İSLAM SANAT ESTETİĞİ ÖZET

ÜNİTE 1

SANAT, MİMARÎ VE BAZI KAVRAMLAR

  1. SANAT

Lügatte iş yapma anlamına gelen sanat, ıstılahta ise haz verme ve hayranbırakma anlamlarına gelmektedir. Sanat eski Yunancada “areti”, Latincede “arte”,İngilizcede “art”, Arapçada ise “el‐fen” terimleriyle ifade edilmektedir. Sanat kelimesiArapça “sana’a” fiilinden türemiş olup bir maddeye zihinde tasavvur edilen şekil vesuret vermek, bir şeyi güzel ve hünerle yapmak anlamlarını taşımaktadır.

 

Selçuk Mülayim’e göre sanat: “Duygu ve düşünceleri hoşa giden uyumlar,oranlar ve bağlantılarla anlatılabilme yaratıcılığıdır.

 

Sanatın ayırıcı özelliklerinden biri onun günlük, basit ve sıradan şeylerinüstünde olmasıdır. Buna göre sanat bazen şöyle tarif edilmektedir: “Sanat insanaklının eşya üzerindeki parıltısıdır.”

 

Tolstoy’a göre sanat: “Sıkıntı sürecinde olgunlaşan, düşünceyle yoğunlaşan,emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan faaliyettir”

 

Bir başka tarife göre ise sanat, “Sese, söze, maddeye biçim verilmesi, insanınduygu düşünce ve heyecanlarının ruhsal deneylerinin başkalarına aktarılabilmesiduygu ve düşüncelerinin biçimlendirilmesi ve geliştirilmesidir.”

 

Sanatın yukarıda belirttiğimiz tariflerinden başka, daha muhtevalı bir tarifi iseşöyledir: “Sanat, insanların gördükleri, işittikleri, his ve tasavvur ettikleri olayları vegüzellikleri, insanlarda estetik bir heyecan uyandıracak tarzda ifade etmeolayıdır.

 

Sanatın bütün bu tariflerinden hareketle bir sanat eserinde bulunması gerekengenel özelliklerin ise şunlar olduğunu belirtmemiz mümkündür:

  1. a) Sanat eserinin insan ürünü olması
  2. b) Sanat eserinin güzel olması insanda estetik hayranlık uyandırması,
  3. c) Sanat eserinin özgün olması, yek ve tek olması gerekir. Sanateseri her zaman tek, eşsiz ve benzersiz(unique)dir. Kopya edilebilir amaasla tekrarlanamaz.

 

*Sadece elinin emeğiyle iş yapan insanlara İŞÇİ;

* Hem eli hem de aklıyla iş yapanlara ZANAATKÂR;

* Eli, aklı ve duygularıyla iş yapanlara, yaptıkları işlere güzellik katanlara iseSANATKÂR denilir.

 

İlim, aklın dış dünyayı idrak edişinin mahsulü iken, sanat, hayattan tecerrütetmiş ruhun bâtinî idrakinin mahsulüdür.

Sanat Felsefesi olarak da bilinen Estetik, SanatPsikolojisi, Sanat Sosyolojisi ve Sanat Tarihi ise böylece ortaya çıkmıştır. Sanat tarihive arkeoloji, sanatı tarihsel boyutta inceler. Sanat psikolojisi, izleyici veya sanatçıolarak bireyi, sanat sosyolojisi ise toplumsal yapı ile sanat arasındaki ilişkileriaraştırır.

Sanat Felsefesi, sanatın ve sanatsal yaratıcılığın ne olduğu, sanat yapıtınınnasıl oluştuğu ve sanatın amacı gibi sorulara cevap arayan felsefe dalıdır. Estetik,çoğu kez sanat felsefesi olarak da tarif edilmekle birlikte, sanat felsefesi ile arasındafark vardır ve estetiğin alanı sanat felsefesinden daha geniştir. Çünkü estetiktabiattaki güzelliği de içine alır.

 

Sanat Sosyolojisi(Sanat Toplum Bilimi), Sanat yapıtının oluşumunda toplumsalçevre koşullarının rolünü, sanatçıyı yaratan toplumla sanat kurumu arasındakibağlantıları araştıran disiplindir.

SanatPsikolojisiise, bir sanat eserinin incelenmesinde öznenin, ya da bir sanat eserinimeydana getiren sanatçının psikolojik tahlili üzerine araştırma yapan bilim dalıdır.

Sanat Tarihi, kendine özgü işleyiş tarzı ve yasaları olan sanat gelişmesini konualan ve tarih koşullarından doğan maddi kültür eşyasını inceleyen bir bilimdir.

Arkeoloji,öncelikle eski Yunan ve Roma sanatını ele alırken, Yunan‐öncesi, prehistorya,arkeolojinin özel bir alanına girerken, Roma devrinden sonraki sanatlar yani Bizans veİslam sanatlarını ise sanat tarihi inceler. Ayrıca, arkeoloji, insan elinden çıkan estetikdeğer taşıyan veya taşımayan her türlü malzemeyi incelerken, sanat tarihi ise bunların“güzel” olanlarını inceler. Arkeolojik araştırmalarda kazı esastır veya önemli bir yer tutar.

Sanat Tarihi, tüm insanlığın sanat eylemlerinin tarihi evrimini ele almaklabirlikte, bu büyük çalışma alanı kendi alt kollarını da oluşturmuştur. Bu bağlamdasanat tarihi şu şekilde gruplara ayrılmıştır:

 

Coğrafyaya göre: Avrupa Sanatı, Afrika Sanatı, Asya Sanatı vb.

Dine göre: İslam Sanatı, Hıristiyan Sanatı, Budist Sanat vb.

Milliyete göre: Türk Sanatı, İran Sanatı, Çin Sanatı vb.

 

“Sanatlar” EndüstriyelSanatlar ve Güzel Sanatlar olmak üzere iki büyük gruba ayrılmaktadır.

Endüstriyel sanatlar, Eski Türkçede,güzel sanatlar dışında kalan, duvarcılık, marangozluk, demircilik, kunduracılık vediğer meslek dalları için “hirfet”, sanat sahibi esnaf kişilere de “ehl-i hiref” deniyordu.Bugün kullanılan “zenaatkâr” kelimesi ise bunun karşılığıdır.

 

Güzel sanatlar kendiarasında üçe ayrılır.

  1. Harekete dayalı ve hareketler aracılığı ile ortaya konulan sanatlara“ritmik sanatlar”, tiyatro, pandomim, seyirlik, oyunlar
  2. sesler ve sözler aracılığı ile biçimlenen sanatlara “fonetik sanatlar”,şiir, müzik
  3. maddeye biçim vererek yapılan sanatlara ise “plastik sanatlar” , mimari, heykel, kabartma, resim, minyatür, süsleme

(4) Karma sanatlar; sinema, opera, fotoğraf,  dans

 

  1. MİMARÎ VE BAZI KAVRAMLAR

 

Resim, doğadaki varlıkların görünüşlerini, duygu ve düşünceleri, çizgi, hareket, renkve tonlarla, fırça, kalem ve boya ile kağıt, bez, mukavva, ağaç vs. yüzeyler üzerine ifadeetme sanatıdır.

Heykel, herhangi bir varlığın, daha ziyade bir insanın hacimli olarak yapılmıştasvirine denilmektedir.Heykelin, en küçükboyutlarına “figürin”, en büyüklerine ise “kolosal heykel” denilmektedir. Antik çağlardangünümüze kadar gelebilen en büyük heykel, Mısır’da Gize Sfenksi’dir.

Mimari,“Mimari” dendiğinde,çağrışım yoluyla aklımıza; bina, yapı, inşaat, anıt ve mimar gibi kavramlar gelir. Bukavramların hepsi de ayrı ayrı oluş ve durumları ifade eder.

 

Bina, içinde yaşamak veyaçeşitli işleri, fonksiyonları gerçekleştirmek için kurulan yapıdır. Ev, okul, cami, kilise vb.binadır.

 

Bazı yapılara ise bina diyemiyoruz. Sözgelimi köprü, bina değil; yapıdır. Ayrıcayapı, henüz inşası bitmemiş yapılar(inşaat) için de kullanılır. Kısaca bu iki kelimebirbirinin aynı değildir.

 

Anıt, ise daha farklıdır. Bir binanın, anıt olabilmesi için bir anlamtaşıması, belirli bir olay veya kişiyi anlatan simgesel bir değere sahip olması gerekir. Bunagöre, bir heykel de anıt olabilir.

 

Kısaca mimari, yerleşik hayatın ilk çağlarında başlamışolup, sanatların en eskisidir. Mimari, insanlara barınak ve yaşamak için mekânlaryapabilme sanatıdır.

 

Mimari; dini mimari, sivil mimari ve askeri mimari olmak üzere üçe ayrılmaktadır.

 

A.DİNİ MİMARİ

Dini mimari kendi arasında, ibadet yapıları,tarikat yapıları, eğitim yapıları ve gömetler olmak üzere dört gruba ayrılmaktadır.

 

İbadet yapıları arasında cami, mescit, köşk mescit, namazgah ve musalla yer alır.

Tarikat yapıları ise ribat, tekke, hanekâh(hankâh), dergâh, zaviye, Mevlevihane,asıtahe, buk’a, savmaa ve düveyre gibi yapılardır.

Eğitim yapıları ise medrese,sıbyan mektebi, darülkurrâ, darülhadis, darülhuffaz ve hendese hane vb. yapılar.

Gömetler ise, türbe, kümbet, mezarlık, haziredir. Ancak, İslam öncesi dönemlerdikkate alındığında, tümülüs, höyük, kurgan ve pramit de gömetler arasında yeralmaktadır.

 

1-İBADET YAPILARI

 

Cami ve Mescit: Günümüzde Müslüman toplumların yaşadığı yerlerde ibadetmekânının genellikle “câmi” kelimesiyle ifade edildiği görülmektedir. Halbuki, İslâm öncesidönemlerde ve İslâm”ın ilk yıllarında câmi kelimesi, bugünkü anlamıyla tedavüldeki birkelime olmadığı gibi Kur’an’da da geçmemektedir.

 

Secde edilen yer anlamına gelen “mescid” “câmi”nin de ismidir. İslam’ın ilk dönemlerinde namaz kılmak amacıyla yapılmış minberli, minbersiz,büyük, küçük bütün mâbetler mescit ismiyle anılırken, bayram ve cenaze namazları gibibelirli ibadetler için ayrıca inşa edilen veya geçici ibadet yeri olarak düzenlenen mekânlara iseMusallâdeniliyordu.

 

Yine ilk zamanlarda şehirlerde sadece bir mescitte Cuma namazıkılınıyor ve bu mescit, şehirdeki diğer mescitlerden el-Mescidü’l-Câmi şeklinde ayrı birisimle anılıyordu. Şehir merkezlerindeki bu büyük ana mescitlere değişik zaman vecoğrafyalara göre Mescid-i Cuma, Ulu Câmi, Câmiü’l-Kebir, Büyük Câmi, Orta Câmi veMerkez Câmi gibi isimler verilmiştir.

 

Köşk Mescit: Anadolu Selçuklu kervansaraylarında avlunun ortasında yer alan ve dörtkemerle taşınan kare planlı bir alt yapı üzerinde yükselen küçük mescit. ÖzellikleSelçuklu dönemi sultan hanlarında ve Osmanlı şehiriçihanlarında görülür.

Namazgâh:Açıkta namaz kılmak için hazırlanmış olan ve zeminden az yükseltilmişalandır. Yol güzergâhlarında, şehirlerin dışında veya içinde de bulunurlar. Gelibolu’daki namazgâhtaolduğu gibi ender bazı örneklerde taştan bir minber de yer alır.

 

2-TARİKAT YAPILARI

 

Şehir, kasaba, köy veya yollar üzerinde inşa edilen, içlerinde belli bir tarikatamensup şeyh ve dervişlerin yaşadığı ve gelip geçen yolcuların bedava misafiredildikleri tarikat yapıları, 14. ve 15. yüzyıl gelinceye kadar, zamana ve inşa edildikleribölgelere göre, değişiklik gösteren, zaviye, ribat, medrese, hahkah(hanegah), buk’a,savmaave düveyregibi çok farklı ve değişik isimlerle anılmıştır. aynı zamanda bunlarbelirli bir kurumu da ifade etmekteydiler. 14. ve 15. yüzyıldan itibaren ise bu tür

yapılar için daha çok zaviye ile birlikte imaret, tekke‐tekye, dergah, asitaneve bazende hanigah(hangah) ifadeleri kullanılmıştır. Tarikat yapıları için kullanılan bütün buisimlerden düveyreve savmaadaha çok arap ülkelerinde kullanılmıştır.

 

Ribatise ilkdönemlerde sınır boylarında gönüllü olarak cihat ve gaza için savaşan, gazilerinyaşadıkları müstahkem yapılar için kullanılmıştır. Fakat ribatlar zamanla tasavvufi birniteliğe bürünüp zaviyeye daha sonraları ise tamamen kervansarayadönüşmüştür.

 

Osmanlı Devleti’nde, herhangi bir tarikata ait olup da, içinde dervişlerinyaşadığı ve gelip geçen yolcuların bedava misafir edildiği, ister şehir, kasaba ve köyde,isterse dışarıda yollar üzerinde olsun inşa edilen tarikat yapılarının(binalarının)hepsine de genellikle zaviyedenilmekteydi.

 

Ancak 15. yüzyıldan itibaren, şehirlerdebu amaçla yapılan abidevi yapılar imaretolarak adlandırılmaya başlanmıştır.

 

Böylece,büyük zaviyeler imaret olarak anılırken, muhtemelen 14. ve 15. Yüzyıllardanbaşlayarak gittikçe, köyler ve şehirlerdeki küçük tekkeler de zaviye terimiyle ifadeedilmiştir. Geçitlerde, derbentlerde ve yol üzerlerinde yolculara, yiyecek, içecek veyatacak yer temin etmek maksadıyla bir sığınak niteliğinde inşa edilen küçükmisafirhaneler de yine zaviye olarak anılmaktaydı

 

Selçuklu ve osmanlı dönemine ait zaviyeler, genellikle şu unsurlardan oluşmaktaydı.

  1. Mescit: zaviyelerin temel unsurlarından birisidir. Namaz burada kılınır ayinler iseyine burada yapılırdı. ancak büyük zaviyelerde ayin için ayrı bir bölüm bulunurdu.
  2. Tevhidhane: genellikle büyük zaviyelerde ayinlere tahsis edilen bölümdür. BunaMevlevilerde semahane, Bektaşilerde ise meydan denilmektedir.
  3. Türbe ve hazire
  4. Derviş ve misafir odaları
  5. Kütüphane
  6. Mutfak ve erzak anbarları
  7. Hamam: Zaviyelerdeki dervişlerle misafirlerin yıkandıkları hamam genellikle büyükzaviyelerde bulunmaktaydı.
  8. Ahır: zaviyede devamlı kalan dervişlerle misafirlerin hayvanlarının bakım vemuhafazasına ayrılan bölümdür.

Tekke: Tarikat yapısı ya da külliyesidir. Tasavvuf erbabının oturup kalktığı,süluk çıkardıkları, ayin yaptıkları yerlerdir. Küçük tekkelere zaviye, büyüklerinehankah(hanekah) veya dergah denmektedir. Merkezi konumdaki tarikat yapısı iseasitane olarak anılmaktadır. Bir tekkede genellikle tekkenin şeyhine ait ev, dervişhücreleri, mescit, türbe veya hazire, su tesisi, mutfak ve helalar gibi çeşitli birimlerbulunurdu.

Hankâh (hanekâh):Farsça tekke manasında kullanılan bir kelimedir.Tekkelerin büyüğüne denir. Anadolu selçuklu döneminde yapılmış olan tarikatyapısıdır. En önemli örneği Konya’da günümüze ulaşmış olan Konya Sahip AtaHanekâhı’dır.

Dergâh:Kapı, eşik, sığınılacak yer, makam ve tekke anlamlarını taşımaktadır.Tarikat mensubu şeyhlerle, dervişlerin ikametgâhı olan büyük tekkelere de dergâhdenilir. İçinde ayin yapılan, aynı zamanda mescit olarak da kullanılan tarikatyapılarındandır.

 

3-EĞİTİM YAPILARI

Medreseler: Medreseler bugünkü orta ve yükseköğretime denk düzeyde eğitimveren kurumlardı. Gazneli Mahmut döneminde (997-1030) medrese türüokulların bulunduğu bilinmekle birlikte, ilk medreseler Horasan’da ortaya çıkmıştı.

 

Özel bir yapıya sahip örgün bir eğitimkurumu olarak medreselerin Büyük Selçuklular döneminde ve Nizamülmülk’ün çabalarıylaortaya çıktığı kabul edilmektedir. Nizamiye diye adlandırılan ilk Selçuklu medreseleriBağdat, Nişabur, Basra, Musul, Rey, Isfahan, Merv, Herat, Tûs, Belh ve Hargird şehirlerindeaçılmıştır. Bu medreselerin amacı, hızla yayılan Şiilik’e karşı Sünni ilkeler doğrultusundainsan yetiştirmekti. Nizamiye medreselerinin nasıl bir mimariye sahip olduklarıbilinmemektedir. Medrese yapımı alanında, en fazla sayıda deneme ve tip Erken Anadolu Türk mimarlığında görülür.

Bu dönemde yapılan medreseler iki ana unsurlarına göre sınıflandırılarakincelenmektedir: Birisi avlularına göre, diğeri ise eyvanlarına göre.

 

Medreseler avlularına göre:

1-) Kapalı Avlulu Medreseler:

Afyon Sincanlı Boyalıköy Medresesi(XIII. Yüzyılınilk yarısı),

Isparta Atabey Ertokuş Medresesi(1224),

Konya Ali Gav Medresesi( XIII.Yüzyılın ortaları),

Konya Karatay Medresesi(1251),

Konya İnce MinareliMedrese(Darülhadis)(1258-1279),

Kırşehir Caca Bey Medresesi(1272),

Afyon Çay Yusuf binYakup Medresesi(1278),

Erzurum Yakutiye Medresesi(1310).

 

2-) Açık Avlulu Medreseler:

Çorum Alaca Karahisar Medresesi(XII. Yüzyılınsonları),

Kayseri Çifte Medrese(Gevher Nesibe Hatun Medresesi)(1205),

Kayseri HuandHatun Medresesi(1240),

Konya Sırçalı Medrese(1242),

Akşehir Taş Medrese(XIII. Yüzyılınüçüncü çeyreği),

Antalya Karatay Medresesi(1250),

Sinop Süleyman PervaneMedresesi(1262),

Kayseri Sahibiye Medresesi(1267),

Sivas Buruciye(1271), Sivas GökMedrese(1271),

Sivas Çifte Minareli Medrese(1271),

Tokat Gök Medrese(1275),

ErzurumÇifte Minareli(Hatuniye) Medresesi(1290).

 

Medreseler Eyvanlarına Göre:

1-) Tek Eyvanlı Medreseler:

Mardin Marufiye Medresesi(XIII. Yüzyılın ilk çeyreği),

Diyarbakır Mesudiye Medresesi(1198-1223),

Konya Karatay Medresesi(1251).

 

2-) İki Eyvanlı Medreseler:

Tokat Yağıbasan Medresesi(1151-1152),

KalehisarMedresesi,

Diyarbakır Zinciriye Medresesi(1198).

 

3-) Üç Eyvanlı Medreseler:

Akşehir Taş Medrese(1250).

 

4-) Dört Eyvanlı Medreseler:

Sivas Buruciye Medresesi (1271), S

ivas Gök Medrese(1271),

Erzurum Çifte Minareli Medrese(1290)

 

Medreselerde Genellikle Şu Unsurlar Bulunur

1-) Açık veya kapalı avlu

2-) Eyvan

3-) Su tesisi (şadırvan)

4-) Odalar(hücreler)

5-) Mescit(veya mescit olarak kullanılan bir oda veya eyvan)

6-) Türbe

 

4-GÖMETLER

 

Türbe:Osmanlı ya da İslam mezar yapısıdır. Gövdelerine göre isimlendirilirler. Enönemli özelliği kubbeli olmasıdır.

Kümbet:Selçuklu mezar yapılarına yani türbelerine denir. Türbelerden farkıkubbelerinin üstünde ikinci bir örtünün yer almasıdır. Bu örtüler konik ya dapiramidaldir. Türbeler tek örtülü yani bir kubbeyle örtülü oldukları halde, kümbetlerdedıştan ikinci bir örtü bulunmaktadır. Buna göre her kümbet türbedir fakat her türbekümbet değildir. Kümbetlerin ilk örneği 1006-1007 yıllarında Kuzey İran’da yapılmışolan Kümbed-i Kâbus’tur.

 

Yani kümbetlerin iki katlı yapılmasının biri dinibiri de kültürel sebep olmak üzere iki sebebe bağlanması mümkündür. Dini sebep,yukarıdaki ayette bahsedilen Ashab-ı Kehf”in durumu, kültürel sebep ise İslam öncesiTürkler’deki kurgan geleneğidir.

Mezarlık:Mezarların topluca bulunduğu açık alandır. Mezarlıklar genel defin alanlarıdır.

Ekonomik ve sosyal statülerine bakılmaksızın ölen bütün insanlar mezarlıklara defnedilebilir.Halbuki,türbeler, kümbetler ve hazireler özel defin yerleridir. Hazireler, cami, mescit gibidini yapılar ile zaviye, tekke, mevlevihane vb. tarikat yapılarının avlularında yer alan özelmezarlıklardır. Buraya isteyen herkes defnedilmez. Ya özel izin alınmalı ya da kişinin,hazirenin bulunduğu yapıyla bir ilişkisinin bulunması gerekir. Mezarlıklar ve hazirelerin üstüaçık türbe ve kümbetlerinki ise bilindiği gibi kapalıdır.

Tümülüs: Latince bir sözcük olup (çoğulu tümüli), bir mezar ya da mezarlık içeren,toprak yığılarak oluşturulmuş tepeciklere verilen addır.Önemli kişilere, özellikle de kral ve prenslere ait mezar yapılarıdır. Örnek olarak, Frigler’in “Midas’ınmezarı” diye anılan Gordion Büyük Tümülüs’ü gösterilebilir. Anadolu’da Tümülüslerin en yoğun rastlandıgı yöre ise İydia’dir. Höyük ve kurgan (Orta‐Asya’da) da denilen Tümülüs yapma geleneğine sahip ulusların sayısı fazla değildir. Bunlara en çok Anadolu’da, Trakya’da ,Orta Asya’da, Rusya’da ve Meksika’da rastlanır.

Kurgan, Orta Asya’daki eski Türk mezarlarına verilen isimdir. Genellikle devletyöneticisi olanlar için yapılmışlardır. Bugüne kadar tespit edilen en önemlikurgan Kazakistan’daki Esik Kurganı’dır. Esik Kurganı’nda bulunan altın elbiseliadamdan daha önemlisi yarısı kırık bir kabın üzerindeki 26 harflik iki satır yazıdır. Buyazı günümüze kadar bilinen en eski Türk yazısı kabul edilen Yenisey ve Orhunanıtlarındaki yazılardan yaklaşık bin yıl daha eskidir. Böylece ilk Türk yazısının tarihimilattan önce beşinci yüzyıl olarak kesinleşmiştir.

Piramitler: Ehramlar olarak da bilinen Mısır piramitleri, çoğu eski ve orta krallık dönemindeMısır krallarının (Firavun) mezarları üstüne yapılmış büyük anıtsal yapılardır. Bilinen en eskipiramit 3. Hanedan döneminde inşa edilen Basamaklı Piramit’tir. Bu piramit veetrafını çevreleyen bloklar; mimar İmhoteptarafından tasarlanmıştır. En büyük vemeşhur piramitler Giza’dadır. GizaPiramitleri’nin en büyüğü olan KeopsPiramidi(145,75 metre, M.Ö. 2550) günümüze kadar zarar görmeden ayakta duran,Dünya’nın Yedi Harikası’ndan biri olarak kabul edilmektedir.

 

B-SİVİL MİMARİ

 

1.KONUT MİMARİSİ

Saray:Hükümdar ya da bir üst düzey yöneticisi için yapılmış büyük konut. OrtaçağAvrupası’nda ise saraylar değil şatolar ön plandadır. Avrupa’da gerçek saray yapılarınaancak Rönesans döneminde rastlanılmaktadır. Bunlar genellikle avlu çevresindegelişen bir plan düzenine sahip bir kaç katlı kârgîr yapılardır. Barok döneminde deönemli saraylar yapılmıştır. 1624 yılında 13. Louis tarafından av köşkü olarakkullanılmak için yapılmış olan Paris’dekiVersailles Sarayı bu dönemin ürünüdür. 18.yüzyıldan sonra ise sarayın bir mimari tür olarak gelişim durur.

 

İslam dünyasında saray yapısının bilinen ilk örnekleri 8. yüzyılda Emevilerdöneminde inşa edilen, Kusayr‐ı Amra, Mışatta, Kasrülhayrül Garbi, Kasrülhayrül Şarkive Hirbet el‐Mefcer gibi çöl saraylarıdır.

 

Anadolu Türk mimarlığında ilk saray yapıları Selçuklu döneminde inşa edilmiştir.Beyşehir gölü kıyısındaki Kubadâbâd Sarayı bu çağın en önemli ürünlerindendir.Saraylar asıl gelişimlerini Osmanlı Türkiyesi’nde göstermişlerdir. Bursa Sarayı’ndangünümüze hiçbir belge ya da kalıntı ulaşmamıştır. Edirne Sarayı 1878 yılında yokolmasına rağmen çok iyi bilinmektedir. Osmanlı saraylarının bu özgün inşa tasarımı 19. yüzyıla kadar sürmüştür. 18. YüzyılınAvrupa’dan gelen barok etkileri mimari ifade üzerinde değil de daha çoksüslemelerde etkisini göstermiştir.

 

  1. yüzyılda inşa edilen Beylerbeyi Sarayı, ÇırağanSarayı, Dolmabahçe Sarayı ve Yıldız Sarayı gibi saraylar ise batı eklektisizminin etkileriile Osmanlı geleneği arasında bir bileşim denemesi olarak değerlendirilmektedir.

Köşk: Türk mimarisinde bir sayar veya konak kompleksi içinde bulunan ve ana yapıdan bağımsız nitelikte olan ve sürekli olarak kullanılmayan küçük yapı.

Yalı: Su kıyısında yapılmış tek aile evi yada köşk. İlk yalılar 17. Yy sonunda ortaya çıkmıştır.

Kasr: genellikle şehir dışında yer alan sürekli oturmak için yapılmamış hükümdara ait Osmanlı konut yapısıdır. Batıdaki şatoya eşdeğerdir.

Muvakkithane: Camilerin yakınlarında yapılmış olan ve namaz vakitlerinin tespit edilmesine hizmet eden araçlarla donatılmış küçük yapılardır.

Rasathane:

Saat Kulesi:

 

2.SU MİMARİSİ

Çeşme: Genel su sisteminden gelen suyun halkın kullanımına sunulduğu yapı. Bu pratik amacın yanında sadece estetik bir nitelik te taşıyabilir.

Sebil: cadde yada sokak kenarında geçenlerin su içmesi için hayrat olarak yapılan yapılardır. Daire yada çokgen planlıdır.

Selsebil: Üst bölümündeki bir delikten çıkan suyun üzerindeki engellerden süzülerek aşağıya doğru akıtılan bir çeşme.  Osmanlı bahçe mimarisi yapılarındandır.

Hamam: kamusal nitelikte yıkanma yeri. İlk ısıtmalı sıcak hamamlar Romalılar tarafından inşa edilmiştir.

Çörten: Dam veya çatıdaki suyun yapının dışına alınmasını sağlayan ahşap, taş veya beton oluk.

 

3.TİCARET YAPILARI

Kervansaraylar: İşlek ticaret yolları üzerinde kervanların konaklamaları ve her türlü ihtiyaçlarını karşılamaları amacıyla yapılmış büyük hanlardır.

Şehir İçi Hanları: Hanlar bir avluyu çevreleyen en az iki katlı revaktan ve onun gerisine dizilmiş odalardan oluşur. Bazı hanlarda ahır, mescit gibi hizmet mekanları da vardır. Şehir içi hanların Anadolu Selçuklu döneminde yapıldığı bilinmektedir.

Kapalıçarşı: Üstü örtülü sokaklardan oluşan çarşı sitesi. Geçmişi antik Romaya kadar dayanmaktadır. Ortaçağ avrupasında ve Bizansta kapalı çarşı yapılmamıştır. Gerçek kapalı çarşılar İslam dünyasında özellikle İran ve Osmanlı Türkiyesinde ortaya çıkmıştır.

Bedesten: Eş büyüklükteki kubbelerle örtülü Osmanlı çarşı yapısı. Özellikle değerli eşya satışında ve değerli evrak ve malların depolanmasında uzmanlaşmış mekanlardır.

Arasta: Eskiden çarşılarda aynı çeşit malları satan esnafın bulunduğu yeredenilirdi. Arastalar külliyelerin bir bölümünü oluştururlar. ayrıca, eskiden ordugahtakurulan seyyar ordu çarşılarına da arasta denilmekteydi. Osmanlı mimarlığında iseüstü açık ya da kapalı bir eksen üzerinde dizilmiş dükkan sıralarından oluşan çarşıyapısıdır. en ünlüleri Edirne’de Selimiye Arastası ve İstanbul Sultan Ahmet Camiiyanındaki arastadır

 

4.SOSYAL YARDIM KURUMLARI

Darüşşifa: İslam ülkelerinde hastane yapısı olup plan ve özellik olarak medreseden farkları yoktur.

İmaret:İmaret şu üç anlamda kullanılmıştır:

1-Çok işlevli camilere de imaret denilmektedir. Mesela zaviyeli-tabhaneli camiler

2-Sadece dini içerikli bir yapı için de kullanılmıştır.

3-İmaret-i amire olarak külliye anlamında da kullanılmıştır.

 

Osmanlının erken dönemlerinde bu üç anlamı taşıyan imaret klasik dönemde buişlevleri meydana getiren Tabhaneli camiler ortadan kalkınca imaret sözcüğü de artıksadece yoksullara yiyecek vesaire dağıtılan ve bir külliye içinde yer alan hayır kurumuyapısı anlamına gelmiştir. Günümüzde de bu anlamda kullanılmaktadır

 

C.ASKERİ MİMARİ YAPILARI

Ribat: Yarı dini yarı askeri yapılardır.

Kale: Düşman saldırılarından korunmak amacıyla yapılmış, burçlar, kuleler ve duvarlardan oluşmuş savuma yapısı.

Hisar: Taştan yapılan kuleli ve yüksek duvarlı küçük kale.

Boğazkesen: Bir boğazı savunmak için deniz kıyısına yapılan hisar.

Tersane: Gemi üretimi ve bakımı yapılan yapılar.

Tophane: Top dökümü yapılan yapılar.

Tabyalar: Toprak yığınları ardına gizlenmiş kaleye benzer bağımsız savunma yapısı.

Menzil Taşları:Eski Türk okçuluğunda uzun mesafe atışında rekor kıran okçunun anısına, okundüştüğü yere dikilen, üzerinde atıcının adı ve tarih yazılı anıt taşı. İstanbul’un özellikleOkmeydanı ve Şişli dolaylarında eskiden çok sayıda menzil taşı vardı.

 

ÜNİTE 2

İSLAMDA SANAT VE TASVİR1

  1. İSLÂMIN SANAT, MİMARİ VE ESTETİĞE BAKIŞI

a- İnsanda Güzellik ve Sanat Duygusunun Fıtrîliği

insanın,biri maddî, diğeri ruhî olmak üzere iki dünyasının bulunduğunu ve bütün faaliyetlerinin bu ikiyönde cereyan ettiğini müşahede ederiz. İşte sanat da insanın bu ikinci yönünü teşkil edenunsurlardan birisidir.

 

İnsanı tam olarak tanımak için tutulması gereken yollardan bir tanesi,davranışlarını, henüz dinî ve sosyal baskılardan âzade, en samimi bir şekilde dile getiren3-5 yaşındaki çocukların faaliyetlerini gözlemek olmalıdır.

 

Bir kimse, dinî ve sosyal baskıların henüz teşekkül etmediği o çağlarında mutlakaşarkı söylemiş, resim yapmış, bir müzik eşliğinde oynamış, çamurdan bir hayvan figürüyapmış, ev bina etmiştir. İşte insanın bu gibi faaliyetleri, onda güzellik ve sanat duygusununfıtrî olduğunun güzel bir işaretidir.

 

İnsanlar, çocukluklarında ortaya koydukları bu faaliyetlerini ileriki yaşlarında yaçeşitli sebeplerle terk eder, köreltir, bastırırlar ve sanatın en alt faaliyeti demek olandinleyici, seyirci olarak devam ettirirler, ya da geliştirerek sanatkâr olurlar.

 

insan, yalnızca düşünen, üreten, inanan birvarlık değil, aynı zamanda sanat eseri meydana getiren bir varlıktır.

 

O halde sanat, ferdî planda fıtrî, tarihî ve sosyolojik anlamda evrensel bir hâdisedir

 

b- Kur’an Işığında Güzellik Duygusunun Fıtrîliği

Gerçekten de dünya nimetleri yalnız iyi değil, aynı zamanda güzeldir. Bu durum,Allah’ın Muhsin (ihsan eden ve güzelleştiren) sıfatının bir tecellisidir.

 

Diğer taraftan, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı en güzel şey ise bu dünyadakisâlih amel işleyenlere vaat edilmiş olan cennettir. Eğer insanın bu güzellik ve güzelliğikavrama yönü bulunmasaydı, cennetin “altlarından ırmaklar akan köşkleri”nden veyaoradaki hurilerin, insanın hayal gücünün dahi erişemediği güzelliklerindenbahsedilmesinin bir anlamı olmayacaktı.

 

Görüldüğü gibi, bu ayetlerden birincisinde mescide giderken ziynetlerin takılması (yanitefsircilere göre güzel koku sürülmesi, temiz ve güzel elbiseler giyilmesi) istenilmiş, ardındanda gayet cömert bir ifadeyle de “yiyiniz, içiniz” diye insanlara dünya nimetlerinden istifadeedilmesi söylenmiştir. İkinci ayette ise güzel ziynetleri, hoş ve temiz rızıkları Allahyasaklamadığı halde yasaklayanlar veya yasaklayacak olanlar azarlanmıştır. Zatenbaşka bir ayette (Kasas, 77) de:”Ve dünyadan da nasibini unutma” denilmek suretiyle yukarıdaki ayet te’yit edilmektedir.

 

  1. c) Hadislerin Işığı Altında Güzellik Duygusu

“Allah mal vermişse, Allah’ın kerameti senin üzerinde görünsün” demiştir.

 

Tirmizî’nin (Edeb, 41) rivayet ettiği bir hadis ise şöyledir:”Allah temizdir, temizliği sever; güzeldir, güzelliği sever; merhametlidir,merhameti sever; cömerttir, cömertliği sever. Saçınız varsa temiz tutunuz,Yahudilere benzemeyiniz.”

 

“Resulullah (s.a.v.) bir defa Ebu Musa el-Eş’arî’nin okuduğu Kur’an’ıdinledi ve ona ‘Ey Ebu Musa, sana Dâvud’a verilen mizmarlardan bir mizmar verilmiştir’dedi.”

 

Peygamberimiz, güzellikler karşısında böyle rakik birkalbe sahipti. Çünkü duyarlı kalbe sahip olmak doğrudan doğruya bütün

Müslümanlara Kuran’ın buyruğudur.

 

  1. d) Hz. Muhammed’in Estetik Dünyası

Birincisi;Hz. Muhammed, “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadınlar ve gözümünnuru namaz” demiştir.

Bize göre, onun, ilk hanımı Hz. Hatice ile evliliğinin asıl sebebide, böyle bir güzellik ve muhabbettir.

Hz. Muhammed’in, Hz. Ayşe’ye karşı olan sevgisinin ve onaayrı bir değer vermesinin temelinde de onun gençliğinin, güzelliğinin, zekâsının,kültürünün büyük payı olduğu muhakkaktır.

İkincisi: Hz. Muhammed’in giyimi, kuşamı, konuşması, bireysel davranışları da onunyüksek bir estetik anlayışa sahip olduğunu göstermektedir.

Üçüncüsü: Hz. Muhammed’in cami âdâbı ile ilgili sözleri ve örnek davranışları da estetikaçıdan büyük hakikatlerin ifadesidir

Dördüncüsü:Çünki Hz. Muhammed’in, devrinin bazı sanatsal denilebilecek faaliyetlerinekatıldığı hadislerle sabittir. Mesela, bir bayram günü, Medine’dekiMescid’in avlusunda Habeşistan’dan gelen bir grup insanın oynadığı bir oyunu, Hz.Ayşe ile birlikte seyrettiğini, hatta ona bu davetin Hz. Muhammed’den geldiğini bellibaşlı bütün hadis kitaplarında okumaktayız

Beşincisi: Devrinin bütün insanları gibi Hz. Muhammed de şiiri çok seviyordu. Bu sebeple bilhassa Medine döneminde o etrafına bazı şairleritoplamıştı. Bunların içinde hiç şüphesiz en meşhuru Hassan bin Sabit idi. Bu şairin sözleriPeygamberin öyle hoşuna gidiyordu ki, onu yanından hiç ayırmıyor ve “Hassan’ın fıtrîkaabiliyetini ve ilhamını Ruhulkudüs teyit ediyor” sözleriyle onu gayrete getiriyor idi. Hz.Peygamber, vefat edinceye kadar, Hassan’ı yanından ayırmamıştı.

Mekke’nin fethi sırasında idam fermanı çıkarılan, fakat yine kendisi gibi şair olankardeşinin teşviki ve yardımı ile Müslüman olup af dilemek için Hz. Peygamberin huzurunagelen meşhur şair Kâab bin Züheyr, okuduğu kaside ile hem ölümden kurtulmuş, hem deİslâm Peygamberinin iltifatına mazhar olmuştur.

Altıncısı:Hz. Muhammed’in ağaç dikimine, onların korunmasına, kuş yuvalarınınbozulmamasına ve belli zamanlar hariç avlanma yapılmamasına verdiği önem, günümüztabiriyle söylemek gerekirse çevreciliği, de onun ne kadar rakik bir kalbinin ve gelişmiş birgüzellik anlayışının bulunduğunu ifade etmektedir.

Yedincisi: Hz. Muhammed’in, resim karşısında da hiçbir olumsuz tavrı olmadığını,Kur’an’ın ve hadislerin yalnızca tapmak maksadı ile yapılan nesneleri yasakladığı artık iyicekabul edilmektedir. Sebe suresi 13 ve Al-i İmran suresi 49. ayetleri Hz. Süleyman’ın atheykelleri yaptırdığı, Hz. İsa’nın ise kuş figürü yaptığını bildirmesi karşısında böyle biryasağın olmadığını zaten göstermektedir. Eğer Hz. Muhammed, resme ve tasvire tamamenkarşı olsaydı, Hz. Ayşe, perdeden çıkardığı resimleri yastık halinde kullanabilir, evindeoyuncak türünden atlar bulundurur muydu?

 

  1. e) Diğer Peygamberlerin Hayatlarından Örnekler

İnsanın güzel yaratılması demek, onun, güzellikleri idrak edebilen ve bu güzellikleremeyil gösterebilen bir karakterde olduğunu da işaret etmektedir.

 

Kuran-ı Kerim’de peygamberlerin bu yönlerini dile getiren çok fazla ayet mevcutolmamakla birlikte Dâvud, Süleyman, Yusuf ve Musa peygamberlerin hayatlarından bazıkesitler, bize onların estetik dünyaları hakkında bilgi vermektedir.

 

Bilindiği üzere Hz. Dâvud, sesinin güzelliği ve musikişinaslığı ile meşhurdur.

 

Süleyman peygamber isegüzelliğe ve estetik faaliyetlere çok daha düşkün idi. O çeşitli güzellikleri ve atları çoksevmekten

 

İnsan güzelliği söz konusu edildiğinde akla ilk gelen isimlerden bir tanesi de hiç şüpheyok ki Hz. Yusuf’tur. Onun güzelliğinin, Firavun’un sarayında başına ne işler açtığını Kur’an-ıKerim (12 Yûsuf Suresi) ve diğer kutsal kitaplar uzun uzadıya bahsetmektedir.

 

Hz. Musa’nın da yinekarşı cinsten (muhtemelen onun güzelliğinden) etkilendiğini bize yine Kur’an-ı Kerim(28 Kasas, 24) haber vermektedir. Mısır’dan kaçtıktan sonra Kenan ilinde bir kuyu başındaiki kız kardeşle karşılaşan Musa, Allah’a yalvararak onlardan birtakım hayırlar gelmesinidilemiş ve bu dileğinin kabulü üzerine de bu kızlardan birisi ile evlenmiştir. Konu ile ilgili

ayetleri bir sonraki bahiste vereceğiz.

 

Aslına bakılırsa, peygamberlerin estetik duygularının çok gelişmiş olması, onlarınhem peygamber, hem de beşer olmalarının tabii bir neticesidir. Bu sebeplepeygamberlerin estetik faaliyetlerin dışında imiş gibi görülmesi dinin doğruanlaşılmasındaki en büyük engellerden bir tanesidir.

 

Hiçbir peygamber, yaratılışı ve yükümlülüğü gereğiolarak güzelliğe asla bigâne kalamazdı ve çirkinliği güzelliğe tercih edemezdi. Zatenbunun aksini gösteren herhangi bir delile de sahip değiliz. Zira “Allah güzeldir ve güzelliğisevmektedir”, “Allah, esmâulhüsnâdır” (bütün güzel isimleri kendisinde toplamıştır),”Allah musavvirdir” (suret yapandır, güzellikler yapandır), “Ahsenü’l-hâlıkîndir”(yaratanların en güzelidir), “Allah muhsindir” (iyilik bahşeden ve güzelleştirendir), yarattığı

insan da “ahsen-i takvimdir” (en güzel surette ve yaratılışta yaratılmıştır) ve nihayet “Allah,ona kendi ruhundan üflemiştir

 

f- İslâmın Beşerî Arzulara ve Kabiliyetlere Bakışı Açısından Sanat

Manevî varlık olarak insan, “iyi”, “güzel” ve “doğru”nunpeşindedir. Manevî dünyamızın ayrılmaz bir parçası olan “güzellik”

duygusundan ise sanat doğmuştur.

 

İslâm dininin sanatla meşgul olmayı yasakladığını değil, fakat onun birtakım kurallariçinde icra edilmesinin gerekli ve icap eden hallerde şart olduğuna işaret ettiğinisöylemek daha gerçekçi olur.

 

g- Kurân’a Göre Güzellik ve Aşk

Allah’ın isimlerini incelediğimiz zaman O’nun rahmet sıfatlarının hem keyfiyet, hemde kemiyet açısından gazap sıfatlarından daha fazla olduğunu görürüz.

 

Hâlbuki rahmeti, sevgidendoğan her türlü olumlu yönelişler olarak anlamak Allah’ın sıfatları açısından dahaisabetli olur.

 

Şunu da belirtelim ki, Allah’ın “Kahhar, Züntikam” gibi gazapsıfatları kulların günah işlemeleri şartına bağlı olarak tecelli edecek sıfatlardır. OysakiAllah’ın rahmeti, her şeyi ve herkesi kucaklamıştır.

 

Yani, Hz Âdem ile Havva birbirlerinin güzelliklerinden etkilenmiş ve sevgi esasınadayalı bir ilişkiye girmişlerdir. Çok uzun bir mevzu olan Kur’an’daki “yasak meyve”,kim nasıl tevil ederse etsin, beşeri güzelliğin cezp ettiği sevginin tecessüm etmiş halindenbaşka bir şey değildir.

 

Zaten Kur’an-ı Kerim’de Allah, insanlar için yarattığı nimetleri sayarken bir de“yanlarında sükûnete erişilecek eşlerden” bahsetmekte, yani evliliği gönüllerin sürûr,beyinlerin gurur, bedenlerin huzur, cemiyetin onur duyacağı kutsal bir beraberlik

olarak görmekte olup konuyla ilgili ayet şöyledir (Rum, 24):

 

  1. Kur’an-ı Kerim’in Eski Şehirlere ve Mimari Eserlere Bakışı

Eğer İslâm iyi, güzel ve hak bir din ise,bunun da aynı şekilde takdim edilmesi gerekir. Daha doğrusu zarf mesabesinde olan

dinî yapıların, mazrufa (zarfın içindeki mesaja), yani İslâmın kendisine uygun olmasıgerekir. Eğer Allah güzelse, Allah’a ibadet edilen yerlerin de onun şânı ile mütenasipolması icap eder.

 

ı. İslâm, Tarihî Eser Kavramı ve Arkeoloji

İslâm dini, müşrik kavimlerden kalan bina ve benzeri şeylere de karşı değildir.

 

Geçmiş putperest veya başka bir dine mensup toplumların yaptıkları mabet veyaşehirlerin yıkılmasını, ya da hor görülmesini isteyen sözlere ne Kur’an-ı Kerim’de, ne dehadislerde rastlamak mümkündür. İslâmın karşı olduğu şey, tarihî eserler, arkeolojik kalıntılardeğil, putlardır. Eğer kendisine ibadet edilen birtakım nesneler, onlara inanan ve ibadet edeninsanlar kalmazsa artık “yok edilmesi gereken yasak nesne” olmaktan çıkar, “tarihî eser”olur. Hazreti Peygamberin Kâbe’deki Cahiliye devri putlarını kırdırdığı halde, Hz. İsa’yıMeryem’in kucağında gösteren resmin tahrip edilmemesini istemesinin mantığı budur. Yine Kur’an-ı Kerim’de Firavun aleyhine o kadar ağır ifadeler bulunmakla birlikte, MısırMüslümanlar tarafından fethedildikten sonra Firavun’un burada yaptırdığı eserler veheykeller yok edilmemiştir.

 

Hz. Ömer’in İran üzerine gönderdiği ordunun başkomutanı Sa’dİbniVakkas, KadisiyeSavaşı’ndan (636) sonra Sasanîlerin başşehri Medain’e (Ktesifon) girip saraydakieyvanda namaz kılmış, buradaki resimlere dokunmamıştır.

 

Zira eğerbunlar yok edilirse, yeryüzünde ibret almak için insanlar neyi görebilecek ve buayetlerin hükmü nasıl gerçekleşebilecektir?

 

 

  1. İSLAM’DA TASVİR MESELESİ

Osmanlıların son şeyhülİslâmlarındanbiri olan Mustafa Sabri Efendi gibi bazılarına göreheykel ve resimden başka fotoğraf bile haramdır.

 

Diğer bazı kimselere göre, İbni Abbas’ınrivayet ettiği”eğer sen sanatına devam etmek mecburiyetinde isen, ağaç ve canlı olmayan varlıklarınresmini yap”şeklindeki bir hadisi gereğince olsa gerek, ağaç, çiçek, ev gibi cansız varlıklarınresimlerini yapmak mubah, canlı varlıklarıresmetmek ise yasaktır.

 

Peygamberimizin Cahiliyedevrinden kalan putları kırdırdığını dikkate alarak, hemen hemen bütün fıkıhçılar, heykelin

İslâmda yasak olduğu görüşündedirler. İslâm fıkıhçılarının genel kanaatine göre, kuş gibicanlı varlıkların resimleri ise ancak, elbise, para gibi nesneler, ya da halı, kilim ve yastık gibiyüksek yerlerde bulunmayan, daha doğrusu görenlerde hürmet duygusu uyandırmayan şeylerüzerinde bulunduğu takdirde mübahtır. Duvarda bulunursa yine haramdır.

 

Yine onlara göre,canlı varlıkların resimlerine de ancak başsız yapıldıkları zaman müsaade vardır; başı bulunaninsan veya hayvan figürlerinin başlarını ise tahrip etmek gerekir. Onlar, bu görüşlerini,”Cebrail, Peygamberin yanına girmek için izin istedi. O da ‘gir’ dedi. Bunun üzerineCebrail: ‘Nasıl gireyim, evinde, üzerinde birtakım at ve insan şekilleri bulunan perde asılıdır.

Ya bu resimlerin başlarını kopar, ya perdeyi indir, ya da yere ser” dayandırdıkları anlaşılmaktadır.

 

Arapçadaki sa-va-ra kökünden türetilmiş olan “tasvir”, tabiatta mevcut veyamuhayyel, herhangi bir nesnenin, gölge meydana getirecek veya getirmeyecek şekildebenzerinin yapılmasıdır.

 

a-Hadislerin Işığı Altında Tasvir Meselesi

İslâmda resim yapmanın yasaklandığını iddia edenler, genellikle ayetleri değil,hadisleri delil getirmektedirler.

 

Biz tasvir konusuna İslâmın nasıl baktığını incelerken, lüzumsuz metotmünakaşalarını bir tarafa bırakıp tasvirin aleyhine imiş gibi gözüken hadislerin hepsinin sahiholduğunu farzederek değerlendirip neticeye varmaya çalışacağız.

 

Birincisi: Tasvirin yasak olduğunu söyleyenlerin en çok ileri sürdükleri ve bu yasağınmutlak olduğu intibaını veren hadis şöyledir:”Allah katında Kıyamet Günü azabı en şiddetli olan kimselermusavvirlerdir.”

 

Diğer taraftan, herhangi bir şirk maksadı olmaksızınyalnızca içindeki estetik duygu veya mesleği icabı (mesela bir çocuk, bir peyzaj, birnatürmort vb.) resim yapan kimsenin, Kur’an’da çok acıklı azaba çarptırılacağıbildirilen kâtilden, zâniden, putperestten daha şiddetli azâba muhatap olacağınıdüşünmek gerekir ki bu, aklen ve dinen mümkün değildir. Eğer resim yapmak bu kadarbüyük bir cezayı gerektirecek olsaydı, mutlaka diğer büyük günahlar gibi Kur’an-ı Kerim’deaçık açık zikredilmesi gerekirdi. Kaldı ki, buradaki “musavvir” kelimesinden maksadın,tapmak için put yapan kimseler olduğu “azabı en şiddetli” ifadesinde zaten zımnenmevcuttur.

 

İkincisi:Buhârî’de: “Her kim (hayat sahibi) bir suret resmederse, ‘hadi buna can verbakalım’ denilerek azap edilir. Hâlbuki o, hayat vermek kudretini hâiz değildir” sözleriyle yeralan hadis, Müslim’de anlam bakımından aynı, fakat lafız olarak biraz değişikzikredilmektedir.

 

Bu sebeple, eğer Allah’ın yaratma gücüyle rekabethissi olursa bu sadece canlı varlıkların değil, cansızların tasvirinde de ortaya çıkabilir.

 

Bu sebeple, bu gibi hadislerden, böyle bir canlıcansızvarlık veya insan-gayri insan ayırımı çıkarmak mümkün değildir.

 

Zeynüddin bin Ahmed ez-Zebidî tarafından yazılıp Kâmil Miras tarafından Türkçeyeçevrilen Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi’nde bu hadisin açıklamasında iseşöyle denilmektedir: “İslâm dini tevhid akidesi üzerine kurulmuş bulunduğundan, İslâmın ilkdevirlerinde Resul-i ekrem, şirkin kaynağı olan Mekke’de ister ta‘zim ve ibadet, ister ihanet

kastiyle olsun, resim yapmayı ve resimli eşya kullanılmasını mutlak surette yasaklamıştı.Fakat Medine’ye hicret ettikten ve bilhassa da Mekke’yi fethiyle, asırlık putlar yere serildiktensonra, ilk devirlerdeki tazirler hafiflemiştir. Sonra İslâmda ise İslâm medeniyeti tasvire ibadetgibi hurâfe şeylerden uzaklaşınca, selef âlimleri, tazimi ifade etmeyen hayvan ve manzararesimlerinin kullanılmasını mübah saymışlardır.27″

 

Hz. Ayşe’nin rivayet ettiği diğer bir hadis şöyledir:”Resulullah bir sefere çıkmıştı. Bir kumaş alıp kapıya astım. Peygamber gelip

bu perdeyi gördüğünde yüzündeki tiksintiyi fark ettim. Bu perdeyi tutup çekerekyırttı ve sonra şöyle dedi: ‘Allah bize taş ve toprağı süslememizi emretmedi’. Benonun içini doldurarak iki yastık yaptım; Resulullah bundan dolayı beni kınamadı.”

 

Bu hadisten anlaşıldığına göre bu perdenin indirilmesini gerektiren husus, resminkendisinden ziyade, Peygamberin bu gibi eşyaları dikkat çekici yerlerdebulundurmasının halk tarafından yanlış anlaşılarak bilahare onun sünnetiymiş gibitelakki edilip yaygın bir şekilde kullanılması endişesidir.

 

Peygamberimizin, yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için zaman zaman bu gibiihtiyatî tedbirlere müracaat ettiğini görmekteyiz.

 

Eğer Peygamberimizin bir sözü hangi şartlar altında ve niçin söylediğini bilemezsek,hadisin yorumunda yanılma ihtimalimiz artar.

 

Üçüncüsü: Buna benzer başka bir hadis de şudur:”Hz. Ayşe’nin, üzerinde resimler olan bir perdesi vardı. Onu kapının üzerine

koymuştu. Allah’ın Resulü: ‘Onu gözümün önünden kaldır’ buyurdu. Hz. Ayşediyor ki: ‘Onu kaldırdım ve ondan yastıklar yaptım.'”

 

Resim ve heykele karşı namaz kılmakmekruh olduğu gibi, önünden insanların gelip geçeceği bir yerde namaz kılmak damekruhtur ve bu sebeple, namaz kılan kişinin, önüne sembolik bir engel koyması lâzımdır.Demek oluyor ki, namaz kılanın önünden canlı bir varlık olan insan geçemeyeceğine göre,onun veya yanlış anlamaya sebep olabilecek başka bir canlı varlığın resmi de namaz kılankimsenin karşısında bulunamayacaktır.

 

Dördüncüsü: Resme karşı çıkanların dayandığı diğer bir hadis ise:”İçinde resim ve köpek olan eve melekler girmez” hadisidir.31

 

Bu meleğin, insanların âdetaayrılmaz bir parçası olan yazıcı meleklerle koruyucu meleklerin olması mümkün değildir.

 

O halde geriye, vazifesi Allah’tan aldığı emirleri Peygambere ulaştırmak olanCebrail kalmaktadır. Cebrail’in muhatabı bütün insanlar olmayıp, yalnızca peygamberlerolduğu için de, bu hadiste geçen resim yasağı umumî olmayıp, olsa olsa yalnızca

Peygamberleri kapsar.

 

Beşincisi:”Hz. Ayşe’den rivayet edildiğine göre, Muhammed, evinde, üzerinde haç işaretibulunan hiçbir şey bırakmazdı, onu bozardı; diğer bir rivayete göre onu keserdi.” Bu hadiste geçen sâlib kelimesi, haç işareti anlamına gelebileceği gibi, resim ve tasviranlamına da gelmektedir. Resimlerle ilgili başka hadislerde “suret”, “suver” veya “nukuş” gibikelimeler kullanıldığı halde burada “sâlib” gibi haç işareti anlamına da gelen bir kelimeninkullanılması dikkat çekicidir

 

Altıncısı:Buhârî’nin ve Ebu Dâvud’un naklettiği bir hadis, Peygamberimizin Hz. Ayşe ileyeni evlendiği günlerde geçen bir olay ilgili olup şöyledir: “Allah’ın Resulü, Ayşe’nin oyuncaklarla oynadığını görünce, O’na:

– Bu nedir diye sorar. O da:

– Kızlarım cevabını verir.

– Ya ortadakiler?

– Attır.

– Peki onun sırtındakiler nedir?

– Kanatlar.

– Kanatlı at?

– Duymadın mı ki, Davud oğlu Süleyman (Peygamberin) de kanatlı atları vardı. Bununüzerine Resulullah, azı dişleri görünecek şekilde gülmüştü.”

 

Bu hadis, birkaç açıdan önemli olup evvela, tapma maksadı veya aşırı saygıolmaksızın, ya da İslâmın yasakladığı diğer şeyleri güzel göstermek gibi bir amaçtaşımaksızın, bu tür resim ve benzeri şeylerin evde bulunabileceğini göstermektedir.Kadı İyad ve Şevkânî gibi İslâm âlimleri, bu hadisten, böyle bir anlam çıkarmayıp yalnızcaküçük çocukların bu tür oyuncaklarla oynamasına izin verilmiş olduğu görüşünü savunduklarıhalde, İmam Mâlik buna da cevaz vermez.

 

b- Ayetlerin Işığı Altında Tasvir Meselesi

Hemen şunu belirtelim ki, Kur’an-ı Kerim’de put ve put yapımını yasaklayan,hatta böyle kimselerin çok şiddetli azaplara çarptırılacağını söyleyen pek çok ayet bulunmaklabirlikte, tasvir yapımının aleyhinde herhangi bir ayet mevcut değildir.

 

Fakat heykel(temâsil) hakkında iki ayet bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in iyi tetkik edilmesi hâlinde hertasvir veya timsalin put anlamı taşımadığı anlaşılmaktadır. Kuran’da put karşılığı olarakensab ve sanem gibi kelimeler geçmekte olup bunlar çok açık ve şiddetli bir şekildeyasaklanmıştır. “Timsal” kelimesinin çoğulu olan “temâsil”, Enbiya suresinin 52. Ayetinde”put” anlamında kullanıldığı halde, Sebe Suresi 13. ayette tapmak maksadı olmaksızınyapılan heykelleri ifade ettiği görülmektedir. Buradan hareketle, her “timsal”in, yanitasvirin “put”, her musavvirin de “put yapan kimse” anlamına gelmediğini söylemek icapeder.

 

Tasvir meselesine ışık tutacak olan birkaç ayet bulunmaktadır.

Birincisi: Bunlardan bir tanesi, Sebe suresi 13. ayette yer almakta olup, şöyledir:Onlar Süleyman içinkale gibi saraylardan, heykellerden,havuz benzeri leğenlerden,yerinden kalkmaz büyük kazanlardanve daha nice nice şeyler yaparlardı bir zaman

Çalışın ey Davud kavmi, şükür için çalışın. Bu ayette geçen “temâsil” kelimesini bütün tefsirciler ve mealciler Türkçeye “heykel”

olarak aktarmışlardır.

 

Aynı kelime, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Enbiya Suresi’nin 52.ayetinde “tapılmak için yapılan heykeller” anlamına geldiği halde, burada hiçbir şekilde böylebir anlam ifade etmemektedir. Aksi takdirde Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde övgüylebahsedilen ve Allah’tan başka bir şeye tapması asla mümkün olmayan Hz. Süleyman’aputperestlik suçlaması yapmış oluruz ki, bu büyük bir haksızlıktır ve günahtır. O halde SebeSuresinde geçen bu kelimenin tapmak maksadıyla veya benzeri amaçlarla yapılmayanheykellere delâlet ettiği açıktır.

 

Bize göre bunların nebi veya evliya gibi dinî hüviyete sahip kimselerin heykeli olması vemabetlere konulmuş olması mümkün değildir. Bu heykellerin Hz. Süleyman’ın sarayındave at heykelleri olması daha mantıklı gelmektedir. Bunun en önemli kanıtı, Hz.Süleyman’ın atlara olan muhabbeti ve Hz. Aişe’nin, bir hadiste Hz. Süleyman’ın kanatlıatlarına işaret etmesidir.

 

Zira Sad Suresi’nin31-33. ayetlerinden öğrendiğimize göre, Hz. Süleyman’a güzel koşu atları sevdirilmişti.

 

İkincisi:İslâmda tasvir meselesine ışık tutabilecek diğer bir ayet-i kerime de Âl-i İmranSuresi’nin 49. ayetinde yer almaktadır.

Şüphesiz ki size benbir mûcize getirdim Rabbinizden.Ve yine, bir kuş taslağı yapıp çamurdanona üflerim de, izniyle Allah’ın

o taslak, bir kuş olup (uçar) hemen.Yine anadan doğma körü, abraşı iyileştirir,Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim ben.Bu ayetten anlaşıldığına göre Hz. İsa, Allah’ın kudretini ve kendisinin peygamberliğiniinsanlara göstermek için çamurdan bir kuş yaparak ona üflemiş ve çamurdan bu kuş, dirilerekuçmuştur.Burada şöyle bir düşünce akla gelebilir: “Bu bir mucize olup Cenab-ı Hakk’a ait birolaydır. Bu sebeple bu olay, insanlara teşmil edilemez.” Bütün diriltme olayları gibi, buradakidiriltme olayının da Allah tarafından gerçekleştirildiğine tabii ki şüphe yoktur. Fakat buradakiçamurdan bir taslağın kuş hâlinde dirilmesi hadisesi, Allah’a ait bir olay ise de, çamurdan kuşfigürü yapma işi Hz. İsa’ya aittir. Zaten bizim konumuzu ilgilendiren husus da burasıdır.

Buradan anlaşıldığına göre, İslâmda yasak olan şey, resim yapmanın veya resminkendisi değil, onun kötü niyetlerle ortaya konulmasıdır.

 

 

 

c- Tarihî Verilerin Işığı Altında Tasvir Meselesi

İslâmın tasvir hakkındaki görüşünü, daha sonraki bu uygulamaları dikkate alaraktespit ve tayin etmek bizi bazen yanlış neticelere götürebilir. Bu sebeple, tasvir konusunda İslâm dininin görüşünü anlamak için tutulmasıgereken en emin yol, daha sonraki devirlerde yaşayan Müslüman halkın ve hükümdarlarıntatbikatını değil de, asıl kaynaklara inerek bizzat İslâm Peygamberi’nin zamanındaki vesahabe devrindeki tasvirin durumunu incelemek olmalıdır.

 

d- Hz. Muhammed’in ve Hz. İbrahim’in Ayak İzleri

Konu ile ilgili olarak en başta irdelenmesi gereken husus Topkapı Sarayı Müzesi’nde vedaha başka yerlerde sergilenen Peygamber Efendimize ait ayak izidir.Onunkurumuş bir çamur parçası olmayıp bazalt veya obsidyen cinsi çok sert bir taş olduğugörülür (Şekil 1). Hâl böyle olunca onun özel surette çizilip oyulmuş olması gerekir.Bu taşın ne özel surette bir kimse tarafından çizildiğine, ne de mucize kabilindenmeydana geldiğine dair bir hadis mevcuttur. Fakat biz sahabenin, bu sevgili insanın tıraşolduktan sonra saç ve sakallarını alıp teberrüken sakladıklarını bilmekteyiz. Çok sert bir taşaözel olarak oyulmuş bu ayak izi de muhtemelen böyle bir duygu ve sevginin neticesindegerçekleşmiştir. Yine biz Arapların o devirde nesep ilmi açısından ayakların görünüşünebüyük önem verdiklerini bilmekteyiz.42 İster mucize sonucu meydana gelmiş, istersahabenin hatıra kabilinden oyulmuş, isterse ayakların şeklinin nesep ilmi bakımından arzettiği önem açısından yapılmış olsun, bu ayak izinin taş üzerine yapılmasındanPeygamberimizin haberinin olmaması mümkün değildir. Hazreti Muhammed’in haberi olupda buna izin vermesi bize tasvirin her hâlükârda yasak edilmediğini bildirmektedir.

 

Tasvir konusunda bundan daha kızık örnek Hz. İbrahim’in ayak izidir. Şayet o Hz.İbrahim’e ait olmasaydı Hz. Peygamber ona itibar göstermeyip onu da diğer putlar gibitahrip ettirmez miydi? Öyle ise bu eser hangi maksatla yapılmıştır? O zamana kadarüstelik Kâbe’de niçin ve nasıl korunmuştur? Takdir edileceği gibi, bu soruların cevabı bukitabın konusu değildir. Fakat şurası açıktır ki Hz. Muhammed gibi putlara karşı mücadeleleriile tanınan bir peygamberin,Hz. İbrahim’in bu ayak izini yok etmeyip tam tersinemuhafaza etmesi bu tür nesnelerin şirk gibi maksatlar dışında tarihî eser veya hâtırakabilinden kullanılmasında bir sakınca olmadığını göstermektedir.

 

e- Sahabe Devrinde Resim

Peygamberimizin en meşhur sancaklarından birisinin adı “kartal” anlamına gelen Ukaabidi.

 

  1. 858 yılında ölen tarihçi Ezrakî’nin “Ahbaru’l-Mekke” isimli eserinde yazdığına göre,Hz. Peygamber, Mekke’yi fethederek Kâbe’ye girdiğinde bütün putları kırdırmış ve eliniduvardaki çocuk İsa’yı Meryem’in kucağında gösteren bir resminüzerine

Koyarak”elimin altındaki hariç, bütün resimleri tahrip ediniz” demiştir.

 

 

f- Daha Sonraki Devirlerde Tasvir

Herşeyden önce, kiliselerdeki İsa, Meryem ve Aziz ikonlarının putperestlik ifadeettiği gerekçesiyle ilk olarak Anadolu’da 726 yılında ortaya çıkan İkonaklazm, Yahudiliğindeğil, İslâmın putperestliğe duyduğu tepkinin, Hristiyan toplumunda uyandırdığı tesirinbir neticesidir.

 

Müslümanlar, saraylarda veya daha başka sivilyapılarda çeşitli canlı varlıkların resimlerini yapmış olmakla birlikte, dinî ta’zime sebepolabilecek, ya da tapınma hissi uyandırabilecek Peygamber veya evliya resimlerinecamilerde hiçbir şekilde yer vermemişlerdir. Bu sebeple İslâm sanatında Hristiyanlığa benzer bir ikonografiden sözetmek mümkün değildir.

 

İslâm dininde tasvir, mutlakmanada yasak değildir. Yasak olan putperestliktir.

 

“Resimli perdenin yastık yapılarak kullanılması” ve “Hz. Ayşe’nin kanatlıatlarla oynaması” örneklerinde olduğu üzere Müslümanlar evlerinde daha başından beriböyle bir ruhsata sahip oldukları halde, bunları yaygınlaştırıp geliştirmek gibi ne birfikre, ne de ekonomik güce sahip olmuşlardır.

 

Hatta Osmanlı devri minyatürlerinde, diğer bütün İslâmminyatürlerinde olduğu gibi bol miktarda insan, melek ve hayvan resminerastlamaktayız.

 

Hele İran’da olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’i resimlemek yoluna aslagitmemişlerdir.

 

Zira mukaddes bir kitaptaki bu tür resimler, başka birmaksatla değil de sırf o kitapta geçen olayları veya mesajları (mesela Rahman suresinde geçen”Rahman olan Allah Kur’anı öğretti” şeklindeki bir ifadeyi) anlatmak için yapılsa bile,insanın,Tanrı’yı müşahhas ve mücessem bir varlık olarak algılamasına yol açabilir. Böyleresimlerin, ikonografik anlam taşıyacağı ve okuyucunun, bu resimler sayesinde Allah’ı (c.c),bir insan imiş gibi canlandırmasına sebep olacağı açıktır.

 

g- Tasvir Konusunda Son Söz :Tasvir konusundaki bu ayet, hadis ve tarihî olaylardan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz:Tasvirle ilgili ayetler, tasvir yapımına putperestlik gayesi hâriç, müsâmahalı gözüktüğü halde,Ebu Bekr bin el-Ârabî (öl. M. 1148) ve Nevevî (öl, 1277) gibi daha sonraki bazı İslâmâlimleri, yukarıda zikrettiğimiz hadislere dayanarak tasvirin aleyhinde olmuşlardır.

 

Eğer bir tasvir, tapmak veya Allah’ınyaratma kudretine karşı rekabet için yapılmamışsa, dinin kötü gösterdiği şeyleri iyiymişgibi göstermiyorsa, onun koyduğu esaslara ters düşmüyorsa resim ve heykelin haramolduğunu söylemeyiz.

 

Hâlbuki Müslümanların inandığı Allah’ınbütün tasavvur ve benzetmelerden uzak olması, Hristiyanlarda olduğu gibi tanrıyaatfedilecek herhangi bir resmin yapılmasını da mümkün kılmamıştır.

 

Bir insanın aynada görüntüsünü elde etmek veya aynadaki görüntüsüne bakmak nasılharam olmuyorsa, tasvir yapmanın veya tasvire bakmanın da haram olmaması gerekir.

 

Doğrusunu söylemek gerekirse sırfAllah’ın verdiği nimetlere şükür için estetik faaliyette bulunan, sanat eserleri (hem de

heykel) yaptıran Hz. Süleyman, bize tasvirin daha hangi maksatlarla yapılıpkullanılabileceğine güzel bir örnektir.

 

Fotoğrafın resimden farklı olduğu düşüncesi ilk bakışta haklı imiş gibi görünürse deaslında fotoğrafla resmin birbirinden farkı yoktur.

 

Hatta Peygamberimiz, İmrü’l-Kays’ı lanetlediği halde, Hassan ismindeki bir şairden takdirle bahsetmiştir.

 

Esasen,bir fiilin günah veya sevap olmasını o fiilin bizzat kendisi değil, zaman, mekân, ölçü veniyet belirler.

 

Eğer biz Müslümanlar yasağın bulunmadığı bu gibikonularda yasak varmış gibi kabul edersek, kendi kollarımızı zincirleyip ondan sonrada bundan şikâyet eden kimselerin durumuna düşeriz.

 

İslâmda tasvirin Hristiyanlık ve Budizm’in aksine ibadetin bir parçası olmaması, namazkılınan yerlerde mekruh sayılması, daha sonraki devirlerde tasvire iyi nazarlabakılmamasışu sonuçları doğurmuştur: Her şeyden öncemimaride, kitap sanatında, günlükeşyalarda, estetik ihtiyaç ve duygularını değişik bir dille ifade etmenin yolları aranmıştır.Bunun sonunda İslâm sanatı daha önceki mevcut sanatların aksine figüratif ve natüralistbir sanat olmaktan kurtulup mücerret bir sanat hâline gelmiştir.Yine, İslâm dininin,tasviri ibadet mahallerinde ret, fakat günlük kullanımda bazı kısıtlamalarla kabuletmesi, bunu yaparken de diğer dinlerin sembolleri durumundaki şekillere kesin tavırtakınması, İslâm sanatının, orijinal bir sanat olmasını sağlamıştır. Bu sayededir ki yazıyalnızca bir anlaşma vasıtası olmaktan çıkıp sanat hâline gelmiş, tezhip ve minyatürDoğu ve Batı dünyasındaki benzerleri ile kıyas kabul etmeyecek kadar şaheserleryaratmış, ebru gibi yalnızca İslâm dünyasına has sanat eserleri vermiştir

 

  1. İSLÂM SANATININ KARAKTERİ VE MAHİYETİ

a-Realizmden Kaçış :Camilerdeki süslemeler devirden devire ve bölgeden bölgeye bazı değişiklikler arzetmekle birlikte bu süslemelerin en bâriz özelliği, tabiatı olduğu gibi taklit eden realizmdenşiddetle kaçınılması, nesnelerin soyutlaştırılarak ifade edilmesidir.

 

Bizans, Sasanî ve Helenistiksanatlardan ödünç alınan bazı motiflerin oldukça bol kullanıldığı Kudüs Kubbetüssühra (691)

ve Şam Ümeyye (705-715) gibi ilk devir mabetlerindeki süslemelerde realizm ve natüralizmmevcuttur (Şekil 6). Bu realizm Kusayr-ı Amra (711-715), Kasru’l-Hayru’l-Garbi (728) veHırbetü’l-Mefcir (724-43) gibi sivil yapılarda daha da bellidir.

 

Hristiyanlık eserlerinden muhteva bakımından farklı yönler arz etmektedir. Bu farklılıkzamanla daha da artacak ve İslâm süsleme sanatları, M. 9. asrın ortalarından itibaren doğudaSamerra şehrinde (Şekil 7), batıda ise Kurtuba ile birlikte daha da soyut bir karakterkazanacaktır. Suriye ve Filistin’de Emevîler zamanında teşekkül eden bu üslup, Abbasîler ilebirlikte bir daha dönülmemek üzere terk edilmiştir. Bunun sebebi kanaatimizce AbbasîlerinEmevîler’e duyduğu salt bir siyasi tepki olmayıp, fazla tabiatçı ve realist süslemeanlayışının, Müslümanın hislerini ve zevklerini dile getirmede yetersiz kalmışolmasıdır.

 

Perspektiften ve ideal ölçülerden mahrum olarak yapılan bu kabartmalarda,minyatürlerde ve resimlerde figürlerin yüz ifadeleri donuk, hareketleri sınırlı vekalıplaşmıştır. Figürler öyle üsluplaştırılmıştır ki âdeta bir hayal perdesi arkasında

görünen şematik varlıklar hâline gelmişlerdir (Şekil 9). Minyatürlerde, konusu gece olanresimlerde nesneler gün ışığı altındaymış gibi aydınlıktır. Gökyüzü, kayalar, topraklarve atlar gerçek renklerinin dışında mor, mavi veya pembe olarak gösterilebilmiştir(Şekil 10). Kış olsun, yaz olsun ağaçlar daima çiçekli, tabiat her zaman yeşildir.

 

Zira İslâm sanatkârı, bir sanat eserindeki şekil ve figür, tabiattan ne kadaruzaklaşıp soyutlaştırsa onların dünyadan o kadar uzaklaşacağını ve tabiatüstükavramları hatırlatacağını kabul etmiştir.İslâm mimari tezyinatında sanatçıların elindeki ana bitki motifi hemen hemen yalnızcapalmet, rumî ve lotüsten (nilüfer çiçeği) ibarettir.

b- Mücerret Tanrı İnancı ve Mücerret Sanat :Mücerret bir Allahinancına sahip olan İslâm sanatçısı için tanrıyı tasvir etmek imkânı yoktur.

 

İslâm dinine göre insan insandır, Allah daAllah’tır. Ne insan tanrı mertebesine yükselebilir, ne de tanrı, insan veya tabiattaki eşyaderekesine düşebilir. Bu bakımdan İslâm sanatında insanların ve canlıların idealizeedilmesi veya yüceltilmesi (sublimation) sözkonusu olamaz. Çünki mahlûk hatadanmünezzeh değildir. Eksik ve hatalı olan60 bir mahlûkun resminin ise tam ve mükemmelolarak değil de, üsluplaştırılarak veya yorumlanarak kullanılması icap ederdi.

c- Tefekkür ve Hendese: İşte Türk ve İslâmmimari süsleme sanatının en çok sevilen ve en zengin motifleriniteşkil eden yıldız ve çokgen motifleri, Kur’an’da her fırsatta zikredilen bu tefekkürayetlerinin bir neticesidir.

 

Batılıların yanlışlıkla arabesk adını verdiği kompozisyonların başlama ve bitmenoktaları belli değildir. Burada çizgiler belli bir düzen içerisinde öyle zikzaklar çizerekdevam ederler ki insanın gözü onları takip etmekte aciz kalır. Bu, Allah’ın Ezelî veEbedî oluşunun çizgilerle ifadesinden başka bir şey değildir. KonyaKaratay Medresesi’nin kubbe kompozisyonları (Şekil 16) o kadar girift ve düzenlidir ki,bununla insan, ister istemez kâinattaki düzeni, intizamı, kudreti ve bunun gerisindeki İlâhîKudret’i hatırlayıp tefekkür eder.

 

Roma ve Bizans eserlerinde gördüğümüz geometrikkompozisyonlar çokgenlerin yan yana sıralanmasından meydana geldiği halde, İslâmsanatında hendesî kompozisyonların esasını yıldızlar teşkil eder. Üstelik bunlar çok daha

 

İslâm sanatında gördüğümüz bir takım unsurlar, İslâmsanatkârının hayal gücünün ne kadar zengin ve el maharetinin ne kadar yüksek olduğunuortaya koymaktadır.

d- Tabiatla Tabiatüstü Arasındaki Denge: İslâm dünyasında derin felsefî izler bırakanmutasavvıfların deyişiyle söylemek gerekirse, “yoğrularak veya pişerek” kavuşabilecektir. Busebepledir ki kuş veya yaprak motifi üsluplaştırılarakrûmîye; yine gül tomurcuğu, lâleve kenger palmete dönüşmüş; (Şekil 19-20), gül ise rozet ya da hataî şeklini almıştır.

e- Dünya Hayatının Fâniliği ve Rüya Oluşu :Minyatürlerdeki figürler âdeta rüyanın dondurulmuşşeklidir. İnsanların ne düşündüklerini, sevinçli mi yoksa üzüntülü mü olduklarını çoğuzaman yüz ifadelerinden anlamak mümkün değildir.

f- İslâm Sanatı ve Tasavvuf :Bir yandan bu İslâm tasavvufu, diğer yandan Uygur resimanlayışı, İslâm resim sanatının şekillenmesinde başlıca âmil olmuştur.

g- Ölümün Kaçınılmaz Güzelliği :İnsan, eksik ve fânidir. Bu sebeple, İslâm resim sanatında onların yüceltilmesi veidealize edilmesi lüzumsuzluk ve gerçek dışı abartmalar olarak kabul edilmiştir.

 

Onun içindir ki İslâm türbeleri, mezarlıkları ve mezar taşları, âdeta Allah’ınCemâl sıfatının tezâhür ettiği “âsûde bir bahar ülkesi”dir.

h- Mimaride Gerçekçilik: İslâm sanatçısı, tezyinî sanatlarda irrealist (tabiattan ve gerçeklerden uzaklaşmış)olmakla birlikte mimaride realist ve mantıklıdır.

 

Elbetteki bir camiin,hamamın, hatta çeşmenin estetik değeri vardır, fakat bu hiçbir zaman fonksiyonunönüne geçmez. Onun için İslâm şehirlerinde zafer anıtı türünden eserler mevcut değildir.

 

Türklerde bahçe, çiçeklerdenve meyvesiz ağaçlardan ibaret şimdiki park şeklinde olmayıp onlara ilâveten meyveliağaçların da bulunduğu yeşil alanlardır.

 

Aynı anlayış sebebiyle, İslâm ülkelerinde Tanzimat devrine kadarTürklerde, birkaç istisnaî örnek hâricinde tablo ressamlığı mevcut değildir.

 

Gerçekten deİslâm mabetlerinde Avrupa’nın Gotik kiliselerinde gördüğümüz teknik ve kullanım açısındanfonksiyonu bulunmayan, sırf esere ihtişam kazandırmak için yapılmış mübalağalı unsurlarıbulmak mümkün değildir

 

  1. İSLÂM SANATININ GELİŞMESİNE TESİR EDEN FAKTÖRLER

 

a- İslâm Dininin Kendi Bünyesinden Doğan Faktörler

Kelâmî faktörler: Bir önceki bölümde geniş şekilde açıkladığımız üzere İslâm dinininAllah telâkkisi, İslâm sanatının karakterinde birinci derecede müessir olmuştur. İslâminancında Allah’ın müşahhas değil, mücerret bir varlık olması İslâm sanatındakullanılan şekillerin ve desenlerin de mücerret olması neticesini doğurmuştur.

Fıkhî faktörler: İslâm dininin en önemli ibadet olarak kabul ettiği namazın günde beşdefa ve mümkün mertebe cemaatle, ayrıca haftada bir defa cuma namazının yine toplu olarakkılınması mecburiyeti, cami mimarisinin doğmasına sebep olmuştur.

 

Bu sebeple camiler eldekiimkânlar nispetinde, fethedilen ülkelerin dinî yapıları ile rekabet edecek, hatta onları gölgede

bırakacak şekilde âbidevî ve tezyinatlı yapılmaya başlandı. Bu anlayışın neticesi olarakKudüs’teki Kubbetüssahra (691) ve Şam Ümeyye (705-715) gibi eserler ilk mescitlerin aksinehem ihtişama, hem de zengin süslemelere sahiptir (Şekil 28, 29). Bu gibi eserlerde insanlarınyalnızca güzel bir ortamda namaz kılması arzusunun değil, yeni fethedilen Suriye’ningösterişli pagan ve Hristiyan mabetleri karşısında İslâmın gurur ve izzetinin korunmasıarzusu da söz konusudur.

 

Diğer taraftan Rahman ve Yasin surelerinde inci, mercan, otağ, gemi, yeşil ağaç ifadeleribol miktarda zikredilmektedir. Bu ifadeler İslâmın daha ilk muhteşem eserleri olanKubbetüssahra ve Şam Ümeyye Camilerinde açıkça görülmektedir.

Tasavvufî faktörler: Eğer tarikatlar olmasaydı, tekkemimarisi de doğmayacaktı.

 

b- Komşu ve Eski Kültürlerle Temas

Müslümanlar, eski kavimlerin sanat ve mimarî geleneklerinden faydalanmada birsakınca görmediler. İlk camilerin genellikle bazilika mimarîsini hatırlatması bunugöstermektedir. Müslümanların, Mezopotamya’da ve Bizans’ta büyük yaygınlık kazanan

kemeri alarak Kurtuba’da ve Kayrevan’da olduğu üzere ona yeni şekiller kazandırmaları,onların “eskiden yeniyi elde etme” heyecan ve kabiliyetlerinin bir ifadesidir.

 

Endülüs’te çok başarılı bir sanat geliştiren Müslüman sanatkârlar,Hristiyan ve Yahudilerin davetlerini kabul ederek onlara evler, saraylar, kiliseler vehavralar yapmışlardır.

 

c- İklim ve Malzeme Durumu

Mesela sıcakiklimde yapılacak bir camiin kapı ve pencerelerinin geniş ve çok olması gerekir. Bu binalarınyüksek olması, açık kısımların hava akımını temin edecek şekilde yerleştirilmesi daha da iyiolur. Bu sebepledir ki, Şam Ümeyye, Tunus Kayrevan, Samerra Ulu, Adana Ulu, DiyarbakırUlu camileri sıcak iklim dikkate alınarak yapılan eserlerden birkaçıdır.

 

İklim bahsinde yağış durumu da önemlidir. Zira yağışın az olduğu kurak bölgelerdebinaların damlarının düz olması pek büyük mahzur teşkil etmez

 

d- Tecrübe ve Teknolojik Gelişme

Eski devirlerde taş ve tuğlaları birbirine tutturmaya yarayan harcın kaliteli olmadığı,zamanla “Horasan harcı” denilen bir harcın elde edilmesiyle birlikte çok sağlam yapılarınyapılması mümkün olmuştur.

 

Selçuklulardan önce mukarnas bilinmemekteydi. Ancak BüyükSelçukluların Isfahan Mescid-i Cuma’ında kare mekândan kubbeye geçmek için, daha önceSasanîlerin kullandığı trompu üç parçaya bölmek suretiyle mukarnası buldukları kabuledilmektedir.

 

e- Millî, Mahallî ve Şahsî Estetik Anlayışlar

Her ferdin ayrı bir güzellik anlayışı olduğu gibi, hertoplumun ve milletin de kendisine has estetik anlayışları vardır.

 

Bununla beraberiklim ve malzeme gibi dış etkilerin söz konusu olmadığı bazı teferruatlarda,motiflerinele alınış biçimlerinde ve proporsiyonda (oran, nispet) millî, mahallî ve şahsî birtakımüslup farklılıklarının daha açık bir şekilde görüldüğü bilinmektedir.

 

Zaten yumuşakçizgiler Osmanlı mimarisinin en önemli özelliğini oluşturmaktadır.

 

Bir eserin şu ya da bu şekilde yapılmasında onu yapan ve yapıldığı çevredekiinsanların zevklerinin elbetteki rolü inkâr edilemez. Mesela Mimar Sinan, olgunluğaeriştirdiği klasik üslupta yaptığı eserlerde mutlaka mahallî geleneklerden de istifadeetmiş, böylece eserlerine hem zenginlik katmış, hem de yerli halkın zevklerine hitapetmek istemiştir.

 

Mesela hepsi de ClaudeMonet’nin çevresinde yetişmekle birlikte Pisarro,Renoir, Degas gibi empresyonist (izlenimci) ressamların her birisinin kendine has üslûbuvardır. Bu ressamların hemen hemen hepsi de aynı kültürün, aynı çevrenin insanlarıolduğu, üstelik aynı kaynaktan beslendikleri halde, farklı üslupta eserler ortayakoymuşlardır.

 

Mesela Hoca Ali Rıza’nın suluboya resimlerindeki(Şekil 31) sükûnet, zarafet ve sadelik, onun hassas, çelebi ve mütevazı mizacınınyansımasından başka bir şey değildir. Keza meşhur hattat ve bestekâr MahmudCelâleddin’in kendisi gibi eserleri de sert ve coşkun tabiatlıdır. Van Gogh’un resimlerindeise onun bunalımlı ruh hâlini görmemek mümkün değildir.

 

ÜNİTE 3

ERKEN DEVİR İSLAM SANATI

  1. A) İSLAMIN DOĞDUĞU ve YAYILDIĞI TOPRAKLARDAKİ ESKİ SANAT ANLAYIŞLARI

 

İnsanlığın inşa ettiği en eski medeniyet havzalarından ikisi bu coğrafya içindekalmaktadır. Bunlardan biri Mezopotamya diğeri ise Mısır ve Nil havzasıdır. Bu iki eskimedeniyet havzasının tortuları yanında, Yunan, Hellenistik, Roma, Bizans, Pers, Sasani, Hint,Çin, Orta Asya Step ve İspanya Vizigot kültür ve medeniyetleri, İslam medeniyetinde vedolayısıyla sanatında izler bırakmış kültür ve medeniyetler olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bunlardan Bizans sanat anlayışı geçmişedoğru azalan etkilerle Yunan, Helenistik ve Roma sanat anlayışlarından izler taşırken, Sasanisanat anlayışı Eski Mezopotamya ve Pers sanatından etkiler ihtiva etmektedir.

 

  1. Bizans Sanatı: Jüstinyen dönemi, Bizans’ın Helenistik ve Roma dönemlerinden tevarüsettikleriyle imparatorluk topraklarında mevcut eski Ön Asya sanat anlayışlarının kuvvetliHıristiyanlık etkileri altında birbirine karışarak, yeni bir sanat sentezinin yani Bizans sanatının

doğduğu dönem olmuştur.

 

Bizans sanatının gelişiminde üç önemli evre vardır.

Jüstinyen zamanında başlayan birinci evre VII. ve VIII. asırlarda İranlılar ve Müslümanlar’la yapılansavaşlar sırasında önemli ölçüde duraksamıştır.

 

Makedonyalılar (867-1057) ve Kommenoslar (1081-1185) zamanındaki ikinci gelişme evresinde Bizans sanat anlayışı tüm Akdeniz havzasına, Slav dünyasına ve Kafkaslara kadar yayılmıştır.

 

Gelişimin son evresini teşkil eden Palaiologoslar zamanında ise özellikle resim alanında büyük gelişmeler göstererek Balkan ülkelerine de yayılmıştır.

 

İlk dönem Bizans mimarisinin en önemli yapı tipleri arasında üç, ya da beş nefli,transeptli ve kubbeli Helenistik bazilikalar önemli bir grubu oluşturur. Bu ba-zilikalara Suriyeve Anadolu’da mevcut mahalli beşik tonozlu tipleri de ilave edebiliriz.

 

İkinci bir yapı tipi merkezi planlı yapılardır. Bunların yuvarlak planlı olanlarına rotond ismi verilmektedir. Bu tip, mabetlerde, hamamlarda, vaftiz binalarında, ve azizlerin hatırasını yaşatmak için yapılmış martiryonlarda kullanılmıştır.

 

Orta Bizans döneminin en önemli yapı tipi kapalı Yunan haçı şeklindeki yapılardır. Butipin yanı sıra tek ve üç nefli bazilikalar, yonca yaprağı biçimindekiyapılar da yagın olarak görülmektedir. Bizans sanatının son döneminde ise orta dönemdegörülen yapıların önemli bir kısmının devam ettiği, bina cephelerinde kıvrımlar, niş ve dalgalıhatların hakim olduğu, duvarlarda taş-tuğla şeklinde ikili malzeme kullanımıyla renkliliksağlandığı gözlenmektedir.

 

Bizans sanatının bir diğerözelliği bu sanat anlayışında ikonalara fazlaca yer verilmiş olmasıdır. Bu bağlamda ikonalarınBizans döneminde yaratıldığını söylemek mümkündür.

 

  1. Sasani Sanatı: Parthlar’ın başkenti ünlü Ktesiphon’dur. Parthlar dönemisanatı bir yandan Yunan ve Roma diğer yandan ise doğu sanatlarının mirası arasında yeniteknik ve biçimlerle gelişmiş bir sanat anlayışıdır. Yüksek beşik tonoz kullanımı en belirginözelliklerinden biridir.

 

Sasani mimarisi eyvan, kubbe, tonoz, tromp, kemer ve özellikle saraylarda çok sayıdadestek kullanımı ile belirginleşmektedir. Bina cephelerinin ağır masif etkisi payeler, yarıgömülü sütunlar ve sağır kemerlerle hafifletilmeye çalışılmıştır. Bu mimarî anlayışın enönemli yapıları mabetler, mezar yapıları ve saraylardır. Saraylar mimarinin en görkemliyapıları olarak öne çıkmaktadır. Firuzabad, Servistan, Ktesiphon, Tak-ı Kisra ve Kasr-ı Şirinsaray yapılarının en meşhurlarıdır.

 

Sasani dinî mimarisinin ürünleri olan ateşgedelere gelince, bunlar çoğu kere birer baldakenden ibarettir. Örnek olarak Neisar, Nakş-ı Rüstem, ve Pazargadateşgedelerini zikredebiliriz. Susa, Gur veŞapur ateşgedeleri ise farklı formlarda olup daha büyük boyutlu mabetlerdir.

 

  1. ERKEN DEVİR İSLAM SANAT VE MİMARİSİ

 

  1. Kâbe ve İlk Mescitler
  2. Kâbe :Kâbe, küp şeklindeki formundan dolayı bu isimle anılmıştır. İlk yapının Hz. İbrahimile oğlu Hz. İsmail tarafından inşa edildiği kabul edilmektedir. Rivayetlere göre 20×30 zira2ebatlarındaki binanın yüksekliği ise 9 zira kadardır. Taş ve çamurla inşa edilen yapının üstüaçık olup, kuzey doğu cephesinde yer alan kapısı da içeriye giriş imkanı veren bir boşluktanibarettir. Yapının doğu köşesine, yerden göğüs hizasına denk düşen yükseklikte Hacerü’l-Esved diye isimlendirilen kutsal taş yerleştirilmiştir.

 

Hz. Muhammed öncesidönemde, Amalikalılar, Cürhümlüler ve Kusay b. Kilab zamanında üç önemli inşa faaliyetigeçirdiğini söylemek mümkündür.

 

Kaynaklardan anlaşıldığına göre, İslamiyet’in doğuşundan az önce 607 ya da 608yılında Kureyş, Kâbe’yi yeniden inşaya karar vermiştir. Sebep, Kâbe’nin bir yangın ya da selsebebiyle biraz tahrip olmasıdır. O sıralarda Kızıldeniz sahilinde karaya vurarak parçalananve Habeşistan bölgesindeki bir kilisenin tamirine giden Bizans’a ait ahşap geminin kendihurdası ve içindeki hazır ahşap malzemeler satın alınarak işe başlanır. Gemide bulunanBakumu’r-Rumi adındaki usta ile de anlaşılarak Kâbe’nin inşa işi bu şahsın sorumluluğunabırakılır. Bakumu’r-Rumi’ye Mekke’de bulunan Kıpti bir marangoz da yardımcı olmaktadır.

 

Abdullah b. Zübeyr ile Emevi yönetimi arasında yaşanan birçatışmada Kâbe yanarak tahrip olmuştur. Çatışma bitince, Kâbe Abdullah b. Zübeyrtarafından H. 64 (M.683) yılında temeline kadar yıkılarak tamamen taş malzeme ile yenideninşa edilmiştir. Bu inşada yapı Hz. İbrahim’in yaptığı forma döndürülmeye çalışılmıştır.

 

Yaklaşık on yıl sonra Emeviler adına Abdullah b. Zübeyr’i çok kanlı bir savaşlaortadan kaldıran Haccac H. 74 (M.693) yılında Emevi Halifesi Abdülmelik’in onayı ileKâbe’yi yeniden inşaya girişmiştir. Ufak bir onarıma ihtiyaç olduğu halde, biraz da Abdullahb. Zübeyr’e inat olsun diye Kâbe’nin planı ve formu tekrar değiştirilerek ana hatlarıylaKureyş’in yaptığı şekle döndürülmüştür.

 

Kâbe ile ilgili son önemli inşa faaliyeti Osmanlılar tarafından gerçekleştirilmiştir.Kâbe’nin bugünkü yapısı ana gövde olarak ecdadımızın eseridir. H. 1039 (M.1629) yılında birsel felaketi sonucu bazı duvarları yıkılan Kâbe, IV. Murat zamanında temeline kadarsökülerek yeniden inşa edilmiştir. İnşa işi ülemanın fetvası alınarak büyük bir hassasiyetleyürütülmüş, yapıda kullanılan taşlar saygı gereği Mekke bölgesinden temin edilmiştir.

Osmanlılar plan ve form olarak eski yapının hiçbir unsurunu değiştirmeksizin binayıyenilemiştir.

 

  1. İlk Mescitler :Müslümanlar kuvvet kazanıp sayıları artınca ibadetlerini toplu olarak yapmaya başladılar.Mekke’de bu iş için Erkam’ın evini (Dâr’ül-Erkam) kullandılar. Medine’de Kuba Mescidi,Mescid-i Kıbleteyn (İki KıbleliMescid), Mescid-i Dırar, bilinen ilk mescitlerdendir.Bunlardan Dırar Mescidi, münafıkların karargâhı hâline gelmesi sebebiyle yıktırılmış,Medine’ye yaklaşık 10 km. mesafedeki Kuba Mescidi çok değişikliğe uğramış, KıbleteynMescidi’nden de orijinal bir şey kalmamıştır. İlk mescitler içinde -hem hakkındakikaynakların bolluğu sebebiyle eski durumu hakkında fikir sahibi olmamız, hem dekendisinden sonraki eserlere tesiri bakımından- en önemlisi Mescid-i Nebevî’dir.

 

  1. Hazreti Peygamber Devri

a- Mescid-i Nebevî: İslâmın en eski mabetlerinden birisi olan Medine Camii, hâlen Mescid-i Nebeviye adıylabilinen şimdiki mâbedin Kubbe-i Hadra (Yeşil Kubbe) denilen yerin hemen batı ve kuzeyindebulunmaktaydı. Bu eserden günümüze sağlam olarak hiçbir şey intikal etmemiştir.

 

Bunların verdiği restitüsyon planlarıarasında bazı farklar bulunmakla birlikte, hemen hemen hepsi de eserin tarihi, malzemesi,

açık avlusu, harimi ve suffası hakkında çok yakın görüşleri paylaşmakta olup ihtilafın odaknoktasını Peygamberin ailesi ve hizmetinde bulunanlar için yapılan odaların sayısı ve yeriteşkil etmektedir.

 

Buna göre, Hz. Muhammed Medine’ye hicret ettikten sonra yedi ay kadar Ebu Eyyub el-Ensarî’nin evinde kaldı.

 

Kıble’nin henüz Kudüs olduğu zamanlarda içeriye doğu, batı ve güneyduvarlarından açılan birer kapı ile girilmekteydi. Kıble Kudüs iken, ortadaki üstü açık genişbir avlunun kuzey duvarı boyunca kapalı bir kısım yapılmıştı. Bu kapalı kısım (zulla), çiftsıralı hurma ağacının gövdeleri üzerine oturan hurma dal ve yapraklarının topraklakaplanması ile elde edilmişti. Güney duvarı boyunca yine aynı malzemeden, aynı teknikleyapılmış olan bir revak veya gölgelik (suffe) bulunmaktaydı. Kıble henüz Kudüs iken,kuzeydeki kapalı kısım asıl ibadet mahalli olarak kullanılıyor, güneydeki daha küçük yer ise,eğitim öğretim ve suffe ehlinin ibadeti ve barınması için hizmet veriyordu. Avlunun ortasındabir kuyu, doğusunda ise Peygambere ait hücreler yer alıyordu. Bu odaların sayısı ilk baştaiki iken, daha sonra dokuza çıkmıştır.

 

Bu ilk mescitte mihrap ve minarebulunmamaktaydı. İslâm mimarisinde bunlar daha sonra ortaya çıkmıştır.

 

Kıble 624 yılında Kudüs’ten Mekke’ye çevrilince, Mescid-i Nebevî’nin planında dadeğişiklik yapıldı. Buna göre, doğudaki Bâbu’l-Cibril ve batıdaki Bâbu’l-Atika adını taşıyankapılara dokunulmadığı halde, güneydeki Bâbu’s-Selâm iptal edilerek kuzeyde yeni açılankapıya aynı isim verilmiştir.3 Asıl ibadet mekânı olan harim, kuzeyden güneye,suffe ise güneyden kuzeye nakledildi.

Zaten şu anda Kubbe-i Hadra’nın hemen kuzeyinde suffe’ninbâkiyesi olarak isimlendirilen bir yer bulunmaktadır ki burası da fazla geniş değildir. Bizegöre, burasının kuzey duvarı boyunca batıya kadar uzanması akla daha yakın gözükmektedir.Bu yeni plana göre harim, güneyde iki sıra hâlinde yerleştirlen hurma kütükleri üzerineuzatılan hurma dallarının toprakla kapatılmasıyla elde edilen bir damla örtülmüştü. Tavan, birinsanın elinin erişebileceği kadar basıktı. İlk zamanlarda camide tabana ince kum döşenmişti.Hasır veya kilim gibi yaygılar daha sonra konulmuştur.

 

Hazret-i Muhammed hutbeyi ilk zamanlar ayakta bir âsaya yaslanarak okuyordu.Müslümanlar onun yorulmaması için bir kürsü yaptırdılar. Bakuk veya Bakum adındakizımmî bir kölenin ılgın ağacından yaptığı bu ilk minber üç basamaklıydı. HazretiMuhammed minberin üçüncü basamağına çıkarak hutbesini okuyordu. Minber çok sâde olupsüsleme sayılabilecek tek unsur, korkuluklardaki yuvarlak babalardır.

 

İslâm peygamberi onucuma hutbelerinde bir minber, başka zamanlarda ise yabancı elçileri kabul ettiği bir tahtolarak kullanıyordu. Bu özelliği sebebiyle minber daha sonraki yıllarda saltanatalâmetlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Hz. Ebu Bekir, Peygambere hürmeten hutbesiniikinci basamakta, Hz. Ömer de her ikisine hürmeten birinci basamağa çıkarak okudu.

 

Emevisaltanatının ilk halifesi Muaviye, minberin saltanat alâmeti olma özelliğini dikkate alarak buminberi, devletin başkenti Şam’a götürmek istediyse de o sırada meydana gelen bir güneştutulmasını kötüye yorarak bu emelindin vaz geçti ve ona altı basamak daha ilâve etti.

 

Peygamberin evine gelince:, bütün araştırmacılar, Peygamberin evinin mescidindoğusunda, kapıları mescidin avlusuna açılan odalardan ibaret olduğunda müttefiktirler. Buodaların sayısı ilk önce iki tane olup doğu duvarının en güney ucunda yan yanasıralanmaktaydı. Hz. Muhammed’in ailesi zamanla genişleyince odaların sayısında da artışoldu ve dokuzu buldu. Bunlar yine doğu duvarı boyunca kuzeye doğru yan yana yerleştirildi.Bunların hepsi de avlunun dışına sokağa doğru çıkıntı yapmaktaydı. Eni ve boyu dörder arşınolan bu odaların herhangi bir mimari teferruatı bulunmamaktaydı. Camiin diğer yerleri gibi buevlerin de alt kısımları taştan, üst kısımları kerpiçten bina edilmişti. Aradaki tek fark bunlarınkapılarının sövelerinin de taştan olmasıydı. Ağaç bulunmadığı için evin kapı açıklığı kilimveya kumaş perde ile kapatılıyordu. Bu odalardan en güneydeki Hz. Ayşe’ye ait olduğu vePeygamberimiz vefat ettiğinde buraya defnedildiği bilinmektedir ki burası şimdi Kubbetü’lHadra’nın bulunduğu yerdir.

 

Hem cami, hem de Peygamberimizin evi için ortak bir açık alan olan avlu, yalnızcanamaz vaktini bekleme yeri olarak değil, daha birçok maksatla kullanılıyordu. Peygamber”Kubbetü’t-Türkî” denilen bir çadır kurdurarak bu avluda itikâfa çekilmiş, misafirler vekimsesizler çadırlarını bu avluda kurarak günlerini geçirmiş, Habeşistan’dan gelen savaşçılarsavaş oyunlarını yine burada oynamış, Hz Muhammed ve hanımı Hz. Ayşe onları evlerininburaya açılan kapısından seyretmişti.

 

Hazreti Muhammed’in vefatından sonra bu mescit H. 17. yılda Hz. Ömer, H. 26. YıldaHz. Osman tarafından kuzeye ve batıya doğru genişletildi. Camiin bu devirdeki ebadı150×150 arşına (yaklaşık 80×80 metreye) ulaştı.

 

Daha sonra Emevîler bu eseri tamamenyıktırarak yerine yeni bir cami yaptırdı. Eser değişik devirlerde 13 defa daha genişletilerekgünümüze yalnızca hâtırasıyla gelebildi.

 

Mihrap, taklit eseri olmayıp, camide bir saflık yerkazanmak arzusu sebebiyle imamın kıble duvarı içerisine açılacak yarım daireşeklindeki nişe alınmasından ileri gelmektedir.

 

Halifelerin namaz kılması için ayrı bir bölüm hâlinde ortaya çıkan maksûre veya hünkârmahfili, İslâmın herkesi eşit tutan anlayışına uygun değildir. Ama bunlar idareci sınıfa birimtiyaz olarak değil, Hâricî tehlikesine karşı idareci zümrenin can emniyetini korumakmaksadıyla ortaya çıkmış, daha sonra da bilhassa ulu camilerde yaygın olarak kullanılmayabaşlanmıştır.

 

Mescid-i Nebevî’de kadınlar için ayrı bir bölüm (mahfil) de mevcut değildi. Çeşitlihadislerden anladığımıza göre, kadınlar erkeklerin arkasında bir yerde saf tutuyorlar; namazbiter bitmez de erkeklerden önce mescidi terk ediyorlardı.

 

Medine Camii, bu sade mimarisine rağmen oldukça çeşitli amaçlara hizmet vermekteydi.Her şeyden önce eserin harim kısmı diyebileceğimiz kapalı bölümü namazın saflar hâlindekılınması esasına uygundu. Kuzeydeki suffe kısmı namaz vaktinde son cemaat yeri, namazdışındaki vakitlerde ise medrese vazifesi görmekteydi. Hatta İslâmda ilk züht hareketlerininburada başlaması sebebiyle, suffenin daha sonra ortaya çıkacak olan tekkelerin habercisiolarak kabul edilmesi bile mümkündür.

 

Avlunun ortasındaki kuyu, daha sonraki camilerinşadırvanlarına ilham kaynağı olmuştur. Hazreti Muhammed’in evinin mescitle birlikte yanyana, hatta iç-içe bulunmasının yankılarını biz daha ilk devirden itibaren pek çok camide görüyoruz.Bu camiin yüklendiği hastahane, kışla, misafirhane, hapishane gibi görevleriçin İslâm mimarisinin sonraki dönemlerinde ayrı ayrı binalar yapılmıştır. Bu sebepleMedine Camii, bu sade şekline rağmen İslâm mimarisini pek çok bakımdan yönlendirmiştir.Mescid-i Nebevî’den başka Medine’de sekiz tane daha mescit bulunmaktaydı. Fakat bumescitlerde yalnızca vakit namazları kılınıyor, cuma namazı Peygamberin önderliğinde bubüyük camide eda ediliyordu. Bayram namazları ise daima şehir dışında açık havada(namazgâhta) kılınmaktaydı. Halkın ihtiyacının artmasıyla birlikte cami yanındatoplumsal maksatlı binalar ve birimler de tedricen gelişme göstermiş olup bu konuda Basravalisi Ziyad’ın önemli katkısı olmuştur Hazreti Muhammed’in Medine’de yaptırdığı bu eserin plan ve mimarisinin, özellikle deevlerin kapılarının tahta kapı kanatlarıyla değil de perdeyle kapatıldığının bilinmesi, birçokayet ve hadisin manasının daha iyi anlaşılmasında, bunlardan fıkhî hükümlerinçıkarılmasında bizlere ışık tutması bakımından da mühimdir. Bunlara birkaç örnekvermek gerekirse en başta “Peygamberin hanımlarından bir şey isteyecek olursanız, perdeninarkasından isteyiniz” şeklindeki ayeti (Ahzab 53) zikretmek gerekir. Burada zikredilen perde,

kapıda asılan perde olup, Müslümanlara Peygamberin hanımlarına ait odalara girmememlerisöylenmektedir. Yoksa bu ayetle, Peygamberin hanımlarının perde arkasında bir bölümdeyaşadığını anlamamak gerekmektedir. Zaten Hz. Ayşe’nin ve diğer Müslüman kadınlarınsavaşa katılmaları da onların sosyal hayatta yerlerini aldıklarını göstermektedir. Aynı şekilde,daha önce tasvir bahsinde verdiğimiz hadislerde geçen perde de büyük bir ihtimalle bu kapıdaasılan perdelerdir. Planda da görüleceği gibi, Hz. Ayşe’nin odasının kapısının doğrudandoğruya mescidin ibadet mahalline açılıyor olması, bu perdeleri aynı zamanda mescidinbir parçası hâline sokmaktadır. Peygamberimizin bu asılı perdedeki resimlerekızmasının belki de asıl sebebi budur.

 

  1. Dört Halife Devrinde (632-661) İslâm Mimarisi

Hazreti Peygamberin vefatından sonra İslâm dini, Arap yarımadasının dışına kadar ulaştı.Müslümanlar Mısır, Suriye, Filistin’de Roma ve Bizans; İran ve Irak’ta ise Sasânîlerinçok gelişmiş mimarisiyle karşılaştılar. Hem zaman darlığı, hem de iç çekişme sebebiyleDört Halife devrinde Müslümanların yeni fethettikleri şehirlerde mabet yapma fırsatınıbulamadıkları anlaşılmaktadır. Zaten bu yeni fethedilen yerlerdeki mabetler, bazı ufak tefekdeğişikliklerle kolayca cami hâlinegetirilebiliyordu. Mesela Halep, Şam, Hama, Humus’tadurum böyleydi. Müslümanlar, Hristiyanlarla anlaşarak şehirdeki birkaç kiliseden birisini, yada bir kilisenin bir bölümünü namaz için kullanıyor, diğer bölümde ise Hristiyanlar ibadetediyorlardı. Durum aşağı yukarı İran’da da aynı idi. Fakat yeni kurulan şehirlerde camiyapmak gerekiyordu. Ordugâh şehri durumundaki bu yerlerde Müslümanlar kendi mabetlerinikendileri yapıyorlardı. Bu şehirlerin başlıcaları Irak’ta Basra ve Kûfe ile Mısır’da Fustat’tır(Kahire).

Basra Camii, H. 14 (635/6) yılında Hz. Ömer zamanında vali Utbe bin Ğazvantarafından yaptırılmış çok sade planlı bir camidir. Tarihçi Belâzurî’nin ifadesine göre eserin,sınırları kamış çitle belirlenmiş, gölgeliği bulunmayan boş bir alandan ibaret olduğu

anlaşılmaktadır.638 yılında yapılan Kûfe’deki cami de çok basitti. Bunun sınırları ok atımıylabelirlenmiş olup eni ve boyu 200×200 arşın, yani yaklaşık 100×100 metre idi. Bu alanın etrafıherhangi bir duvar veya çitle değil, hendekle çevrilmişti. Camiin gölgelik kısmı kıble duvarıboyunca uzanmaktaydı. Bu gölgeliği taşıyan mermer sütunlar Lahmidlilerin bir sarayındangetirilmişti. Bu cami ile kıblesindeki Dâr’ül-İmâre (Sa’d bin EbiVakkas’ın konağı) arasındayalnızca dar bir sokak bulunmaktaydı.Mısır’daki ilk mescit olan FustatAmr Mescidi 641 yılında Amr bin As tarafındanyapılmış küçük (29×17 m.) bir eserdi. Eserin kıble duvarı hariç diğer duvarlarında ikişer kapıbulunmaktaydı. Kıble tarafında ise harim yer almaktaydı. Bu harimi örten hurma dallarındanelde edilen örtü, Hz. Peygamberin Medine Mescidi’nde olduğu gibi kısa hurma gövdeleriüzerine oturmaktaydı ve çatı basıktı. Yere ise kum döşenmişti.Bu üç cami, Emevîler zamanında değişikliğe maruz kalarak aslî hüviyetlerini tamamen kaybetmişlerdir.

 

 

  1. ANADOLU DIŞINDA TÜRK İSLAM SANATI VE MİMARİSİ1
  2. Karahanlı Devri (960–1212) Mimarisine Genel Bakış :

Karahanlılar, eserlerini X. asra tarihlenen Mezar-ı Şîr Kebir örneğinde olduğu üzere, önce kerpiçten yapmışlardı. XI. yüzyıla tarihlenen Hazara Câmii’ndetuğla ve kerpiç birlikte kullanılmıştır.

Bu caminin en önemli özelliği ortadaki dört sütun üzerine istinat eden 5.5 m. çapındaki merkezi kubbe ile bunun dört kenarlarında tonozlardan ve köşelerde ise dört küçük kubbe ile örtülen kare planlı harimdir. Böylece, XVI. yüzyılda Osmanlı mimarisinde gördüğümüz merkezî plânlı câmiler daha ilk Müslüman Türk devletinde denenmiştir.

Talhatan Baba Câmii de merkezî plânlı bir câmidir.

Karahanlımimârisinde karşılaştığımız diğer bir özellik, Kalan ve Özkent örneklerinde olduğu üzere minarelerin silindirik gövdeli olması ve bu gövdelerin geometrik süslemeli kuşaklarla zenginleştirilmesidir.

Karahanlıların dini yapıları ile birlikte İslam mimarisinde taçkapı anlayışı da gelişmiş; Abbasi süsleme elemanlarında soyutlaşmaya doğru gördüğümüz gelişme, burada geometrik tezyinatın artık tamamen hâkim olmasıyla yeni bir safhaya ulaşmıştır.

Ayrıca kûfi ve sülüs yazılar, muhteşem taçkapılarda süsleme elemanı olarak yerini almıştır. Bunun en güzel örneği Tim Arap Ata ve Özkent türbeleridir. Bilinen en eski medrese olan Semerkant’taki Tamgaç Han Medresesi de yine dört eyvanlı bir Karahanlı eseridir.

 

  1. Gazneli Devri (962-1186) Mimârisinin Genel Özellikleri

Şimdiki Afganistan ve Pakistan’da hüküm süren, Hindistan’ın kuzeyini de nüfuzu altında bulunduran Gaznelilerin en önemli eserlerinden olan Afganistan’daki Leşker-i Bazar Ulu Câmii, 96×10.50 m. ebadındaki yatık dikdörtgen plânı ve mihrap önünde iki sahın genişliğinde yer alan kubbesi ile dikkati çekmektedir. Türklerin mimaride yeni ve değişik üslup elde etme çabalarının en güzel bir delili olarak Gazne’dekiIII. Mesud’un ve Behram Şah’ın sekiz kollu yıldız şeklinde yükselen tuğla süslemeli minarelerini gösterebiliriz.

 

  1. Büyük Selçuklu Devri (1040–1157) Mimârisine Toplu Bakış

Büyük Selçuklu devleti Karahanlı ve o zamana kadarki İslâm mimâri geleneğinden istifade etmekle beraber mimâriye önemli yenilikler getirdiler.

Birinci olarak, kaynağı genellikle Orta Asya evlerine dayandırılan dört eyvanlı, avlulu câmi ve medrese mimarisi Selçuklularda daha da yaygınlaşmıştır.

ikinci olarak câmilerde mihrap önü kubbesini kare bir şema üzerine yerleştirilerek sekiz ayak üzerine oturtmuşlardır. İsfahan Mescid-i Cuması’nınMelikşah (1080) ve Terken (1088) kubbeleri ile Gülpâyegân (1108-1116) Câmiin kubbesi ve Barsiyan Mescidi (1134) aynı esaslarda yapılmıştır. Aslında Sâsânilerden beri bilinen tromp, Türklere gelinceye kadar düzgün daire şeklindeydi. Ancak Selçuklularda bu tromp üç dilimli hale getirilmek suretiyle hem estetik hem inşâî bakımdan bir gelişme göstermiş, diğer taraftan da mukarnasların doğmasına ilhâm kaynağı olmuştur.

Üçüncü olarak, medreselerde başlayan dört eyvanlı plan, camilerde de tatbik edilmiş; eldeki mevcut bilgilere göre ilk olarak ZevvareMescid-i Cuma’sı (1135) bu anlayışla yapılmıştır. Malatya Ulu Câmi de kısmen aynı anlayışta yapılmıştır.

Dördüncü olarak, Doğu ile Batı arasındaki çok önemli ticaret yollarının bu imparatorluğun sınırları içinden geçmesi, ribat adıyla anılan kervansarayların gelişmesine sebep olmuştur.

Beşinci olarak, Büyük Selçuklular türbe mimarisinde de başarılı eserler meydana getirmişlerdir. Gövdelerinin şekillerine göre yuvarlak kare ve çokgen planlı ve abidevi olmak üzere dört grupta incelenen bu türbeleri genellikle iki katlı olup yer seviyesinden altta kalan kısmı mumyalık, üst kısma ise mescit adı verilmektedir.

Kare plânlı türbelerin en güzel örneğine Merağa’dakiKünbed-i Surh’da (1147) rastlıyoruz. Bir Atabekli eseri olan ve zarif mimarisi kadar çini süslemeleri ile de dikkati çeken NahcıvanMü’mine Hatun Kümbeti’ni (1186) çokgen gövdelilere, 1184 tarihli Urmiye’deki Se Künbedi ise yuvarlak gövdeli türbelere örnek olarak gösterebiliriz.

 

  1. Diğer Türk İslam Devletlerinin Mimari Eserlerinden Örnekler2

Elhamra Sarayı (Nasrîler): Endülüs mimarisi kadar bütün İslam sanatı’nın da gurur kaynağı olan Elhamra Sarayı, Beni Ahmer Devleti (Nasrîler)’nin başkenti olan Gırnata’da şehre ve yanından geçen Darro nehrine bakan yayvan bir tepe üzerinde bulunmaktadır.

Kahire Baybars Camii :Eser, I. Baybars tarafından 1266 yılında Kahire’de inşa ettirilmiştir. Kare bir kuşatma duvarı ile çevrelenen cami, üç yönden çifte galerilerle çevrelenen dikdörtgen bir avlu ile kıble duvarına paralel altı sıra sahınlı harim kısmından oluşmaktadır. Eserde Tolunoğlu Camii’nin etkileri görülmektedir.

Kahire Sultan Hasan Medresesi :Türk Memluk medrese mimarisinin en başarılı eseri olan Sultan Hasan Medresesi,

Şam Busra Gümüştekin Medresesi :Eser, Şam Atabekleri’ndenBusra Valisi Gümüştekin tarafından 1136 yılında yaptırılmıştır. Suriye’deki en eski medrese olan yapı, kareye yakın dikdörtgen formundadır. Vaktiyle kubbeli olan avlunun dışında, yapının bütün birimleri düz çatılıdır. Medrese, kubbeli avlusu ile Büyük Selçuklu geleneğinden ayrılmakta olup, bu formuyla daha sonraki gelişmeler açısından önem arzetmektedir.

Ahlat Emir Bayındır Kümbedi:Kümbet, Ahlat’ta Emir Bayındır için 1492 tarihinde yapılmıştır. Bir caminin yanıbaşında inşa edilen baldaken tarzındaki kümbet, kenarları üçgen şeklinde pahlanmış yüksek bir kaide üzerine oturmakta olup, silindirik gövdenin orta kısmının 3/4 lük kısmı sütunlar üzerine dekoratif kemerlerle teşkilatlandırılmıştır.

Tebriz Gök Mescit :Karakoyunlu hükümdarı MuzafferuddinCihanşah tarafından 1465 yılında yaptırılmıştır. Tuğladan inşa edilen eser, merkezi kubbeli bir cami denemesi olup simetrik bir plana sahiptir.

Semerkant Uluğ Bey Medresesi :Timur’un torunu Uluğ Bey tarafından 1417–1420 tarihleri arasında yaptırılan medrese, iç ve dış duvarlarını bezeyen lacivert, firuze ve beyaz renkte sırlı tuğla ve çini mozaikleri ile meşhurdur. Uluğ Bey Medresesi’nin bulunduğu meydanda XVII. yüzyıla ait iki medrese (Şirdar ve Tilla Kari) daha yer almaktadır.

Gur-i Mir/Gur-Emir Türbesi :Timur tarafından Semerkant’ta yaptırılan eser, Timurlu mimarisinin en abidevî yapısıdır. Türbe içerisinde Timur, Şahruh, Uluğ Bey, Muhammed Sultan ve Timur’un diğer iki oğluna ait mezarlar bulunmaktadır. Firuze rengin hakim olduğu türbenin kasnağını dolanan birkaç metre boyundaki yazılar oldukça dikkat çekicidir.

Ahmet YeseviTürbesi :1166 yılında vefat eden ünlü Türk büyüğü Hoca Ahmet Yesevi adına Timur tarafından Yesi/Türkistan şehrinde, harap haldeki eski türbenin yerinde inşa edilmiştir. Yüksek taç kapısı, büyük kubbesi ve çini süslemeleri ile dikkat çekicidir. Timur’un vakfetmiş olduğu iki ton ağırlığındaki dev tunç kazan da burada yer almaktadır.

TacMahal :Eser, Babürlü Sultanı Şah Cihan tarafından genç yaşta ölen eşi Mümtaz Mahal anısına 1630-1647 yılları arasında Agra’da inşa ettirilmiştir. Tamamen beyaz mermerden meydana getirilen eserin kubbesi, dıştan 75 m. yüksekliği ile dünyanın en yüksek kubbeleri arasındadır. Türbenin iç kısmında bundan basık ikinci bir kubbe daha mevcuttur.

 

  1. ANADOLU’DA TÜRK İSLAM SANATI VE MİMARİSİ

 

  1. ANADOLU SELÇUKLU DEVRİ (1075-1318) MİMARİSİ
  2. Câmiler

Plân

1-Çok payeli:olarak yapılan câmilerde sahınlar kıbleye dik veya paralel olabilmektedir. Özellikle Van, Konya, Sivas, Erzurum, Divriği gibi merkezi şehirlerde bu tür çok payeli “ulu camilerin” yapıldığını görmekteyiz.

2-Büyük Selçuklu Tipi plânlar: Orta Asya’daki Türk ev mimarisinden kaynaklandığı kabul edilen dört eyvan şeması biraz değişikliğe uğrayarak Anadolu camilerinde de uygulanmıştır. İşte bu câminin ortasında üstü açık bir avlusu bulunan, mihrap önü mekânı kubbeli ve eyvanlı plânın biraz değişik bir şekilde Anadolu’da da uygulandığını görmekteyiz. Bunlar içinde bilhassa Malatya Ulu Câmii önemli bir yer işgal eder. Kayseri Ulu Câmii’nde de Büyük Selçuklu câmi geleneğinin hatırasını bulmak mümkündür.

3-dik üç sahınlı: Divriği Kale, Bünyan Ulu ve Amasya Burmalı Minareli câmileri küçük ebatlı olup, genellikle mihrap mihverindeki sahın, kubbelerle veya yüksek tutulmak suretiyle vurgulanmıştır.

4-dördüncü: Daha ziyade Mardin, Kızıltepe, Silvan ulu câmilerinde tatbik edilen dördüncü tipte ise kıbleye paralel olarak yerleştirilen sahınların iki veya üçünü kesen mihrap önü mekânı büyükçe bir kubbeyle, diğer mekânlar tonozlarla örtülmüştür. Gaznelilerin Leşker-i Bazâr Câmiinde uyguladıkları plânın bir benzerinin Anadolu’da devam ettirilmiş olmasıdır.

Selçuklular zamanında yapılan bazı camilerde üst örtüyü taşıyıcı elemanlar olarak kagir yerine ağaç direklerin de kullanıldığı görülmektedir. Bu câmilerin en eskisi Konya Sahip Atâ Câmii olup onu ve Afyon Ulu Sivrihisar Ankara Arslanhane câmileri takip etmiştir.

5-Beşinci grupta yer alan mabetlerden olan Konya’daki Taş Mescid’i, Sırçalı Mescit ve Hoca Hasan gibi küçük binalar tek kubbeyleörtülmüşlerdir.

 

Cepheler ve duvarlar

Selçuklu yapılarında güzellik, yapının bütününde değil parçalarda arandığı için, tezyinat mimarinin önüne geçmiştir. Bu sebeple, başta taçkapı olmak üzere mihrap, minber, minare, minber ve sütun başlıkları gibi unsurlar önem kazanmıştır.

 

Örtü sistemi

Selçuklu devri camilerinin inşasında toplu mekan elde etmek çabası olmadığı için merkezi veya büyük çaplı kubbelere yer verilmemiştir. Kubbe, bu devir camilerinde, kıble istikametini vurgulamak maksadıyla sadece mihrap önü mekânında kullanılmıştır. Erzurum Ulu, Kayseri Ulu,Konya Alâeddin, Divriği Ulu Câmii bunlardan bazılarıdır.

XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir kısım câmilerde, ahşap direkler üzerine oturan ahşap kirişlerden meydana gelmiş, düz örtü sistemi uygulanmıştır. Böyle bir sistem, mevcut bilgilerimize göre ilk defa Konya Sâhib Atâ Câmiinde uygulanmıştır.

 

Minare

Anadolu’daki en eski minare, Diyarbakır Ulu Câmiin dörtgen gövdeli minaresidir. Fakat kare plânlı bu minare şekli bu bölge dışında kullanılmamıştır.bildiğimiz kadarıyla beş minare orijinal olarak günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bunlar Sivas Ulu, Niğde Alâeddin, Mardin, Kayseri Ulu, Erzurum Kale Mescidi’nin ve Konya Sâhib Atâ minareleri olup, hepsi de silindirik gövdelidir.

 

Mihrap

XII. ve XIII. asır Anadolu câmilerinde yer alan mihraplar genellikle derin ve yayvan nişler şeklinde olup bazen kıble duvarının dışında çıkıntı teşkil ederler.

 

 

Minber

Niğde Alaeddin Câmii hariç tutulursa Selçuklu devrinden kalan minberlerin hemen hemen tamamı ahşaptır. Ceviz, abanoz, elma ve armut gibi dayanıklı ağaçlardan yapılmış olan bu minberlerde tezyinat büyük yer tutmaktadır. Hâkim süsleme unsuru daha ziyade geometrik şekillerdir. Ayrıca rûmîvepalmetlerle yazılar da ince firizler halinde süs unsuru olarak kullanılmıştır. Minberlerde hakiki kündekâri, sahte kündekâri, oyma ve kafes en çok uygulanan tekniklerdir.

 

  1. Medreseler

Selçuklu devri Türkiye’sinde pek çok medrese yapılmıştır. Medreseyi yaptıran şahıs, bu hayır eserinin yaşaması ve eğitim öğretim faaliyetlerini sürdürebilmesi için yeterli miktarda gelir kaynakları da vakfetmekteydi. Devrinin üniversiteleri konumundaki bu medreselerin müderrislerinin, görevlilerinin ve talebelerinin maaşları bu vakıflardan karşılanmaktaydı.

Bir kısmı çift katlı olan bu medreselerin ortasında dört köşeli bir avlu bulunmakta, eyvanlar ve odalar bu avlunun etrafında sıralanmaktadır. Dış dünya ile irtibatı en aza indirmek için odaların sokağa bakan pencereleri yoktur.

Açık avlulu medreseler genellikle sıcak iklime sahip bölgelerde yapılmış olmakla birlikte 1243’den sonra Moğol hakimiyetiyle birlikte ihtişam düşkünlüğünün artmasına bağlı olarak, bu amacın daha kolay gerçekleştirildiği uzun dikdörtgen plânlı açık avlulu medreseler Erzurum, Kayserive Sivas gibi şehirlerde bile tercih edilmiştir.

kapalı avlulu medreseler genellikle kışın soğuk geçtiği yerlerde yapılmışlardır. Bir öncekilere göre içerisi daha loş olan bu tür medreselerde de işleyiş ve unsurlar aynıdır. Bunlara örnek olarak Niksar ve Tokat Yağıbasan medreseleri ile Konya Karatay, Afyon Çay Yusuf bin Yakup, Isparta Atabey Ertokuşve Kırşehir Cacabey medreselerini verebiliriz.

 

III. Kümbetler

Bilindiği üzere Müslümanların ölülerini gömdükleri binalara kümbet veya türbe denilmektedir. Kümbet daha ziyade kubbe ile değil de yuvarlak veya çokgen tabanlı, tepesi sivri külah biçiminde örtülü olan mezar anıtlarıdır.Kâide, gövde ve örtü olmak üzere üç kısımdan meydana gelen kümbetlerin kaide kısımlarında genellikle ölünün asıl gömülü olduğu mumyalıkkısmı saklıdır.

1-Kare plânlı kümbetlerfazla olmayıp en güzel örneklerini Ahlat Şeyh Necmettinile Kayseri Pınarbaşı Melik Gazi Kümbetleri teşkil eder.

2-Çokgen plânlı kümbetleredaha fazla rastlamaktayız. Bunlar çoğunlukla sekiz, on veya oniki kenarlıdırlar. Örtü ve gövde şekilleri birbirinden farklı olsa da Erzurum Emir Saltuk, Niksar Kulak ve Kırşehir Melik Gazi kümbetleri sekizgen, Konya II. Kılıçarslan on, Kayseri Döner Kümbet ise oniki kenarlıdır.

3-Yuvarlak gövdeli kümbetlerinsayısı fazla olmayıp daha çok Ahlat’taki (Ulu, Hüseyin Akay ve Hasan Padişah) kümbetleri bu türden eserlerdir.

4-Eyvan şeklindeki türbeler: Sivri beşik tonozlu eyvan şeklindeki bu türbelere daha ziyade Konya ve Karaman civarında rastlamaktayız. En çok bilinen örnekleri Konya Gömeç Hatun, Afyon Sincan, Akşehir Emir Yavtaş türbeleridir.

5-Dörtgen oda şeklindeki türbelerinen meşhur örneği Amasya’daki Torumtay Türbesi’dir.

6-Eyvan-dikdörtgen oda birleşiminden meydana gelen türbelerin en bilinen örneği Konya Mevlâna Türbesi’dir. Bu plân Beylikler devrinde Orta Anadolu’da da uygulanmıştır.

7-Tercan’daki Mama Hatun Türbesi ise dilimli gövdesini küçük bir avlu halinde dairevî bir şekilde çevreleyen ve nişlerle donatılmış bulunan ihata duvarıyla hiçbir esere benzememektedir.

 

  1. Hanlar ve Kervansaraylar

Selçuklu devleti ile birlikte Anadolu’da emniyetin sağlanması, Çin-Roma arasındaki meşhur İpek yolunun Karadeniz’in kuzeyinden tekrar güneyine geçmesini temin etti. Han ile kervansaray terimlerinden birincisi genellikle şehir merkezlerinde, ikincisi ise şehirlerarası yollarda yapılmış olan konaklama binalarına ad olmuş ise de bu kullanımların pek çok istisnası mevcuttur. Kale gibi sağlam mimarileri ile emniyeti, zaman zaman hayvan kabartmalarının da kullanıldığı zarif ve zengin tezyinatları ile de serveti ve şefkati temsil eden bu kervansaraylar planlarına göre genellikle dört grupta incelenmiştir.

Birinci grubu avlusuz tamamen kapalı kervansaraylar teşkil eder. En iyi örneklerini Şerefza, Ezinepazar ve Susuz hanlarında gördüğümüz bu tür hanlar genellikle uzun dikdörtgen plânlı olup yolcuların, yüklerinin yanında dinlenmelerine imkân veren ortada yüksek bir seki bulunmakta, hayvanlar, hanın dört duvarı boyunca sıralanan yemliklerin yanına bağlanmaktadır.

İkinci grubu meydana getiren açık avlulu kervansaraylarda üstü açık geniştir avlunun etrafı revaklarla ve bazen da hem revaklar, hem odalarla donatılmış olup odalar yolcular, revaklar ise denkler ve yük hayvanları için tahsis edilmiştir. Bu tip hanların en meşhuru Evdir Hanı’dır.

Üçüncü grubu oluşturan Sultan hanları Hem açık, hem kapalı bölümlerden oluşması sebebiyle en yaygın, en kullanışlı ve en görkemli kervansaraylardır. Türklerin estetik anlayışlarını ve dünya görüşlerini sergilemesi bakımından anlamlıdır. Kayseri-Sivas, Aksaray-Konya arasındaki Sultan Hanları ile Kayseri-Malatya yolundaki Karatay ve Aksaray civarındaki Ağzıkara Hanları bu grubun değişik örnekleridir.

Dördüncü gurubu oluşturan Eş odaklı hanlar olarak nitelendirilen ve esasen kapalı avlulu olan bu hanlar,giriş ekseninde sağlı sollu olarak sıralanmış karşılıklı odalarla eyvanlardan meydana gelen yolculara mahsus bir kısım ile bunların etrafına yerleştirilen ahır bölümünden ibarettir. Bu tür kervansarayların en belirgin örneği eski Antalya-Alanya yolu üzerindeki Alara Hanı’dır.

 

Anadolu Selçuklu Mimarisinde Süsleme

Anadolu Selçukluları eserlerinin yapımında daha çok taşı tercih ettikleri için, taş süslemecilik büyük gelişme göstermiştir. Selçuklu dönemi taçkapı süslemesi mimariye sıkı sıkıya bağlı ve mantıkîdir. Tamamen Müslümanlara has diyebileceğimiz bu sistemi, tek merkezden idare edilen Kâinattaki prensip ve hâdiselerin, İslâmiyet’in kader anlayışı içerisinde değerlendirilip taşa geçirilmesi olarak görmek mümkündür.

Bir kısmı kabartma, bir kısmı da üç boyutlu olarak yapılan Selçuklu devri figürlerinin başlıcaları çift başlı kartal, boğa, arslan, şahin, insan (kadın ve erkek), ejder, melek, siren, sfenks, nar, hayat ağacı olup bunlar tabiattaki şekilleriyle değil üslûplaştırılarak işlenmişlerdir. Başta on iki hayvanlı Orta Asya takvimindeki hayvan figürleri olmak üzere bütün bu kabartmalar da eski Türk inancının izlerini bulmak mümkündür. Aslan, Bektaşîliğin yaygın olduğu yerlerde ise Hz. Ali’nin sembolü olmuştur. Selçuklu çiniciliğinde geometrik şekiller, hâkim olmakla beraber zamanla bitki motifleri (palmet, rûmi, lotus) de kullanılmıştır.

 

Mimarlar ve Ustalar

Selçuklu devri bânilerinin, hüviyet ve sıfatı ne olursa olsun, eserlerinde imkân ölçüsünde kendi zevklerini ve düşüncelerini aksettirdikleri muhakkaktır.

Bu sultanların, vezirlerin ve beylerin birçoğunun ince zevkli, kültürlü ve çok yönlü kimseler oldukları bilinmektedir.

 

ANADOLU SELÇUKLU DEVRİ MİMARİ YAPILARINDAN ÖRNEKLER

 

Diyarbakır Ulu Camii5

1091–1092 tarihli çiçekli kufi kitabesi Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın adını taşımaktadır. Cami planı ve mihrabın güneybatısındaki, kare planlı minaresi bakımından Şam Ümeyye Camii’ne bağlanmaktadır. Avlunun kuzeybatısında Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1528 yılında yapılan Şafiler Camii, kuzeydoğusunda ise Artuklular dönemine ait Mesudiye Medresesi(1198-1223) vardır.

Diyarbakır Ulu Camii, planı, ortadaki transepti ve kare planlı minaresi bakımından Şam Ümeyye Camii’ni andırması, avlunun doğu tarafındaki iki katlı revakları, avlunun kuzeyindeki Şafiler Camii ve Mesudiye Medresesi, silmelerdeki süslemeleri, çiçekli kufi kitabeleri, aslan-boğa mücadelesini gösteren figürleri, çeşitli kemerleri gibi özelliklerinden dolayı Türk İslam sanatları ve mimarisinde önemli bir eserdir.

 

Diyarbakır Ulu Camii kubbesiz transepti ve kare planlı minaresi ile bir bütün olarak Anadolu camileri üzerinde belirli bir etki yapmamıştır. Özellikle, kare minaresi Anadolu Türk Cami mimarisinde hiç benimsenmemiştir.

 

Kızıltepe/Dunaysır Ulu Camii (Artuklu)

İnşasına Yavlak Arslan tarafından başlanıp 1204 yılında kardeşi Artuk Arslan tarafından tamamlanan eser, Artuklu cami mimarisinin şaheseri olarak kabul edilmektedir.

 

Divriği Ulu Camii

Sivas Divriği Ulu Camii, darüşşifa ve türbe ile birlikte bir külliye olarak inşa edilmiştir. Divriği Ulu Camii ve Külliyesi Türk İslam sanatları ve mimarisinde, birbirine bitişik olarak inşa edilmiş yapıların oluşturduğu külliye planıyla, kıbleye dikey olarak uzanan beş sahınlı cami planıyla, mihrap önü kubbesiyle, harimin orta mekânındaki sembolik avlu formuyla(kar kuyusuyla ve şadırvanıyla), her biri ayrı bir şah eser olan dört muhteşem portaliyle, Anadolu mihraplarında başka bir örneği bulunmayan mihrabıyla, abanoz ağacından hakiki kündekari tekniğiyle yapılmış olan minberiyle, çok çeşitli tonozlarıyla, batı portalinin iki yanındaki çift başlı kartal ve turna veya doğan kuşu figürüyle, minber ve taş kapılardaki kitabeleriyle, özellikle de dört portaller ve mihrabındaki zengin taş süslemeleri bakımından oldukça önemlidir.

 

Konya Alâeddin Camii

Konya’da XII. yüzyıl ortalarında yapılan en eski Selçuklu Camii olan eser, sonradan yapılan tamir ve eklemeler nedeniyle plan açısından bir bütünlük arz etmemektedir. Mimarî açıdan yapının en dikkat çeken yeri kubbeli mekandır. Burada mihrabın ve kubbenin iç kısımlarının önceleri tamamen çini mozaikle kaplı olduğu anlaşılmaktadır. Mihrabın batısında yer alan şahane ahşap minber, zamanımıza kadar gelen kitabeli tarihli en eski Selçuklu eseridir.

 

Malatya Ulu Camii

Alaeddin Keykubad tarafından 1224 yılında Malatyalı Yakup b. Ebu Bekir’e yaptırılan eser, kıble duvarına paralel uzanan sahınları, mihrap önü kubbesi ve arkasında revaklı iç avluya açılan eyvanı ile Anadolu’da Büyük Selçuklu üslubunu devam ettiren tek eserdir.

 

Konya Sırçalı Medrese7

Konya Sırçalı Medrese ismini çini süslemelerinden almaktadır. Medrese II. Alaeddin Keykubad tarafından 1242 yılında inşa ettirilmiştir. Açık avlulu medreselerin önemli örneklerindendir. İki katlıdır. Sırçalı Medrese, tamamen simetrik, dengeli planı ile klasik Selçuklu medreselerinin ilk örneklerindendir.

Günümüzde Mezar Taşı Müzesi olarak kullanılan Sırçalı Medrese Türk İslam Sanatları ve Mimarisinde, açık avlulu ve iki katlı Anadolu Selçuklu medreselerinin güzel bir örneğini oluşturması, çini süslemeleri ve portali gibi özellikleri bakımından önemli bir eserdir.

 

Konya Karatay Medresesi8

Konya Karatay Medresesi, II. İzzeddin Keykavus’un vezirlerinden Celaleddin Karatay tarafından 1251 yılında yaptırılmıştır. Kapalı avlulu ve tek eyvanlı bir medresedir. Anadolu’da ilk defa Atabey Ertokuş Medresesi’nde görülen büyük eyvanın iki tarafındaki kubbeli odalar daha sonra Anadolu Selçuklu medrese mimarisinde sık sık tekrarlanmıştır. İşte bunlardan bir tanesi de Konya Karatay Medresesi’dir. Ayrıca, bu medrese, Anadolu Selçuklularının çini süslemeleri bakımından en zengin abidevi yapılarından birisidir.

Günümüzde Çini Müzesi olarak kullanılan Konya Karatay Medresesi, Türk İslam sanatları ve mimarisinde, kapalı avlulu ve tek eyvanlı Anadolu Selçuklu medreselerinin önemli bir örneğini oluşturması yanında, portalindeki süslemeleri, kubbeye geçiş unsurları, çini mozaik süslemeleri ve avluyu örten kubbesindeki kozmik süslemeleriyle önemli bir eserdir.

 

Sivas Gök Medrese

Portalindeki kitabesine göre III. GıyaseddinKeyhüsrev zamanında, 1271 yılında vezir Fahreddin Ali tarafından yaptırılan eser, dört eyvanlı ve avlulu olarak inşa edilmiştir. Medrese çifte minareli portali, cephenin kuzeyindeki ilk Selçuklu çeşmesi ve kabartma süslemeli köşe kuleleri ile Sahip Ata’nın yapıları arasında en gösterişli cephe mimarisine sahiptir. Anadolu Selçuklu medrese mimarisinin en gelişmiş yapısı olan Gök Medrese’nin, eski kaynaklarda iki katlı ve 24 odadan müteşekkil olduğu ifade edilmektedir.

 

Erzurum Çifte Minareli Medrese

Anadolu’nun Selçuklular’dan kalma dört eyvanlı tipte en büyük yapısı olan eser, gerek iç gerekse dış mimarisi itibariyle Anadolu medrese mimarisinin bütün unsurlarını içinde toplamaktadır.

 

Kayseri Döner Kümbet

Tamamen kesme taştan onikigen olarak yapılmış olan kümbet, köşeleri üçgen şeklinde pahlanmış kare kaide üzerine oturmaktadır. İçten silindirik ve kubbeli mekan, dıştan mukarnas kornişler üzerine konik külahla örtülüdür.

 

  1. BEYLİKLER DEVRİ TÜRK MİMÂRİSİ9

Toplu geniş mekân: XIV. yüzyıl ortalarından itibaren çok sütunlu câmiler, yerlerini tek veya büyük kubbeli mabetlere bırakmıştır. Toplu mekân arayışlarının birinci şekli olan İznik Yeşil ve Balat İlyas Bey Câmileridir. ikinci şekli olan büyük kubbeli câmilerde mihrabın mihveri üzerinde iki büyük kubbe bulunur. Bursa Orhan Bey ve Selçuk Aydınoğlu İsa Bey câmileri böyle arka arkaya iki kubbesi olan câmilerdir.üçüncü şekli ise harimin büyük ebatlı çok sayıda kubbelerle örtülmesidir. Meselâ Manisa Ulu Camii. Bu üçüncü tarzın asıl tatbik edildiği yer Bursa Ulu ve Edirne Ulu Camileridir.

Harimin kuzey duvarına paralel olarak yapılan ilk son cemaat mahalli Menteşoğulları’nın Muğla-Milâs Hacı İlyas Camiinde görülmektedir.

Camilerin daha derli toplu ve bir görünüş kazanmasında önemli bir rolü olan revaklı avlular da ilk önce Beylikler devrinde ortaya çıkmıştır.

 

Son cemaat yeri: Ermenek Ulu Câmii bu tür son cemaat yerinin ilkidir. Son cemaat yeri zamanla gelişerek revaklı avlunun bir parçası haline gelmiştir.

 

Revaklı avlu :Bilindiği gibi Selçuklu medreselerinin ve kervansaraylarının bazıları revaklı olmakla beraber bu düzen câmilerde pek uygulanmamıştır. Manisa Ulu ve Selçuk İsabey câmilerinde olduğu üzere avlunun kıble hariç üç yönüne revak yapılmıştır. Bu dört yönden de revaklandırılmış avlu en güzel şekliyle ilk önce Edirne Üç Şerefeli Câmi’de tatbik edilmiştir.

 

Açık ve kapalı kısımlar arasındaki âhengin sağlanması

Selçuklu Devri mimârî eserleri, genellikle dışa açılan pencerelerden yoksundu. Teknik mülahazalarla pencereler yukarıda ve küçük idi. Bu sebeple binalar sağır duvarlar halindeydi.

Beylikler devrinden itibaren diğer yeniliklere paralel olarak üst üste pencereler konulmak suretiyle açık ve kapalı kısımlar arasında denge sağlanmaya başlandı.

Böyle bir uygulama ilk olarak Selçuklu İsa Bey, Milas Firûz Bey ve İznik Yeşil câmilerinde görülür.

 

Taçkapıların sadeleşmesi

Beylikler Devri ile birlikte yeni bir üslûp anlayışıyladır ki taçkapılar sadeleşmeye başlamıştır.

 

Mermer kaplamanın kullanılması

Anadolu Selçuklu taçkapıları, İran’daki Büyük Selçuklu mimarisinin aksine tuğla yerine taştan yapılmakla beraber mermer, Konya Karatay Medresesi gibi nâdiren birkaç eserde kullanılmıştı. Beylikler devrinde bir yenilik olarak bilhassa taçkapılarda mermer kaplamaların yaygınlaştığı görülmektedir. Birgi Ulu, Selçuk İsabey ve Milas Firûzbey, mermer kaplamaların yaygın şekilde tatbik edildiği câmilerdir.

 

Binada toplu âhengin sağlanması

Selçuklular, eserlerini vücuda getirirken güzelliği bütünde değil parçalarda aramışlardı. Bursa Orhan Bey Câmiinde görüldüğü üzere toplu âhengin sağlanması endişesi, ilk defa Beylikler Devri eserlerinde ortaya çıkmıştır.

 

BEYLİKLER DEVRİ MİMARİ YAPILARINDAN ÖRNEKLER10

 

Beyşehir Eşrefoğlu Camii

Ağaç direkli camiler arasında en büyük ve orijinal olanı, 1297 tarihinden kalmış olan Beyşehir Eşrefoğlu Camii’dir.

 

Manisa Ulu Camii11

Manisa Ulu Camii İshak Çelebi Külliyesi’nin önemli bir parçasıdır. Manisa Ulu Camii avlusuyla birlikte kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Caminin planı, mihrap önü kubbesinin gelişmesi bakımından, Artukluların Silvan(1157) ve Kızıltepe(1204) Ulu camilerine bağlanmaktadır. Manisa Ulu Camii, sekizgen şema üzerine oturan merkezi kubbesi ile toplu ve geniş bir mekan oluşturulması yolunda Batı Anadolu’da görülen yeni bir gelişmedir. Manisa Ulu Camii’nde taş, tuğla, çini mozaik, ahşap ve kalem işi olmak üzere beş tür süsleme görülmektedir.

 

Manisa Ulu Camii, Türk İslam sanatları ve mimarisinde şu özellikleri bakımından önemlidir:

1-) Mihrap önü kubbesiyle önemli bir yenilik getirmektedir. Ancak, kubbeli mekanın dışında kalan bölümler itibariyle de, geleneksel çok destekli cami plan tipinin bir devamı sayılmaktadır.

2-) Külliye planı olarak Beylikler döneminde gelişmiş bir külliye örneğini oluşturmaktadır. Ayrıca, medresenin cami yanında yer alması da Selçuklu geleneğinin bir devamıdır.

3-) Ortası şadırvanlı, revaklı avlu düzeni itibariyle Beylikler döneminde ilk uygulanan yapı olması bakımından önemlidir.

4-) Avlu ile harimin yaklaşık aynı büyüklükte olması ve birbirine kaynaştırılması önemli bir gelişmedir. Dolayısıyla bu durum, Klasik Osmanlı döneminde gelişecek olan cami avlularının Batı Anadolu’daki öncüsü olmuştur.

5-) Manisa Ulu Camii’nde yan kapıların olması da önemli bir yeniliktir. Çünkü bu, ileride Klasik Osmanlı çağında da görülecektir. Bunun tek örneği ise Anadolu dışında, Kahire Baybars Camii(1266–1269)’nde görülmektedir.

 

Selçuk İsa Bey Camii

Aydınoğullarının en önemli eseri olup İzmir-Selçuk(Efes)’dadır. Caminin mimarı, Şamlı olduğu belirtilen Mimar Ali bin El-Dımişki’dir. Caminin planı, Şam Ümeyye’den gelen Diyarbakır Ulu Camii’ne ve Artuklu camilerine dayanmaktadır. Selçuk İsa Bey Camii batı cephesiyle Bursa, Edirne ve İstanbul’daki ilk büyük Osmanlı camilerindeki cephe mimarisinin öncüsü durumundadır.

Cami XIX. Yüzyılda, kervansaray haline getirilerek, mihrabın yerinde bir kapı açılmış ve mihrabın üst kısmı, İzmir’de Kestane Pazar Camii’ne konulmuştur.

Selçuk İsa Bey Camii, Türk İslam sanatları ve mimarisinde, üçlü girişiyle Şam Ümeyye, kıbleye paralel iki sahnı ve bu sahınları kesen mihrap mihverindeki başka sahnıyla Şam Ümeyye ve Diyarbakır Ulu Camii’ne bağlanan özellikleri bakımından, cephelerindeki altlı üstlü pencereleriyle, üç taraftan revaklarla çevrili avlusuyla, Zengilerin düğümlü geçme motifleriyle, abidevi ve mermer kaplı batı cephesiyle ve çifte minaresiyle oldukça önemlidir.

 

Balat/Milet İlyas Bey Camii (Menteşeoğulları)

Menteşeoğulları’ndan İlyas Bey tarafından 1404 yılında yaptırılan eser, tek kubbeli camilerin en büyüğü ve en gösterişlisi olup kubbe çapı 14 m. dir.

 

  1. OSMANLI MİMARİSİ
  2. Osmanlı Cami Mimarisine Genel Bakış

Osmanlı mimarisini a) Beylikler devri, b)Klasik üslup, c) Barok, d) Ampir, e) Karma, f) Millî, g) Mahalli üsluplar olarak sekiz grupta inceleyebiliriz.

 

  1. Beylikler devri Osmanlı mimarisi (1299-1453) :Osmanlılar, daha ilk eserlerinden itibaren, “Ters T tipi”, “Bursa tipi” veya “zâviyeli câmiler” denilen bir plân ihdas ettiler.Bursa Orhan Gâzi Câmii birincisine, İznik Yakup Çelebi Zaviyesi ikincisine örnektir.Osmanlılar, asıl mimari kâbiliyetlerini, kubbelerle örtülmüş olan dikdörtgen plânlı câmilerde göstermişlerdir.Bütün mekânın bir tek kubbeyle örtülmeye çalışıldığı ilk büyük deneme11 m. çapındaki kubbesiyle İznik Yeşil Câmi’dir.Edirne Üç Şerefeli’ye kadar bu devirde revaklı avlu mevcut olmadığı için minareler, câmilerle tam olarak bütünleşememiştir.

 

  1. Klasik Osmanlı Mimarisi (1453–1755)

İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlılar, sanat tarihçilerinin “klasik” adını verdikleri yeni bir üslup yaratmaya başladılar.Kendisini özellikle kurşun kaplamalı kubbe mimarisinde belli eden bu üslupta Selçukluların aksine tezyinat ve parçaların estetiği değil, kullanışlılık, sağlamlık, toplu mekân ve bütüncül estetik ön plana çıkarılmıştır.Toplu mekânın asıl hedef haline geldiği bu mimari üslup kendisini daha Eski Fatih Câmii ile belli etmektedir.Mimar Sinan, varmak istediği nihai plânı ve ehramî görünüşlü formu Edirne Selimiye Câmii’nde (1575) elde etmiştir.Klâsik Osmanlı mimari üslubunun üzerinde durduğu diğer önemli bir husus da minarelerdir.

 

  1. Barok devir (1755-1845)

Lale devrinde Fransız bahçelerinin taklidiyle başlayan bu tarz, daha sonra, Topkapı, Üsküdar ve Azapkapı Meydan çeşmeleriyle, bazı büyük câmilerin avlu şadırvanlarında tatbik edilmiş, câmilerde ise en güzel örneğini, Mustafa Ağa ve SimonKalfa’nın eseri olan Nuruosmaniye’de vermiştir.Avrupa’da 16. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkıp 18. yüzyılın ikinci çeyreğinden başlayarak Osmanlı eserlerinde tatbik edilen, C, S, O ve istiridye şekilleriyle ifadesini bulan bir tarzdır.Mimarinin bütün türlerinden minyatüre, tezhipten mezar taşına kadar etkili olan bu üsluptan kendisini yalnızca hat, ebru ve musiki sanatları kurtarabilmiştir.

 

  1. Ampir üslup (1845-74) :O devirde “devletin resmî üslubu” olan ve “Tanzimat üslubu” olarak da anılan Ampir üslup, mimaride Yunan tapınaklarının Korint tarzındaki sütunları, üçgen alınlıklı cephe anlayışları ve keskin hatları ile dikkat çekmektedir. Genellikle Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan baştaolmak üzere saray, konak ve türbe mimarisinde tatbik edilen bu üslup, câmilerdeBarok üslupla birlikte Nusretiye’de (1826) kullanılmaya başlanmış, Hırka-i Şerif (1851), Dolmabahçe (1853), Ortaköy (1854) câmilerinde ise gerçek çehresiyle uygulanmıştır.Genel olarak II. Abdülhamit döneminde revaç bulan bu akım, sultanın siyasetteki arayışlarına ve denge politikasına benzer şekilde yeni arayışlar ve terkipler sergilemektedir.

 

  1. Karma üslup (1871-1909)

Karma Üslubun en meşhur örneği olan ve mimar Montani’ye inşa ettirilen İstanbul Aksaray’daki Valide Sultan Câmii’nde klasik Osmanlı motifleri, Gotik pencerelerle bir arada kullanılmıştır.Alman Jahmund tarafından yapılan Sirkeci Garı ise Barok ve Ampir üsluplarına bir parça Arap zevki katılmak suretiyle meydana getirilmiştir. Vallaury İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni ise Yunan tapınakları tarzında inşa etmiştir.‘‘Yeni Klasik Üslup”, “Birinci Ulusal Mimarlık Akımı” da denilen buüslup, İttihat Terakki Fırkası’nın, öncülüğünü Ziya Gökalp’in yaptığı Türkçülük fikri ile serpilip gelişmiş olup Selçuklu ve Osmanlı klasik mimarisini yeniden ihya etmek gayesinde idi.

 

  1. Millî üslup (1909-29)

Mimar Kemalettin ve Vedat beylerin öncülük ettiği bu akıma Muzaffer ve Arif Hikmet beylerle İtalyan mimar Mongeri de katılmıştır.İstanbul Mecidiye, Bostancı, Bebek câmileri, Sultan Reşat Türbesi, Ankara Gazi İlk Muallim Mektebi, Vakıf Apartmanları (Kemalettin bey); Haydarpaşa İskelesi, Sirkeci Postanesi, Ankara Palas, Halk Fırkası binası (Vedat Bey), Türkocağı, Etnoğrafya Müzesi (Arif Hikmet); Ankara Ziraat Bankası, İş Bankası (Mogneri); Konya Muallim Mektebi (Muzaffer Bey).

 

OSMANLI CAMİLERİNDEN ÖRNEKLER

Bursa Orhan Bey Camii

Cami Bursa ve çevresinde görülen “Ters T” planlı camilerin ilk ve önemlilerindendir. Bu tip planlı camilere

1-) Ters T planlı camiler

2-) Zaviyeli camiler

3-) Tabhaneli camiler

4-) Bursa Tipi camiler

5-) Medrese-Cami tipi camiler de denmiştir.

Bursa Orhan Bey Camii, Türk İslam sanatları ve mimarisinde, planı itibariyle zaviyeli camilerin ilk güzel örneklerinden birini oluşturması, tuğla güneş kursları, rozetleri, iki katlı pencereleri ve iki sıra kirpi dizili saçak silmeleri gibi özellikleri bakımından önemli bir eserdir.

 

Bursa Ulu Camii: Camiyi, Yıldırım Bayezid, Niğbolu zaferinden sonra bu zaferin anısına yaptırmıştır.Hakiki kündekari tekniğinde yapılmış olan minberi Selçuklu üslubundan Osmanlı üslubuna geçişin şah eseridir.Bursa Ulu Camii, Türk İslam sanatları ve mimarisinde, yirmi kubbeli örtü sistemiyle, ortasındaki şadırvanlı planıyla, cephelerindeki sathi sivri kemerleri ve buralara açılan altlı üstlü pencere düzeni gibi cephe mimarisiyle, kuzey cephedeki portaliyle, kuzeybatı köşedeki iki yollu minaresiyle, mihrap ve minberiyle, özellikle de ayaklar üzerinde ve duvarlardaki hat yazıları ve levhalarıyla çok önemli bir eserdir.

 

Bursa Yeşil Camii:Cami, medrese, imaret, hamam ve türbeden oluşan Yeşil Külliye’nin önemli bir unsurudur.Bursa Yeşil Camii zaviyeli veya ters te tipi olarak bilinen camilerin gelişmiş bir örneğidir.Yeşil Camii’nin adı ve şöhreti, inanılmaz bir kalite ve zenginlikteki çini kaplamalarından gelmektedir. Osmanlı çini sanatı burada muhteşem bir üslupla ortaya çıkmıştır. Bunlar, Selçuklular’dan tamamen farklı olarak, levhalar halinde, çok renkli sır tekniği ile yapılmıştır.

Bursa Yeşil Camii, Türk İslam sanatları ve mimarisinde, zaviyeli camilerin en gelişmiş örneklerinden biri olması, kuzey cephesindeki mermer tezyinatlı portali, pencerelerin dış sövelerindeki mermer ve çini süslemeleri, kalem işi tezyinatı, çinili mihrabı, orta mekândaki fıskiyeli şadırvanı, odalardaki alçıdan ocak ve dolap nişleri, muhteşem çinileri ve çinilerle tezyinatlıhünkar mahfili gibi özellikleriyle çok önemli bir eserdir.

 

Edirne Eski Cami:Bursa Ulu Camii ile karşılaştırıldığında Edirne Eski Camii’nin daha ferah bir iç mekana sahip olduğu söylenebilir.Bu durum, geniş ve toplu bir mekan elde etme yolunda büyük bir gelişmenin işareti olarak görülür. Cami kare formundadır.

 

Edirne Üç Şerefeli Cami: Osmanlı minarelerinin Edirne Selimiye Camii’ndekilerden sonra en yükseği olan minarenin üç şerefesine ayrı merdivenlerden çıkılmaktadır.Üç Şerefeli Cami, genişleyen merkezi kubbesi, cami bünyesine katılan ve son cemaat yeri ile birlikte kubbe ile örtülü revaklı avlusu, minare sayısının ikiden fazla oluşu ve çeşitli mimarî özellikleriyle klasik Osmanlı camilerinin ilk tecrübelerini sunması açısından mimari tarihimizde büyük önem taşımaktadır.

 

Eski Fatih Cami: Geniş bir mekan elde etme açısından Edirne’deki Üç Şerefeli Camii’nin bir ileri aşamasını oluşturduğunu söylemek mümkündür.

 

Üsküdar Mihrimah Sultan Camii: Mihrimah Sultan Camii enine gelişme gösteren plan şeması ve iki son cemaat yeri ile değişik özellikler göstermektedir.

 

İstanbul Şehzade Camii:Mimar Sinan’ın “çıraklık eserim” diye nitelendirdiği Şehzade Camii, onun İstanbul’da inşa ettiği büyük ölçüdeki ilk külliyenin bir parçası oluşu dışında, kendisinden sonraki büyük programlı camilere örneklik teşkil etmesi açısından da büyük önem taşımaktadır.

 

İstanbul Süleymaniye Camii :Mimar Sinan’ın en büyük eserlerinden biri olan ve kendisinin “kalfalık eserim” diye nitelendirdiği bu caminin yapımına 1550 yılında başlanmış ve yapı 1557’de tamamlanmıştır.Üçer şerefeli olan minareleri, 63.80 m yüksekliği ile Edirne Selimiye ve Üç Şerefeli camilerin minarelerinden sonra üçüncü sırada yer almaktadır Minarelerdeki toplam bu on şerefenin camiyi yaptıran Kanuni’nin onuncu padişah olduğuna işaret ettiği söylenir.Süleymaniye Camii, iki yarım kubbeli planıyla İstanbul’da Ayasofya’dan sonra en büyük kubbeli eserdir. Ayrıca eser, çeşitli inşaî özellikleri ile geniş bir mekan elde etme yolunda oldukça önemli bir yere sahiptir.

Caminin içinde sağlıklı ses akustiğini ve yanan kandillerden çıkan islerin içeriyi kirletmeden hava cereyanı yardımıyla girişin ütündeki is odasında toplanmasını sağlayan ince mimarlık hesapları, Süleymaniye Camii’nin mükemmel bir tasarım ve mühendislik eseri olduğunu göstermektedir.

 

Edirne Selimiye Camii:Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dediği bu caminin dış silüeti doğrudan doğruya iç yapıdan gelişmekte olup, dört kademeli olarak aşağıdan yukarıya doğru bir pramit gibi yükselmektedir. İç mekanla dış görünüşün tamamen kaynaşmış olduğu bu eserde kubbe, kubbe mimarisi gelişiminin en ileri noktası olarak kabul edilebilir.

 

İstanbul Sultan Ahmet Camii :I. Ahmet tarafından 1610–1617 yılları arasında mimar Sedefkar Mehmet Ağa’ya yaptırılan eser,Mimar Sinan’ı izleyen ve onun ekolünü sürdüren yapılar arasında en tanınmış örnektir.

 

İstanbul Nur-u Osmaniye Camii:Nur-u Osmaniye Camii, planı ve dalgalı yay kemerleri yanında deniz kabukları, akant yaprakları ve “C” ve “S” kıvrımlı motifler gibi değişik tarzlardaki tezyinatı ile yeni bir üslubun (Türk Barok Üslubu) özelliklerini taşıyan ilk büyük eserdir.

 

  1. Diğer Osmanlı Mimari Eserleri

 

Osmanlı medreseleri bile mimari haşmet ve tezyinat açısından Selçukluların çok gerisindedir.Osmanlıların ilk devir türbeleri yeni plân ve şekil arayışlarının sergilendiği yapılardır.

Osmanlılar barışta hacıların, yolcuların, ulak teşkilatının ve kervanların güvenliğini sağlamak, savaşta ise ordunun barınmasını ve yiyecek içecek ihtiyacını karşılamak maksadıyla yol boylarında kervansaraylar yaptırdılar.

Menzil hanları denilen bu Osmanlı kervansarayları; Selçukluların aksine, câmi, medrese, imaret, hamam, çeşme, arasta ve çarşılardan meydana gelen külliyenin bir parçasıdır.

Osmanlıların bu konuda asıl başarılı oldukları yapılar şehir hanlarıdır. Başta İstanbul, Bursa, İzmir, Şam, Halep ve Gaziantep olmak üzere ülkenin birçok yerinde hem konaklama, hem de atölye ve ticarethane olarak işe yarayan bu şehir hanlarının Osmanlılar zamanında hızla arttığını görmekteyiz.

Hanlar, birer alış veriş merkezleri olan arastalar, kapalı çarşılar ve bedestenlerle bir arada düşünülmüştür.

Diğer ticaret yapıları olan bedestenler, kıymetli malların alıp satıldığı, bu sebeple daha muhafazalı, derli toplu ve çoğu zaman kubbeli yapılardır.

Arastalar ise genellikle üstü ve her iki ucu kapalı bir sokağın etrafında sıralanan dükkânlardan ibarettir.

Hamamlarda Osmanlı devrinde yaygınlık kazanmakla birlikte plân ve şekil olarak fazla yeniliklerin sergilenemediği binalardır.Buna rağmen ister Selçuklu, ister Osmanlı olsun, Türklerde Roma ve Arap hamamlarından farklı plan tipleri uygulanmıştır.

Osmanlıların neredeyse câmiler kadar yaratıcı oldukları diğer eserlerin başında su tesisleri gelmektedir. Selçuklu ve Artuklularınsade çeşmelerine mukabil Osmanlı su tesisleri halkın yalnızca su ihtiyacını karşılamakla kalmayıp, devrin dünya görüşünün ve sanat anlayışının sergilendiği, estetiğin ön plana geçtiği, bu sebeple çeşitlilik ve ihtişam kazandığı yerlerdir.

Osmanlı şehirleri başta İstanbul ve Bursa olmak üzere sokak çeşmeleri ile donatılmıştır. Lâle devrinde ise bunlara ilaveten dört cepheli meydan çeşmeleri (Topkapı, Üsküdar vs), suyun taslarla içildiği sebiller(Ayasofya, Merzifonlu, Laleli III. Mustafa) ve kademeli olarak şırıltılar halinde aktığı selsebiller(Topkapı Sarayında) en başarılı örneklerini vermiştir.

Aynı estetik başarıyı bir Sinan şaheseri olan Moğlova gibi su kemerlerinde de görüyoruz.

Selçuklu sarayları gibi Osmanlı sarayları da geniş ve bakımlı bahçelerle çevrilmiş arka arkaya sıralanan iç avlular etrafında yerleştirilmiş olan odalardan ve mekânlardan ibaret binalar topluluğudur.Selçukluların Konya’da, Alanya’da, Kayseri’de ve Beyşehir’de bulunan sarayları ve köşkleri gibi, Osmanlıların Bursa, Edirne ve İstanbul’da Beyazıt’ta bulunan eski sarayları da tamamen yok olmuştur.Halen müze olarak kullanılan Topkapı Sarayı daha Fatih zamanında şekillenmeye başlamış olup, dört avlu etrafında teşkilatlandırıldıktan sonra 19. Yüzyıl ortalarında terk edilmiştir. Bu tarihten itibaren Boğazın iki yakasına büyük paralar sarf edilerek, kasırlar, yalılar, köşkler ve saraylar yapılmaya başlanmıştır. Hepsi de içten ve dıştan Batı tarzında çok ağır, mutantan süslemelerle bezenen bu gösterişli üç katlı eserlerin en meşhurları Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan, Yıldız ve Beylerbeyi sarayları ile Ihlamur, Hıdiv, Küçüksu, Aynalıkavak köşkleri ve kasırlarıdır.

23 Aralık 2018 Saat: 19:23

Bir önceki yazımız olan İSLAM SANAT VE ESTETİĞİ, FİNALDE ÇIKMASI MUHTEMEL KONULAR başlıklı makalemizde İSLAM SANAT VE ESTETİĞİ hakkında bilgiler verilmektedir.

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış. Neden ilk yorumu siz yapmıyorsunuz?

Yorumunuz...

Mesajınız: