır. Fıkıh Usûlü terminolojisinde, “tahrîm”in ifade ettiği mana da budur.

2. Âmm: Tek bir manayı göstermek üzere konmuş bulunan ve belli bir miktarla sınırlı olmaksızın bu mananın kendisinde gerçekleştiği bütün şeyleri kapsayan lafızdır.
Âmm lafız, bazen kendi manası kapsamında kabul edilebilecek bütün şeyleri ifade etmek üzere kullanılır.
Âmm lafız, bazen bütün şeyleri değil, bir kısım şeyleri kastetmek üzere kullanılır.
Hanefîler‟e göre tahsis, müstakil ve âmma mukarin/uygun bir delil ile, âmmın kapsamına giren bazı şeylerin kasdedilmiş olması halinden ibârettir.Hanefîler‟e göre âmmın muhassısları/tahsis edenleri,
Akıl
Örf ve âdet
Âmma mukarin, müstakil nasstır.
Hanefîler dışındaki diğer mezhep mensuplarına göre ise muhassıs âmma bitişik/muttasıl olsun veya olmasın, zaman bakımından âmm ile aynı olsun veya olmasın, âmmın tahsisi mümkündür.

3. Müşterek: Her biri, ayrı bir vaz‟ ile olmak üzere, birden fazla manaya sahip olan lafızdır. Müşterek lafzın hükmü konusunda usûl âlimlerinin genel kanısı, “Lafızda asıl olan, lafzın ortak olmamasıdır. Eğer lafzın hem müşterek olması hem de müşterek olmaması ihtimali varsa, müşterek olmaması ihtimali tercih edilir” şeklindedir.
4. Müevvel: Lafzın, zâhir olan manasından alınıp bir delile dayanarak zâhir olmayan başka bir manaya çekilmesine te‟vîl, başka bir manaya çekilmiş bu lafza da te‟vîl edilmiş/müevvel denir.
Te‟vilin sahih olması için, şu şartları taşıması gerekmektedir:
Lafız, te‟vil kabul eden bir lafız olmalıdır.
Lafız, te‟vil edildiği mana, o lafzın muhtemel bulunduğu ve mecaz yoluyla da olsa kendisine delâlet ettiği manalardan olmalıdır.
Te‟vil, lafzın zâhir manasından alınıp başka bir manaya çekilmesine elverişli şer‟î bir delile dayanmalıdır.
Hatıra Kolayca Gelen Te‟vil: Bu çeşit te‟vilin doğruluğunu ispat için güçlü bir delil gösterilmesine gerek yoktur. Herhangi bir delil yeterlidir.
Hatıra Kolayca Gelmeyen Te‟vil: Bu çeşit te‟vilin doğruluğunu ispat için, uzaklığı telafi eden ve te‟vil ile ulaşılan manayı, zâhir manadan üstün kılan bir delilin gösterilmesi gerekmektedir.

B)Manaya Delâletinin Açıklığı ve Kapalılığı Bakımından Lafızlar
Lafız, manaya delâletinin açıklığı ve kapalılığı bakımından ikiye ayrılmaktadır.
1-Manaya Delâleti Açık Olan Lafızlar
Bu gruba giren lafızlarda, kastedilen mananın anlaşılması için bir açıklamaya veya haricî bir karineye ihtiyaç duyulmamaktadır. Manaya delâletinin açıklığı/vudûh bakımından lafızlar dört çeşittir:
a. Zâhir: Manasının anlaşılması için haricî bir karineye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bu manaya açık olarak delâlet eden, fakat te‟vil ve tahsis ihtimaline açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk/konulma sebebi olmayan lafızdır.
b. Nass: Manasına açık bir şekilde delâlet eden ve kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden, bununla beraber te‟vil ve tahsis ihtimaline açık bulunan lafızdır. Diğer bir deyişle nass, sevk edildiği/konulduğu manaya delâlet eden lafızdır.
nassın hükme delâleti, zâhirin hükme delâletinden daha kuvvetlidir.
c. Müfesser: Hükme açık bir şekilde delâlet eden, te‟vîl ve tahsis ihtimaline de kapalı bulunan lafızdır. Müfesser, açıklık bakımından zâhir ve nasstan daha kuvvetlidir. “Mücmel (sözün sahibi tarafından açıklanmaya muhtaç)” iken, bir başka nass ile açıklığa kavuşturulan ve mücmelliği giderilen lafız da müfesser çeşidine girer.
d. Muhkem: Hükme delâleti açık, te‟vil, tahsis ve -Hz. Peygamber‟in hayatında dahi- neshe ihtimali olmayan lafızdır. Muhkem lafız, sevk edildiği/konulduğu maksada delâlet eden bir lafız olup, manası te‟vîl ve tahsis kabul etmeyecek derecede açıktır.

Bu dört çeşit (zâhir, nass, müfesser, muhkem) lafzın, açıklık ve delâlet gücü bakımından en güçlüsü sırasıyla, muhkem, müfesser, nass ve zâhirdir.
2-Manaya Delâleti Kapalı Olan Lafızlar
Bu gruba giren lafızlarda, mananın anlaşılması için bir açıklamaya veya harici bir karineye ihtiyaç duyulmaktadır. Manaya delâletinin kapalılığı/hafâ bakımından lafızlar dört çeşittir.
a. Hafî: Kapsamında birçok şey bulunup da, kendi kalıbı/sîgası dışındaki bir engelden ötürü bu şeylerden bir kısmına delâleti açık olmayan ve bunların onun kapsamında olduğunun bilinebilmesi inceleme ve ictihâda ihtiyaç gösteren lafızdır.
b. Müşkil: Kendisi ile kastedilen mananın ancak onubkuşatan karine ve emareler üzerinde incelemede bulunma ve derinlemesine düşünme yoluyla anlaşılabildiği lafızdır.

Hafî ile müşkil arasındaki fark şudur: Hafîde kapalılık, bizzat lafızdan değil, lafzın uygulama alanının şümûlünden kaynaklanmaktadır. Müşkildeki kapalılık ise, nassların bizzat lafzından kaynaklanmaktadır.
c. Mücmel: Sözün sahibi tarafından bir açıklama yapılmadan kendisi ile kastedilen mananın anlaşılamadığı lafızdır.
Mücmelliğe yol açan sebepler bakımından mücmel üçe ayrılmaktadır:
Birbirine eşit, birden fazla manaya gelip, bunlardan hangisinin kastedildiğini belirleyen karine bulunmaması sebebiyle mücmel. Manalardan birini tercih etme imkanı bulunmayan “müşterek” lafız böyledir.
Bilinen sözlük manasından, hüküm koyanın/Şâri„ kastettiği özel bir manaya nakledilmiş olması sebebiyle mücmel. Namaz/salât, zekât ve hac lafızları böyledir.
Lafzın kullanıldığı manadaki pek alışılmış olmamak/garâbet sebebiyle mücmel.
d. Müteşâbih: Kendisi ile kastedilen mananın, dünyada hiç kimse tarafından bilinemeyeceği veya ancak ilimde üstün mertebeye sahip kişilerce bilinebileceği ölçüde kapalı olan lafızdır.

C)Kullanıldığı Mana Bakımından Lafızlar
Konulduğu manada kullanılıp kullanılmaması bakımından lafızlar dört çeşittir.
1. Hakikat: Konulduğu manada kullanılan lafızdır. Hakikat, bazen lugâvî, bazen şer„î bazen de örfî olur.
Lugâvî Hakikat: Dilde hangi mana için konulmuş ise, o manada kullanılan lafızdır. Güneş, ay, yıldız gibi.
Şer„î Hakikat: Şâri‟in kastettiği manada kulanılan lafızdır. Namaz, oruç, zekât, hac gibi.
Örfî Hakikat: Örfte kastedilen manası ile kullanılan lafızdır. Araba, çanta, telefon gibi lafızlar genel örf için, her bilim dalının uzmanlarınca kullanılan kavramlar da özel örf için örnektir.
2. Mecaz: “Hakikat” anlamının kastedilmediğini gösteren bir “alâka” veya “karine”den ötürü, konulduğu manadan başka bir manada kullanıldığına hükmedilen lafızdır.
3. Sarîh: İster hakikat ister mecaz anlamda, çok kullanılmasından ötürü kendisi ile kastedilen mana açıkça anlaşılan lafızdır.

4. Kinâye: Kendisi ile kastedilen mana, zihne hemen gelivermeyen ve kapalı kalan lafızdır.

D)Manaya Delâletinin Şekli Bakımından Lafızlar
Hanefîler‟e göre, lafzın manaya delâleti dört çeşittir:
1. İbârenin Delâleti/Nassın İbâresi: Lafzın, nassın gelişindeki aslî maksat olan veya ona tâbi olarak kastedilen hükme delâlet etmesidir.

Kur‟ân âyetlerinin çoğu, bizzat ibâresiyle kast olunan manalara delâlet etmektedir. Biz buna, “nassın zâhiri”, ikinci derecedeki
manalara delâlet etmesine de “nassın delâleti” adını veriyoruz.
2. İşâretin Delâleti/Nassın İşâreti: Lafzın, ibâresinden anlaşılan hükme değil, bu hükümden hareket ederek dolaylı olarak anlaşılan bir hükme delâlet etmesine “işâretin delâleti” denmektedir.
3. Nassın Delaleti: Nass, lafzıyla bir hükme delâlet eder. Nassın hiçbir inceleme ve ictihâdda bulunmaya ihtiyaç
duyulmaksızın, tamamen dil bilgisine dayanılarak anlaşılabilen bu hükmünün, illetindeki ortaklık/müştereklik sebebiyle, nassta
belirtilmeyen başka bir olaya da aynen uygulanabileceğini nassın ifade etmesine, “nassın delâleti” denir. Bazı İslam Hukukçuları nassın delâletine “mefhûm-i muvafakât”, “delâleti evlâ” adını vermişler, bir kısmı ise “nassın delâletini”, celî kıyâs olarak isimlendirmişlerdir.

Nassın delâletiyle kıyâs arasında bilmemiz gereken bir fark bulunmaktadır. Kıyasta hakkında nass bulunan bir meselenin hükmü ile hakkında nass bulunmayan meselenin hükmünü birleştiren illeti genellikle istinbât yoluyla tespit edilmektedir. Hâlbuki nassın delâletinde hüküm, hiçbir inceleme ve istinbâta gerek olmaksızın bilinmektedir. Hatta nassta belirtilmeyen bu hükmü İslam Hukukçusu olmayanlar bile tespit edebilir.

nassın delâletine, “mefhûm-i muvafakât” adı da verilmektedir. Ortak illet belirlenip aynı hüküm uygulandığı için de, “celî kıyas/açık kıyas” da denmektedir. İmam Şâfiî, er-Risâle adlı eserinde “nassın delâleti”ne kıyas adını vermektedir.
4. İktidânın Delaleti: İktidânın delâleti, lafzın doğru ve şer‟î bakımdan sağlıklı anlaşılabilmesi için, ibârede yer almayan ancak gerekli olan bir manaya delâletidir.
Usûl âlimleri, iktidânın delâletini üçe ayırmaktadır:
a. Sözün doğru bir mana ifade etmesi için şer‟ân takdir edilmesi gereken şeyler.
b. Sözün doğru olması için, aklen takdir edilmesi gereken şeyler.
c. Sözün şer‟ân sahih olması için takdir edilmesi gerekli olan şeylere.
delâletler, kuvvet bakımından birbirlerinden farklıdır
.İbârenin delâleti, işâretin delâletinden daha kuvvetlidir. Çünkü ibâretin delâleti, nassın geliş maksadı olan hükme, işâretin delâleti ise, nassın geliş maksadı olmayan hükme delâlet etmektedir.
İşâretin delâleti, nassın delâletinden daha kuvvetlidir. Zira işâretin delâleti, hükme, bizzat lafzı ve sîgası ile delâlet etmektedir. Nassın delâleti ise hükme, tek başına değil, lafzın “illet”i aracılığı ile delâlet etmektedir.
Nassın delâleti, iktidânın delâletinden daha kuvvetlidir iktidânın delâleti, açıkladığımız delâletlerin en zayıfıdır.

İbarenin Delaleti > İşaretin Delaleti > Nassın Delaleti > İktidanın Delaleti..

E)Mefhûma Delaletinin Şekli Bakımından Lafızlar
Yukarıda açıkladığımız delâletlerin çoğu, lafızdan alınmaktadır. Ancak, nassın delâleti, İslam hukukçularının/usûl âlimlerinin
çoğuna göre lafızdan değil, mefhûm-i muvafakattan alınmaktadır. Bu usûl âlimlerine (Mâlikî, Şâfiî ve diğer usûlcülere) göre delâlet iki çeşittir.

1. Mantûkun Delâleti: Lafzın, nassta/ibârede zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin hükmüne delâlet etmesidir. Mantûkun delâleti, yukarıda açıkladığımız, Hanefî usûlcülerinin tasnifindeki, ibârenin delâleti, işâretin delâleti ve iktidânın delâletini kapsamaktadır.
2. Mefhûmun Delâleti: Lafzın, nassta/ibârede zikri geçmeyen ve ifade edilmeyen bir şeyin hükmüne delâlet etmesidir. Mefhûmun delâleti, usûl âlimlerinin çoğunluğuna/cumhûr göre ikiye ayrılmaktadır.
a. Mefhûm-i Muvafakâtın Delâleti:
Lafzın, inceleme ve ictihâda gerek duyulmaksızın sırf dil unsuruna dayanarak anlaşılan illetteki ortaklık sebebiyle nassta/ibârede geçen durumun/mantûk hükmünün nassta/ibârede geçmeyen durum (meskût anh) için de sabit olduğuna delâlet etmesidir. Mefhûm-i muvafakata, “fahva‟l-hitâb”, “lahnu‟l-hitâb” ve “kıyas-ı celî” de denmektedir. Hanefî usûlcülerinin “nassın delâleti” olarak isimlendirdikleri delâletin karşılığıdır.
b. Mefhûm-i Muhâlefetin Delâleti:
Lafzın, nassta yer alan hükmün, hükümde dikkate alınan kayıtlardan birini taşıması sebebiyle, nassta/ibârede yer almayan durum hakkında geçerli olmadığına delâlet etmesidir ( HANEFİLER kabul etmez). Mefhûm-i muhâlefette lafız, nassın/ibârenin hükmüne konan kayıtlar bakımından beşe ayrılmaktadır:
a. Mefhûm-i Lakab: Hükmün, bir cins veya türe mahsus olarak zikredilmesi ve nassın muhtevasında olumlu, diğer yerlerde olumsuz bulunmasıdır.
b. Mefhûm-i Vasf/Mefhûm-i Sıfat : Hükmü, bir vasıf ile kayıtlanmış olan nassın/ibârenin, bu vasfı taşımayan durumlar hakkında, o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir.
c. Mefhûm-i Şart: Hükmü, şart edatlarından biri ile belirli bir şarta bağlanmış olan nassın, bu şartın bulunmadığı durumlarda geçerli olmadığına delâlet etmesidir.
d. Mefhûm-i Gâye: Hükmü, belirli bir sınır ile kayıtlanmış olan nassın, bu sınırdan sonra artık o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesi demektir. Şâfiîler, Mâlikîler ve Hanbelîler bu tür mefhûm-i muhâlefeti de kabul etmektedirler. Bazı İslam Hukukçuları ve özellikle Hanefîler ise, bunu kabul etmemektedirler.
e. Mefhûm-i Aded: Hükmü belirli bir sayı ilen kayıtlanmış olan nassın, bu sayının dışında olan hükmün yerine getirilemeyeceğine delâlet etmesidir.

Mefhûm-i Muhâlefenin Delil Olup Olmaması
Usûl âlimleri arasındaki ihtilâf, Kur‟ân ve Sünnet nasslarında mefhûm-i muhâlefete göre amel edilip edilmeyeceği konusudur. İslam Hukukçularının çoğunluğu (Şâfiîler ve diğerleri), mefhûm-imuhâlefenin, Kur‟ân ve Sünnet nasslarında da delil olacağı ve mefhûm-i muhâlefete göre amel edilmesi gerektiği görüşündedirler.
Hanefîler ise, mefhûm-i muhâlefeti, Kur‟ân ve Sünnet nasslarını tefsir etmek için bir metot olarak kabul etmemektedirler.
Mefhûm-i muhâlefeti delil olarak kabul eden İslam Hukukçuları, şu nassları görüşlerine delil olarak göstermektedirler:
1. “Sâimede zekât vardır” hadisine göre, yılın çoğunda, umumî otlaklarda yayılarak beslenen deve ve koyun gibi hayvanlar
(sâime) için, zekât vermek gerekmektedir. Sâime olmayan hayvanlar için ise zekât gerekmemektedir. Bu hükmü, Hanefîler dâhil, İslam Hukukçularının çoğunluğu bu şekilde kabul edilmektedir.
2. İslam Hukukçularının tamamı, hür bir kadınla evli olan kimsenin bir cariye ile evlenemeyeceğini kabul etmektedirler. Yani cariye ile evlenmenin, hür bir kadınla evli olmama şartına bağlı olduğunda ittifâk etmişlerdir.

Mefhûm-i Muhâlefet ile Amel Etmenin Şartları
1. Nasstaki/ibâredeki kaydın, teşvik ve tehdit gibi başka sabit bir maksadı olmamalıdır.
2. Mefhûm-i muhâlefetin sabit olduğu yerde, bunun aksini gösteren özel bir delil bulunmamalıdır.

Delillerin Teâruzu/Çatışması:
Delillerin teâruzu, aynı meselede iki delilden birinin diğerinin gerektirdiği ile çelişen bir hüküm gerektirmesi anlamına gelmektedir.
Nasslar Arasındaki Teâruzun Giderilmesi
a. Nasslar arasındaki teâruzun giderilmesi için müctehid, iki nassın âyet ise sebeb-i nüzûllerini, hadis ise sebeb-i vürûdlarını zaman bakımından incelemeye tâbi tutar. Teâruz eden iki nassın geliş tarihlerini tespit etmeye çalışır. Nassın hangisinin diğerinden önce geldiğini tespit edebilirse, müctehid, sonra gelen hükmün, önce gelen hükmü neshettiğine hüküm verir.
“Çatışan iki delilden birinin diğerini neshedebilmesi için, aynı kuvvette olmaları gerekir.
b. Müctehidin izleyeceği bir başka tercih yöntemi de, fakih ve zaptı kuvvetli olan bir ravinin rivâyet ettiği hadisi, bu yönlerden daha aşağı derecedeki ravinin rivâyet ettiği hadisten üstün tutmaktır. Meselâ, Buhâri ve Müslim‟in eserleri gibi, sahih hadis kitaplarında yer alan bir hadisi, onlara nazaran daha az bilinen Ebû Dâvûd ve Tirmizî‟nin Sünenlerinde yer alan hadise tercih etmek şeklindedir.
c. Müctehid, teâruz eden iki nass arasında cem‟ ve tevfîk/birleştirme ve uzlaştırma imkânını da bulamazsa, bu nassların her ikisini de delil olarak kullanmaktan vazgeçerek, daha aşağı derecedeki bir delili kullanır. Yani örneğin, teâruz iki âyet arasında ise, cem‟ ve tevfîk de mümkün olmadığında, müctehid, bu iki âyeti de delil olarak kullanmayı bırakarak, Sünneti delil olarak kullanır.
Nesih
Nesh, şer‟î bir hükmün, o hükmün delilinden sonra gelen bir başka şer‟î delil ile kaldırılmasıdır. ikinci yani sonradan gelen nassa nâsih birinci yani hükmü kaldırılan nassa da mensûh adı verilmektedir.
Usûlcülerin çoğunluğu, neshin caiz olduğu kanaatindedirler.

Ebû Müslim el-Isfehânî (ö. 322 h./933 m), neshin caiz olmadığı görüşündedir. Ona göre Allah‟ın, bir şeyi emrettikten sonra onu nehyetmesi, faydalı gördüğü bir şeyi sonradan zararlı görmesidir ki bu Allah‟ın hâşâ cahilliğini gündeme getirir. Bu ise, Allah hakkında caiz değildir.
Neshin Konusu
Neshi kabul etmeyen Şer„î Hükümler; Allah‟a, meleklerine, Kitâblarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman gibi temel
hükümlerle, diğer iman ve ibadet esaslarıdır. Adalet, doğruluk, emanete riâyet etmek, ana-babaya iyi davranmak vb hükümler de
bu gruba girmektedir. Ayrıca, Şâri„in ebedî olarak kalacağını bildirdiği fer„î hükümler de neshe elverişli olmayanhükümlerdendir. Allah yolunda cihâd etmek hükmü buna örnektir.
Zikrettiğimiz bu Şer„î Hükümlerin dışında kalan hükümler, yani Şâri„in ebedî olarak kalacağını özellikle belirtmediği cüz‟î
hükümler, neshe elverişlidir ve bu hükümlerin ilgâsı mümkündür.
Nesih ancak, ilâhî vahiy ile gerçekleşir. Buna göre nesih ancak, Hz. Peygamber hayattayken söz konusudur. Hz. Peygamber‟in vefatından sonra hiçbir hükmün neshedilmesi söz konusu olamaz.

Nesih İle Tahsîs Arasındaki Fark
a. Nesih, hem genel hüküm ifade eden âmm lafızlarda hem de özel hüküm ifade eden hâss lafızlarda söz konusu iken; tahsis, sadece
âmm olan lafızlarda söz konusudur. Hâss olan lafızlarda tahsis söz onusu değildir.
b. Nesih, âmm olan lafızlarda söz konusu olduğunda, bu genel hükmün bütün fertlerini neshederken, tahsis ise âmm olan hükmün
bazı fertlerinde söz konusu olmaktadır.
c. Nâsihin (nesheden), nüzûl bakımından, mensûhtan (neshedilen) sonra gelmesi gerekirken, Hanefîler, tahsisin, genel hükümle aynı
anda olmasını hatta diğer usûlcüler, âmm ile amel edilmeden önce tahsis ile amel edilmesini şart koşmaktadırlar.
d. Kendisini nesheden hüküm gelmeden önce, mensûh ile amel edilirken, tahsisinden önce, tahsis edilen âmm ile amel edilmez.
Zira tahsis bir beyândır, beyânın ihtiyaç anından sonraya te‟hiri/geciktirilmesi ise caiz değildir.
e. Nesih, ancak Hz. Peygamber‟in risâleti zamanında söz konusu iken, tahsis, Hz. Peygamber‟in risaletinden sonra da gerçekleşebilir.
f. Nesih, ancak Kitâb ve Sünnet ile gerçekleşebilirken, tahsis, Kitâb ve Sünnet ile gerçekleşebileceği gibi, bunların dışındaki delillerle
de gerçekleşebilir.
g. Nesih, haberlerde gerçekleşmez/söz konusu olmazken, tahsis, haberlerde de gerçekleşebilir/söz konusu olabilir.

FIKIH 10.ÜNİTE : İctihad ve Müctehidin tanımı/ İslamda Aklın Önemi ve İctihadın Alanı

İslâm Hukuk felsefecilerine göre Allah‟ın iradesi, İslâm Hukukunun kaynağı olması açısından ikiye ayrılır:
1. Doğrudan doğruya hüküm koyan ya da konulan bu hükümleri açıklayan kaynaklar. Bunlar, Kur‟ân ve Kur‟ân‟da yer alan hükümleri açıklayan sahih Sünnet‟tir. Kur‟ân ve Sünnet, İslâm Hukukunun asıl kaynağını oluştururlar.
2. Doğrudan doğruya hüküm koymayan ancak konulmuş olan hükümleri tespit edip açıklayan kaynaklar. Bunlar, ictihâd (kıyâs/akıl), kamu yararı (mesâlih-i mürsele), istihsan, istishab, örf ve adet vb. yardımcı kaynaklardır.
Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur‟ân ve Sünnet‟in dışında zikredilen delillerin (edille-i şer‟iyye), ictihâdın kaynakları ve istinbât (hüküm çıkarma) yolları şeklinde anlaşılması gerekir.

İctihâd Kavramı
İctihâd, zorluk, meşakkat, güç, takat ve çaba anlamına gelen “ جهذ ”(c-h-d) kökünden türetilmiş, ifti‟âl kalıbında Arapça bir sözcüktür. İctihâdın sözlük anlamı, zor ve meşakkatli bir işi gerçekleştirmek için olanca gayretin gösterilmesi ve var olan bütün imkânların kullanılmasıdır.
İctihâd kelimesi Kur‟ân‟da geçmemektedir. Hz. Peygamber ve ashabı ictihâd kelimesini kullanmışlar, ancak özel anlam yüklenmiş bir terim olarak tanımlamamışlardır. İctihâd terimi, ilk kaynaklarda kıyâs ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
İmâm Şâfi„î, kıyâsı şöyle tanımlamaktadır: “Kıyâs, bir şey hakkında Kitab ve Sünnet‟te bulunan nasslara uygun olduğunu gösteren bir takım işaretlere dayanarak hüküm aramaktır; çünkü Kitab ve Sünnet ulaşılması gereken gerçeğin esasını teşkil eder.” (er- Risâle/122)
“Kıyâs‟ın Kitab ve Sünnet‟e uygunluğu iki yöndedir:
1. Allah ve Peygamberi, bir şeyi, nassla bir illetten dolayı helal veya haram kılmıştır. Hakkında Kitab ve Sünnet‟te belirli nass bulunmayan konuda böyle bir illetin benzerini bulduğumuz zaman onun haram veya helal olduğuna hükmederiz; çünkü o, helal veya haram hükmünün sebebidir.
2. Bir şeyin iki şeye benzediğini görürsek ve bunlardan birisinin ona daha çok benzerlik gösterdiğine dair bir şey bulamazsak, o şeyi benzerlik yönünden bu şeylerin en uygun olanına kıyâs yaparız.” (er- Risâle/123,124,125)
Zaman içinde değişikliğe uğrayan tanımlardan bazıları şöyledir:
İbn Hazm (ö. 456 h./1063 m.): “İctihâd, Allah‟ın hükmünü, sadece Kitab ve Sünnet‟ten araştırmaktır.”
Ebû İshâk eş-Şîrâzî (ö. 476 h./10839 m.): “İctihâd kıyâstan daha umumîdir. Çünkü ictihâd, hükmü elde etmek için son güce kadar gayret sarfetmektir.”
Gazâlî (ö. 505 h./1111 m.): “İctihâd, dinin hükümlerini öğrenmeyi isteme arzusuyla müctehidin olanca gücünü harcamasıdır.”
Karâfî (ö. 684 h./1285 m.): “İctihâd, dinin kınamasının söz konusu olmadığı bir konuda düşünülürken olanca gücün harcanmasıdır.”
Şâtıbî (ö. 790 h./1388 m.): “İctihâd, Kur‟ân‟da belirtildiği, Hz. Peygamber‟in açıkladığı şekilde Allah‟ın bir konudaki hükmünü insanlara açıklayabilmek için kişilikte seçkinlik, ilimde derinlik, düşüncede enginliktir.”
Çağdaş fıkıh usûlcülerinden M. Mustafa Şelebî: “İctihâd, dinî hükümleri, nassların ibare, işaret ve manalarından çıkarmak için gayret sarf ederek yapılan çalışmadır.”
İctihâd, seçkin bir kişiliğe, derin bir ilme, engin bir düşünceye sahip olan İslâm Hukukçusunun, ortaya yeni çıkan ve Kur‟ân ve Sünnet‟te hakkında hüküm bulunmayan bir olay hakkındaki hükmü, Kur‟ân ve Sünnet‟in tafsîlî delillerinden çıkarabilmek için olanca gücünü harcamasıdır.
İctihâdın Hukukî Esasları
Hz. Peygamber, kendisinin hazır bulunduğu durumlarda bile sahabeye
hüküm vermelerini teklif etmiş, sahabe:
“Siz aramızdayken mi?” diye sorduğunda, Hz. Peygamber:
“Evet, ben aranızda iken de. ictihâdınızda isabet ederseniz bire on mükâfat alırsınız” diye cevap vermiştir.
Buna göre ictihâd, ehil olan kimse için bir sorumluluk ve görevdir. Ortaya çıkan mesele, hemen çözümlenmesi ve hükme bağlanması gereken bir mesele ise, sorulan müctehid için ictihâd yapmak farz-ı ayındır. Zaman geniş veya karşılaşılan meselenin çözümü için müracaat edilecek başka müctehidler varsa, ictihâd yapmak farz-ı kifâyedir.
İslâm‟ın koyduğu esaslar yine akıl ile anlaşılabileceğine göre vahiy ve akıl yan yana yürüyen ve birbirlerini tamamlayan bir bütünün iki parçasıdır.
islamda aklın önemi
Kur‟ân, vahyi, aklın üstünde bir bilgi kaynağı olarak görmektedir. Fakat aynı zamanda vahiy yoluyla konulan esasların doğruluğunun ancak akıl aracılığı ile muhakeme edilebileceğini söylemektedir.
İslâm‟ın koyduğu esaslar yine akıl ile anlaşılabileceğine göre vahiy ve akıl
yan yana yürüyen ve birbirlerini tamamlayan bir bütünün iki parçasıdır.
SAYFA262-263 islamda aklın önemi ile ilgili ayetleri okuyun

İctihâdın Alanı
1. Din olarak İslâm, Allah ile insanların ilişkilerini düzenleyen hükümleri en ince ayrıntılarına kadar belirlemiştir. Bu hükümler, Kur‟ân ve Sünnet‟te ayrı ayrı anlatılmıştır. Bu hükümlere ibadetlerle ilgili (taabbudî) hükümler adı verilmektedir. Din ile ilgili hükümler Kur‟ân‟ın nasslarına ve Hz. Peygamber‟in sahih olan sözlü (kavlî) ve amelî (fiilî) Sünnet‟ine dayanır. İnsanların kendi akıllarına dayanarak dinî bir emir ya da yasak koyma hak ve yetkileri yoktur

Sahabîlerin üzerinde icmâ„ ettikleri din ile ilgili bir konuda, onlara muhalefet edilmez. Onların farklı görüşlere sahip oldukları konularda da kuvvetli görüşler zayıf görüşlere tercih edilir.

2. İslâm Hukukunun fert ve toplum olarak insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümlerinin de iki kaynağı vardır:
a. Birincisi, Kur‟ân ve sahih Sünnet‟te yer alan nasslardır. Bunlara ahkâm ayetleri ve ahkâm hadisleri denmektedir Ahkâm ayetleri ile ahkâm hadislerini ele alıp inceleyen müstakil eserler:
İmâm Şâfi‟î‟nin (ö. 204 h./804 m.) “Ahkâmu‟l-Kur‟ân”ı;
Cessâs‟ın (ö.370h./980 m.) “Ahkâmu‟l-Kur‟ân”ı;
İbnu‟l-Arabî‟nin (ö. 543 h./1148m.) “Ahkâmu‟l-Kur‟ân”ı;
Kurtubî‟nin (ö. 671 h./1272 m.) “el-Câmi‟li Ahkâmil‟l-Kur‟ân”ı;
Şevkânî‟nin (ö. 1250 h./1834 m.) “Neylu‟l-Evtâr”ı.
b. İkincisi, Kur‟ân ve sahih Sünnet‟te yer alan bu nassları yorumlayan akıl yani ictihâddır. Hakkında kesin ve açık nass bulunan bir konuda ictihâda gerek yoktur. Ancak, kesin ve açık olmayan nasslar ile hakkında hiç nass bulunmayan konularda ictihâd yapma zorunluluğu vardır.

İslâm Hukukunun, fert ve toplum olarak insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümlerinin de iki kaynağı vardır:
Kur‟ân ve sahih Sünnet‟te yer alan nasslar
Kur‟ân ve sahih Sünnet‟te yer alan bu nassları yorumlayan akıl yani İctihâd

Mecelle‟nin (madde 14) “Mevrid-i nass‟da ictihâda mesağ yoktur” genel kuralındaki “nass” ifadesi “açık kesin olan nass” şeklinde anlaşılmalıdır. Yoksa açık ve kesin olmayan nasslar zaten ictihâdın konusudur.

İctihâdın Çeşitleri

Fahruddîn er-Râzî “Mantık biliminin Aristo‟ya aidiyeti nasılsa, Fıkıh Usûlü‟nün de İmam Şâfiî„ye aidiyeti öyledir.” demektedir.

a. Araştırmaya konu olan mesele ile ilgili nassın manasını belirlemek (Tahdîdu ma‘na’n -nassi’l-mebhûsî ileyh):
böyle bir gayret, araştırılan konunun hükmünün o nassın çerçevesine girip girmeyeceğini tespit etmek içindir. Bu tür ictihâda “beyânî ictihâd” denmektedir.
b. Kur’ân’da ve sahih Sünnet’te yer alan her hükmün bağlayıcı olan illetlerini belirlemek (Tahdîdu’l-ileli’l-mûcibe li’l-ahkâm): Böyle bir gayret, yeni karşılaşılan ve hakkında Kur‟ân‟da ve sahih Sünnet‟te açık hüküm bulunmayan bir meseleyi, hakkında Kur‟ân‟da ve sahih Sünnet‟te açık hüküm bulunana ve illeti çok iyi tespit edilmiş bir hükme kıyâs etmek içindir. Bu tür ictihâda, “kıyâs-i ictihâd denmektedir.
c. Genel olarak İslâm Hukukunun ruhunu belirlemek: Bundan amaç, karşılaşılan ve hakkında Kur‟ân‟da ve sahih Sünnet‟te açık hüküm bulunmayan meseleyi dayandıracak, ümmetin yararına olacak (ıstıslâh=maslahat-ı mürsele) temel bir ilke belirlemektir. Böylece, ictihâd-ı kıyâsî ile ile çözüm bulunamayan mesele hakkında, bu yolla hüküm verilmektedir. Bu tür ictihâda da, “ıstıslâh-i ictihâd adı verilmektedir.

Mahiyetleri Bakımından İctihâdın Çeşitleri
Mahiyetleri bakımından ictihâdlar;
Beyânî İctihâd
Kıyâsî İctihâd
Istıslâhî İctihâd
olmak üzere üçe ayrılmaktadır.

Beyânî İctihâd: Beyânî ictihâd, araştırmaya konu olan mesele ile ilgili nassın manasını belirleyerek, meselenin çözümünü, belirlenen bu manada arayan ictihâddır. Hukukçuları, manasını anlamak istedikleri nassı; Lafızları, Manaları bakımından ele alıp incelemişlerdir. İslâm Hukukçuları, bu tür ictihâdın caiz olduğu noktasında görüş birliğine varmışlardır.

Kıyâsî İctihâd: Kıyâsî ictihâd, müctehidin yeni karşılaştığı bir meselenin çözümünde ölçü olarak kullanmak üzere hükümlerin dayandıkları illetleri, her hükmün illetini, ayrı ayrı tespit etmesine ve hakkında nass bulunmayan bir hükmü, hakkında nass bulunan bir hükme, tespit ettiği ortak illetlere dayanarak, kıyâs yapmak suretiyle hüküm çıkarmasına/ictihâd yapmasına denir.

Istıslâhî İctihâd: Istıslâha dayanan ictihâd, esasında maslahata dayanarak akıl/re‟y ile hüküm vermektir. Bu tür ictihâd,
Hakkında Kur‟ân ve Sünnet‟te nass bulunmayan,
Kur‟ân‟da ve Sünnet‟te, kendisine kıyâs yapılacak bir örneği
Bulunmayan her meselede, maslahat/ferd veya toplum yararı esas alınıp, Kur‟ân ve Sünnet‟te yer alan gelen bir kurala/ilkeye dayanarak hüküm vermek esası üzerine kuruludur. “Her nerede maslahat varsa, Allah‟ın iradesi de oradadır.”

İslâm Hukukunun Ana Gayeleri
Allah‟ın koyduğu bütün hükümlerde, mutlaka bazı gayeleri hedeflediği ve bu gayelerin sonuç itibariyle insanlar için fayda sağlama, onlardan zararı savma ve dünyayı şerlerden/kötülüklerden temizleme noktasında birleştiği hususunda İslâm Hukukçularının çoğu ittifâk etmişlerdir.

İslâm Hukuk hükümlerinin gerçekleştirmeyi hedeflediği amaçları şu üç noktada toplanmıştır:
Ferdi yetiştirip, ahlâk bakımından olgunlaştırmak.
Müslüman toplumunda adaleti gerçekleştirmek.
Maslahatı/fert ve kamu yararını korumak.

Maslahatın Çeşitleri
İslâm Hukukçuları, İslâm Hukukunun ana gayelerini/maslahatlarını (elmakâsıdu‟ l-âmme) üçe ayırmışlardır:
1. Zarurriyyât’ın Korunması: Bu zarûrî değerler, “din”, “can”, “akıl”, “nesil” ve “mal (zarûriyyât-ı hamse) ”dır. Onurlu bir hayat ancak bu yüksek değerler sayesinde mümkün olur. Zarûriyyât, toplumun varlığını koruyabilmesi ve devam ettirebilmesi içinvazgeçilmez değerler demektir.
Dinin Korunması: Dinin korunması ve ona yönelecek düşmanca saldırılara karşı savunma için de cihâd farz kılınmıştır.
Canın Korunması: İslâm dini, yaşama hakkına yönelecek tecavüzlere karşı kısas, diyet ve kefaret gibi cezaî hükümler koymuştur.
.Aklın Korunması: İnsanı toplum için bir sıkıntı ve kötülük kaynağı haline getirecek her türlü afetlere karşı aklı korumayı hedeflemektedir.
.Neslin Korunması: Bütün insan türünü korumak ve yeni nesillerin sevgi ve dayanışma gibi, insanları birleştiren bir eğitim sistemine göre yetiştirilmeleridir. Sağlıklı bir neslin devamı için, evlilik kurumu meşru kılınmış, nesillerin karışmasına ve zayıflamasına sebep olacak
. Malın Korunması: Adalet ve rıza esasına göre insanlar arasında mali münasebetleri düzenlemek, malın koruyucu ve üretici ellerde artmasını sağlamakla mümkün olur. İslâm, malın varlığını korumak ve elde edilmesini sağlamak için, rızık temin etmek üzere çalışmayı farz kılmış, alım-satım, kira, hibe ve âriyet gibi borç doğuran hukukî sözleşmeleri meşrû saymıştır. Malın, hırsızlık ve gasp gibi her türlü tecavüzden korunması için, hırsızlık yasaklanmış, hırsızlık fiilini işleyene cezaî hükümler konmuştur. Ayrıca İslâm, aldatmayı, hıyaneti, ribâyı ve “insanların mallarını haksız yere yeme” olarak nitelendirilebilecek her
türlü fiili/eylemi haram kılmış, başkalarının malına verilen zararların tazmin edilmesi hükmünü koymuştur

2. Hâciyyâtın Sağlanması: Hâciyyât, insanların yaşantılarını kolaylık içinde ve sıkıntıya düşmeden sürdürebilmeleri için muhtaç oldukları düzenlemelerdir. Bu maslahatlar, insanlardan güçlüğü kaldırmak/rafu„l-harâc veya beş zarurî değeri korumak için alınmış olan tedbirlerdir.

3. Tahsiniyyâtın (Kemâliyyât) Gerçekleşmesi: İnsanların tahsînî maslahatlarını korumanın, İslâm Hukukunun ana
gayesini oluşturması sebebiyle İslâmî hükümlerde önemli bir yerinin olması kaçınılmazdır.
İslâm Hukukçuları dünyevî maslahatlarla nassların ilişkileri konusunda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Bu İslâm Hukukçularını üç grupta toplamamız mümkündür:
a. Nassların zâhirî manalarına sarılan ve bu nassların ötesinde herhangi bir maslahat tanımayanlar. Bu görüşte olanlar, Zâhirîlerdir.
Zâhirîlere göre, nasslarla belirtilmemiş olan maslahata itibar edilmeyeceği gibi nassların dışında bir maslahat da aranmaz.
b. Maslahatları nasslarda arayan, nassların illet ve gayelerini tespit edip, maslahata bağlı her olayı, böyle bir maslahatı açıklayan nassa kıyâs edenler. Bu görüşte olan İslâm Hukukçuları, genellikle, maslahatın gerçekleştiğini gösteren mazbut vasfı, kıyâs için illet olarak kabul etmektedirler.
c. Her maslahatın, canı, malı, aklı, dini veya nesli korumayı amaç edinen ve İslâm‟da geçerli sayılan maslahatlar cinsinden olduğu
görüşünde olanlar. Bu İslâm Hukukçularına göre kıyâs yapılmaya elverişli özel bir nass bulunmazsa, böyle bir maslahat kendi başına delil olarak kabul edilebilir. Bu çeşit maslahata, “maslahat-ı mürsele” veya “ıstıslâh” adı verilmektedir.

Mesâlih-i mürseleyi(Istıslâh-i ictihâd) delil olarak kabul eden İslâm Hukukçuları, hiçbir kayıt ve şarta tâbi tutmaksızın mesâlihe göre hüküm vermemişlerdir. Aksine, mesâlih-i mürseleye göre hüküm verebilmek için bazı şartlar belirlemişlerdir. Mesâlih-i mürseleye göre hüküm verebilmek için gerekli görülen şartlar şunlardır:
Maslahatın şer„î bir delil tarafından geçersiz sayılmamış olması gerekmektedir. Böyle bir delilin var olması durumunda maslahata göre hüküm verilemez.
Maslahatın/faydanın var olduğundan emin olunmalıdır.
Maslahat, özel değil genel olmalıdır.
Maslahat, mahiyeti itibariyle akla uygun olmalı ve akıllı insanlara sunulduğunda kabul edilebilecek özellikler taşımalıdır.
Maslahata dayanılarak verilecek hüküm, zarûrî bir güçlüğü, sıkıntıyı ortadan kaldırmalıdır.

Genel Kabul Görüp Görmemesi Bakımından İctihâdın Çeşitleri
1. Bireysel İctihâd (el-İctihâdu‟l-Ferdî)
2. Toplu İctihâd (el-İctihâdu‟l-Cemâî)

Bireysel İctihâd (el-İctihâdu’l-Ferdî):Bireysel ictihâd, ortaya çıkan bir meselede, bir müctehid tarafından yapılan ancak müctehidin çağdaşı olan diğer müctehidlerin üzerinde ittifak etmedikleri ictihâddır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, böyle bir ictihâd, sadece ictihâdda bulunan kişiyi bağlar.
Ferdî ictihâdın yapılabileceğine Muaz b. Cebel‟in, “kendi re‟yimle ictihâd ederim, meseleyi çözümsüz bırakmam” ifadesi delil olarak gösterilir.

Toplu İctihâd (el-İctihâdu’l-Cemâî):Toplu ictihâd, müctehidlerin bir meselede görüş birliğine vardıkları ictihâda denir.

Hakkında kesin nass bulunmayan konularda yapılmış ve genel kabul görmüş bir ictihâdın, sadece o devir için uygulanması gerekli bir hüküm olarak kabul edilmesi gerekir. Aksi bir tutum, ictihâdî bir konuda, daha sonraki nesilleri, belli bir düşünceye mahkûm etmek olur. Bu ise ”zamanın değişmesiyle hükümler de değişir” genel ilkesine aykırı bir yaklaşımdır.

FIKIH 11. KONU: İctihâdın Şartları, Hükmü ve Delil Oluşu
Kur‟ân‟da belirlenmiş olan temel hukukî hükümlerin sayısı oldukçasınırlıdır. Bu hükümler temel ilke niteliğindedir ve değişikliğe uğramaz.
İctihâda terk edilen bu geniş alanda ictihâd yapacak din âlimlerinde aranacak şartlar, yapılacak ictihâdın hükmü ve delil oluşu hususunda İslâm Hukukçuları bazı ilkeler belirlemişlerdir.

İctihâdın Şartları
İslâm Hukukçuları ictihâd yapacak kimsede bulunması gereken bazı şartlar belirlemişlerdir. Bu şartlar şöyle özetlenebilir:

1-Kur’ân-ı Kerîm’i Bilmek: Kur‟ân‟ı bilmekte maksat, ayetlerin anlamlarını, hem dil açısından hem de
hukukun kaynağı olmaları açısından iyi kavramaktır.
İctihâd yapabilmek için, Kur‟ân‟ın bütün ayetlerini bilmek şart olmayıp, ahkâm ayetlerini bilmek yeterlidir. Ahkâm ayetlerinin sayısı konusunda İslâm Hukuk âlimlerinin farklı görüşleri vardır
Ahkâm ayetlerinin konularına göre dağılımı şöyle yapılabilir:
Aile hukuku ile ilgili olanlar: 70 ayet
Borçlar hukuku ile ilgili olanlar: 70 ayet
Yargı hukuku ile ilgili olanlar: 13 ayet
Ceza hukuku ile ilgili olanlar: 30 ayet
İdare hukuku ile ilgili olanlar: 10 ayet
Devletler hukuku ile ilgili olanlar: 25 ayet
Devletin gelir ve giderleri ile ilgili olanlar: 10 ayet
Ahkâm ayetlerinin miktarı şahsî kabiliyet, zihin yapısı ve Allah‟ın istinbâtufuklarını açması açısından kişiden kişiye değişiklik gösterir.

2-Hz. Peygamber’in Sünneti’ni Bilmek: Sünnet‟i bilmek, Sünnet‟in anlamlarını hem dil hem de ihtiva ettiği hukukî hükümler açısından kavramaktır. Müctehidin Sünnet‟in tamamını bilmesi gerekmez. Ahkâm ile ilgili olanları bilmesi yeterlidir. İslâm âlimleri arasında bu hadislerin miktarı konusunda da farklı görüşler vardır. Bazıları bu hadislerin üç bin olduğunu söylemiştir
Ahkâm hadislerini derleme ve onları fıkıh bablarına göre düzenleme ile ilgilenen âlimler de olmuştur. Bunlardan “el-Musannef”in sahibi Abdurrezzâk es-San‟ânî (ö. 211 h./826 m.), “Me‟âni‟l-Âsâr”ın müellifi Tahâvî (ö. 321 h./933 m.) ve “Neylü‟l-Evtâr”ın yazarı Şevkânî (ö. 1250 h./1834 m.) zikredilebilir.

3-Kitab ve Sünnet’in Nâsih ve Mensûhunu Bilmek: Müctehidin, Kitab ve Sünnet‟in nâsih ve mensûhunu bilmesi gerekir. Aksi halde, nâsih bir nass bulunduğu halde onun neshettiği mensûh nass ile amel edilmiş olur.

4-Arap Diline Tam Bir Şekilde Vâkıf Olmak: Bu şartın aranmasının sebebi, gerek Kitab gerekse Sünnet‟in Arapça olmasıdır. Bu nassları en ince noktalarına kadar anlama gücüne erişilmedikçe, hüküm çıkarabilmek mümkün değildir

5-Fıkıh Usûlünü Bilmek: Fıkıh Usûlü iyi bilinmeden, müçtehidin esas amacı olan tafsîlî delillerinden Şer„î Hükümleri çıkarma işini başarması mümkün değildir. Zira tafsîlî deliller bu hükümlere delâlet ederken, emir,
nehiy, âmm, hâss gibi değişik ifade şekilleri içinde bulunur. Hüküm istinbâtında bu ifade şekillerinin ve her birinin hükmünün bilinmesi zorunludur.
İctihâd yapmak isteyen kimse, bu üstün mertebeye, ancak;
a. Fıkıh Usûlüne müstakil bir hukukçu gözüyle bakarsa,
b. Usûl meselelerini sadece kendi ikna olduğu ve delilleriyle ispatına muktedir bulunduğu kurallara dayanarak hüküm çıkaracak şekilde başkasına bağımlı olmaksızın ele alabilirse,
c. Hüküm çıkarırken, başkalarının belirlediği kurallara, onları taklid ederek dayanmazsa ulaşabilir.
Aksi halde böyle bir kimse müctehid sayılmaz. Ancak usûlünü taklid ettiği imamın doktrini çerçevesinde müctehid kabul edilebilir. İslâm Hukukunda bu kimseye “müctehid fi‟l-mezhep/mezhepte müctehid” adı
verilir.
6-İslâm Hukukunun Ana Gayelerini Bilmek, Hikmet veHedeflerini Kavramış Olmak: Müctehidin aynı zamanda, hakkında nass bulunmayan olayları iyi teşhis edip kıyâs, istihsan, istıslâh ve istishâb gibi yollarla onlara en uygun çözümleri bulabilmesi için insanların ihtiyaçlarını, içinde bulundukları durumları, Kur‟ân‟ın ve sahih Sünnet‟in koyduğu temel ilkelerle çatışmayan, dikkate alınmaya ve korunmaya layık örf ve âdetlerini iyi bilmesi gerekir. İctihâd belirli bir zamanla sınırlı değildir. İctihâdın varlığını veya yokluğunu belirleyen ölçü, bulunması gereken şartların var olup olmadığıdır. Gerekli şartlar gerçekleşmişse, ictihâd yapmaya da ihtiyaç varsa, ictihâdın yapılması zorunlu hale gelmiş demektir.
Gazâlî bu şartları iki başlık altında toplamıştır:
1. Şerîatın bilinmesini sağlayan (Medâriku‟ş-Şer„) Kitab, Sünnet, İcmâ‟ ve Akıl‟ı (ictihâdı) bilmek.
2. İctihâd yapacak kimsenin/müctehid adil olması ve adalette eksiklik kabul edilen günahlardan sakınması.

İctihâdın Hükmü
İctihâd yapmak ictihâd yapabilecek güçte olan kimseye farz-ı ayındıraynı konuyu soracak başka bir müctehid varsa ya da sorulup cevap alınıncaya kadar beklenebilecek geniş bir zaman söz konusu ise böyle bir zorunluluk, o müctehidden kalkar,
Her insandan ictihâd yapacak derecede ilim öğrenmesi tabii ki beklenemez. Çünkü ictihâd yapacak derecede ilim sahibi olmak zor bir iştir.

İctihâdın belli alanlara tahsis edilmesi mümkün müdür?
Müctehid ilgilendiği alana dair konularda ictihâd yapabilecek düzeyde bilgi sahibi olabilir. Ancak diğer alanlarda bu derece bilgi sahibi olmayabilir.
Bu konuda İslâm Hukukçularının çoğunluğu, -İbn Dakîk el-Îd (ö. 702 h./1302 m.), Gazâlî (ö. 505 h./1111 m.) bunlardandır- anılan durumda olan bir kimsenin de ictihâd yapabileceği görüşündedir. Çünkü birçok konuda
ictihâd yapan müctehidler, bazı konularda kendilerine sorulan sorulara cevap vermemişlerdir.

Bu görüşü kabul etmeyen İslâm Hukukçuları ise, müctehidin bütün konuları aynı derinlikte bilmesi gerektiğini, yoksa hüküm istinbâtında bulunamayacağını ileri sürerler. Gerçekleşmesi çok uzak bir ihtimal olan bu
görüşün, bir an için doğru olarak kabul edilmesi, her müctehidin her konuyu ictihâd edecek derecede derinlemesine bilmesini, bütün müctehidlerin yaptıkları ictihâdlarda da böylece eşit olmalarını gerektirecektir. Böyle bir şeyi ise düşünmek bile imkânsızdır. Bu sebeple de İslâm Hukukçularının çoğunluğu ictihâdın bölünebileceğini kabul etmişlerdir
İctihâd yapabilmek için gerekli olan şartları taşıyan kimsenin, ictihâdın geçerli olduğu konular çerçevesinde yeni bir olay/durum ile karşılaştığında Kitab ve Sünnet‟i iyice incelemesi gerekir. Çünkü;
Kitab ve Sünnet‟te yer almayan konuların tamamı ictihâd alanına girer.
Kitab ve Sünnet‟te yer alan nasslardan sübutu ya da delâleti zannî olan
(yani açık ve kesin olmayan), nassların tamamı, ictihâd alanına girer.
Eğer ictihâdı gerektiren nass, sübutu zannî olan bir nass ise ictihâd yapacak kimsenin araştırma konusu,
Bu nassın senedi,
Bu nass metninin içeriğinin, hükmün tespit edilmesinde yeterli olup olmamasıdır.
Eğer ictihâda konu olan nass, delâleti zannî olan bir nass ise, o zaman ictihâd yapacak kimsenin araştıracağı husus;
Bu nassın metninin içeriğinin yorumu/tevili,
Bu nassın kastedilen manaya delâletinin kuvveti,
Diğer nasslarla çatışıp çatışmadığı,
Bu nassın umum mu yoksa husus mu ifade ettiğinin tespit edilmesidir.
Adamın biri Hz. Ömer‟le karşılaşır. Hemen ona Hz. Ali‟nin kendisi ile ilgili bir meseleyi nasıl çözdüğünü, nasıl hüküm verdiğini anlatır. Hz. Ömer de, “Ben olsam şöyle hükmederdim” deyince, adam “Sen halifesin, öyle hüküm vermene engel olan ne?” diye sorduğunda Hz. Ömer: “Eğer Kur‟ân‟da ve Sünnet‟te yer alan bir hüküm olsaydı, dediğini yapardım. Ama benimki de Ali‟ninki gibi bir fikir ve ictihâddır. Bu ise müşterektir. Hangisinin Allah katında doğru olduğunu bilemem.” diye cevap verir.
Müctehidin vardığı sonuç başkası açısından bağlayıcı değildir. Hiç kimsenin ona uyması ve onun görüşüyle amel etmesi zorunlu değildir. Çünkü müctehidin vardığı sonuç, kendisinde doğru olma ihtimali de yanlış olma ihtimali de bulunan bir kanaattir.

İctihâdın Delil Olması
Şia, Mutezilenin bir kısmı ile Zahirîler ictihâdın delil olamayacağı görüşündedirler.
Bu görüşte olan İslâm Hukukçuları görüşlerini ispat için şu delilleri ileri sürmektedirler:
a. Kitab ve Sünnet‟te yer alan nasslar, içerdikleri genel manalarıyla, re‟y, kıyâs vb. hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaksızın insanların gereksinimi olan her şeye cevap verecek Şer„î Hükümleri ihtiva etmektedirler. Allah bunu şu ayetlerde açıkça ifade etmiştir:
(Ayrıca bu Kitab‟ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (16. Nahl, 89.).
/Biz, o Kitab‟da hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (6. En‟am, 38.)
Nassların içermediği konular ise, haklarında nass bulunmadığı için
“Eşyada aslolan ibâhadır (mübah olmasıdır).” ilkesi gereğince mübah hükmündedir. Bu konuda şu âyetleri örnek olarak gösterebiliriz:
O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı…” (2. Bakara,
Ey iman edenler! Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın.
Eğer Kur‟an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. (Açıklanmadığına göre) Allah onları affetmiştir. (Siz sorup da başınıza iş çıkarmayın) Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir.” (5. Mâide, 101.).
b. Re‟ye önem verilmemesini ifade eden âyet ve hadisler vardır:
-Ey iman edenler! Allah‟a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü‟l-emre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz-Allah‟a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah‟a ve Rasûl‟e götürün (onların talimatına göre halledin); bu, hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.” (4. Nisâ, 59.)
Görüldüğü gibi ayette Allah, “görüşlerinize götürün/ictihâdınızla çözün” dememektedir.
Aynı şekilde başka bir ayette Allah:
Allah‟ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab‟ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! (4. Nisâ, 105.)
Bu ayette de Allah, “senin uygun gördüğün gibi” dememiştir. Hz. Peygamber de bu anlamda; “Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak, onların içinde fitnenin en büyüğünü oluşturanlar, dini kendi görüşlerine kıyâs edenlerdir. Onlar Allah‟ın helal kıldıkları haram, haram kıldıklarını da helal kılarlar.”
buyurmuştur.
c. Sahabe de dinî konularda görüş beyan etmeyi uygun bulmamış, re‟ye dayanmaktan sakınmıştır. Hz. Ali “Eğer din re‟ye dayansaydı, mestin üstüne değil, altına meshedilmesi daha uygun olurdu” demiştir.
İbn Abbâs “Sadece Allah‟ın Kitab‟ı ve Rasûlü‟nün Sünnet‟i vardır. Bundan sonra bir kimse kendi görüşüne dayanarak bir şey söylerse o insan bunu iyilikleri arasında mı bulacaktır yoksa kötülükleri arasında
mı, bilmiyorum” demiştir.
İctihâdı/re‟yi benimsemeyen âlimlerin eserlerinde bu tür haberleri fazlasıyla bulmak mümkündür.
Hz. Ali: “Ey Allah‟ın Rasûlü, öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki o konuda
Kur‟ân‟da bir hüküm yok, sizin de o konuda herhangi bir açıklamanız ve uygulamanız yoksa biz ne yapacağız?” diye sorduğunda Hz. Peygamber
Hz. Ali‟ye: “İnananların âlimlerini bir araya toplayın, o konuyu aranızda görüşün (şura), beraber hüküm verin, bir tek kişinin re‟yine göre hüküm vermeyin.” demiştir.

İctihâdın Delil Olduğunu Kabul Edenler
İctihâdın delil olduğunu kabul eden âlimler ictihâd yapmanın hem dinen hem de aklen caiz olduğu kanaatindedirler. Bu görüşlerini ispat için şu delilleri öne sürerler:

a. 4. Nisâ, 59. âyette /Allah ve Rasûlü‟ne itaat edin” emrinden amaç, Kitab ve Sünnet‟in nasslarından açık olarak bilinenlere uymaktır. Anlaşmazlık halinde konuyu “Allah‟a ve Rasûlü‟ne
götürmek” ise, kendi istek ve arzularına göre hüküm vermekten insanları sakındırmaktır. Böyle bir durumda:
Allah‟ın ve Rasûlü‟nün koyduğu hükümlerin gizli taraflarını ve aklın ulaşamadığı yönlerini araştırmak,
Genel kuralları uygulamak,
Hakkında hüküm bulunan olaya benzeyen olayları aynı hükmün içine katmak,
Şâri„in (kanun koyucu) nasslarda hedeflediği amaçları tespite yönelmek gereklidir.

b. Hz. Peygamber bizzat ictihâd yapmış, ashabına ictihâd yapmalarını emretmiş, ictihâd yapanların ictihâdına da müdahele etmemiştir.
Hz. Peygamber: “Bir mesele sana sorulduğunda ne ile hükmedeceksin?”
Muâz: “Allah‟ın Kitabı‟nda olanla hükmedeceğim.”
Hz. Peygamber: “Allah‟ın Kitabı‟nda yoksa?”
Muâz: “Allah‟ın Rasûlü‟nün Sünneti ile”
Hz. Peygamber: “Allah‟ın Rasûlü‟nün Sünneti‟nde de yoksa?”
Muâz: “Kendi görüşümle ictihâd ederim, meseleyi çözümsüz
bırakmam.”
Hz. Peygamber Muâz‟ın ince anlayışından/fıkhından çok mutlu olmuş ve ellerini kaldırarak onun için dua etmiştir.
Hz. Ali: “Ey Allah‟ın Rasûlü, öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki o konuda Kur‟ân‟da bir hüküm yok, sizin de o konuda herhangi bir açıklamanız ve uygulamanız yoksa biz ne yapacağız?” diye sorduğunda Hz. Peygamber
Hz. Ali‟ye: “İnananların âlimlerini bir araya toplayın, o konuyu aranızda görüşün (şura), beraber hüküm verin, bir tek kişinin re‟yine göre hükümMvermeyin.” demiştir.

c. Allah İslâm‟ı en son din olarak göndermiş ve onun temel ilkelerini her yer ve zaman için uygulanabilir özellikte vazetmiştir. Kur‟ân ve Sünnet‟te yer alan nasslar sınırlıdır. İnsanların karşılaştıkları olaylar/durumlar her gün yeni ve değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır.
Karşılaşılan bu olayların sınırı yoktur. Sınırsız olan bu yeni olaylara
sınırlı olan nassların yeterli olamayacağı gayet açıktır. Bu
olayların/durumların ancak:
Haklarında nass bulunan olaylara/durumlara benzeyen olayların kıyâs edilerek ictihâd yapılmasıyla,
Kur‟ân ve Sünnet‟te yer alan hükümlerin konuluş amaçlarını araştırmaya yönelmekle mümkün olur. Aksi halde Kur‟ân ve Sünnet‟te yer alan hükümlerin her zaman ve yerde geçerliliği, karşı karşıya kalınan olaylara uygulanabilme esnekliği kaybolur.
d. İctihâd yapmayı kabul etmeyenlerin delil olarak öne sürdükleri “Kur‟ân‟ın her şeyi içeren ayetlerinden” kastedilen, Kur‟ân‟ın ve Sünnet‟in insanların dünya ve ahiret hayatını ıslah edecek/anlamlandıracak genel hükümler taşımasıdır. Müslümanlar bu genel hükümleri esas alıp benzeyen hükümleri de birbirine kıyâs ederek
ictihâd yapacaklar, Allah‟ın gözetilmesini istediği maslahatları tespit edip karşılaştıkları yeni problemleri Kur‟ân‟ın ruhuna uygun olarak çözeceklerdir.
Delil olarak öne sürdükleri bu ayetlerin manası onların anladığı gibi olsaydı, hakkında nass bulunmayan konularda ne Hz. Peygamber‟in, ne de ashabının ictihâd yapması mümkün olurdu. Hâlbuki Hz. Peygamber‟in ve ashabının sayılamayacak kadar ictihâd yaptıkları herkesçe bilinmektedir. Kur‟ân‟ın toplanıp Mushaf haline getirilmesi konusunda ashabın ictihâd edip fikir birliğine varmaları bunun en çarpıcı örneğidir. Hz. Ebu Bekir‟in halife olarak seçilmesi de bir ictihâdın
sonucudur.
e. Kur‟ân‟da ve Sünnet‟te haklarında nass bulunmayan konuların mübah olması, ancak bu konuların, hakkında nass bulunan konuların hükmündeki illetle ortaklık/müşareket olmadığı zaman doğru olabilir. Yoksa illetleri ortak olan iki mesele söz konusu ise, hakkında hüküm olmayanın hakkında hüküm olana ilhâk edilmesi/katılması aklın gereğidir.
f. Soru sorulmamasını isteyen ayete gelince, buradaki yasaktan amaç, soran kimseye fazla sorumluluk yüklenmesini önlemektir. Ayetin iniş sebebi de bunu doğrulamaktadır. Hz. Peygamber haccın farz olduğunu bildiren ayeti okuyunca, Hz. Peygamber‟e “Her yıl mı ya Rasûlallah?” diye Sorulmuş, Hz. Peygamber de: “Evet deseydim, her yıl farz olacaktı, size açıklamayı terk ettiğim konularda beni serbest bırakın.” diye cevap vermiştir.
Re‟ye önem verilmediğini göstermek için delil olarak getirilen ayetteki /Allah‟a ve Resûlü‟ne götürün” (4. Nisâ, 59.) ifadesi, yukarıda açıklandığı gibi, ictihâda karşı olanlara değil; ictihâdı kabul edenlere delil olacak bir nitelik taşımaktadır. /Allah‟ın sana gösterdiği gibi” (4. Nisâ, 105.) ifadesinden amaç, hüküm verirken “Allah‟ın sana gösterdiği ve öğrettiği gibi” demektir. Bazen, hakkında nass bulunmayan bir konuda hüküm verebilmek için de gayret göstermek gerekmektedir. Yoksa ayeti sadece hakkında nass bulunan konuya hasretmek doğru değildir.
Hz. Peygamber‟den ve sahabeden, ictihâd/re‟yden sakındırma ile ilgili olarak
nakledilen haberler, Hz. Peygamber‟in ictihâd ettiği, sahabeye ictihâd emrettiği, yapılan ictihâdları tasvip ettiği gerçeği ile çatışmaktadır. O zaman yapılması gereken şey, çatışan delilleri uygun bir şekilde bağdaştırmaktır.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür:
1. Dinin ictihâd yapılamayacak alanı vardır.
2. Dinin ictihâd yapılabilecek alanı vardır.
Dinin ictihâd yapılamayacak alanı vardır. Kur‟ân ve Sünnet‟te kesin ve açık bir şekilde hüküm bildiren nasslar bu alanı oluşturmaktadır. İctihâd yapılmasının yasaklandığı alan da budur. Örneğin namazın farz olduğunu,
şarabın haram olduğunu bildiren nasslar gibi.
Namazın farz olduğunu, şarabın haram olduğunu bildiren nasslar ictihâd yapılmasının yasaklandığı alanlara örnek verilebilir.
Dinin bir de ictihâd yapılabilecek alanı vardır. Kur‟ân‟da ve Sünnet‟te belirtilmeyen yani hakkında kesin ve açık nass bulunmayan konular dinin ictihâd yapılabilecek alanıdır. Bu alanın Müslümanların menfaati (maslahat-ı mürsele) gözetilerek ve dinin ruhuna aykırı olmayacak şekilde ehil olan kimseler tarafından ictihâd yapılarak doldurulması gerekmektedir. İslâmHukuk tarihinde İslâm Hukukçularının yaptığı da budur.

26 Aralık 2018 Saat: 11:39

Bir önceki yazımız olan Ankara ilahiyat ilitam fıkıh ara sınav ders notları başlıklı makalemizde Ankara ilahiyat ilitam fıkıh hakkında bilgiler verilmektedir.

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış. Neden ilk yorumu siz yapmıyorsunuz?

Yorumunuz...

Mesajınız: