İSLAM SANAT VE ESTETİĞİ, FİNALDE ÇIKMASI MUHTEMEL KONULAR

İSLAM SANAT VE ESTETİĞİ, FİNALDE ÇIKMASI MUHTEMEL KONULAR

*** Çok Önemli Görülen Kısımlar Not Edilmiştir.

  1. EMEVÎ DEVRİ (661-750) İSLÂM MİMARİSİ

A- ŞAM ÜMEYYE CAMİİ

  • Toplam dördü bulan mihrap sayısı, Ortaçağ’daki her mezhep için bir mihrap yapma anlayışına uygun düşmektedir. Bizim kanaatimizce bu mihraplar, Emevîlerden sonra (750) ve Osmanlılardan (1516) önceki tarihlerde ilâve edilmiştir.
  • Yeşil ve mavinin çeşitli tonlarından başka, mor, sarı, kırmızı ve siyah renklerin kullanıldığı kompozisyonların konusu genellikle tabiattan alınmış olup, bunlarda realizm hâkimdir. Kompozisyonların esasını asma, kenger yaprağı, çeşitli kıvrım dallar, ağaçlar, köşkler, ırmaklar ve üzüm salkımları teşkil eder. Kur’an-ı Kerim’deki cennet tasvirlerini hatırlatan bu tezyinat daha ziyade Helenistik üslup arz etmekte olup, muhtemelen gayrimüslim ustaların elinden çıkmıştır. Zira biz biliyoruz ki, Velid halife olunca Suriye’deki bütün Hıristiyan kiliselerini gölgede bırakacak kadar muhteşem bir eser yaptırmak istemiş ve bunun için çeşitli yerlerden mahir ustalar getirtmiştir.

B- KUDÜS KUBBETÜSSAHRA

  • Bu mabedi birçok kimse Mescid-i Aksa veya Hz. Ömer Camii olarak bilirse de bunlar doğru değildir. Zira bu adla anılan yapılar farklı olup, birkaç yüz metre mesafede bulunmaktadır. Kubbetüssahra adı, “çöl” anlamına gelen sahradan değil, “kaya” anlamına gelen saharadan gelmektedir.
  • Bu eser bir cami olmaktan çok, mukaddes taşı ve buralarda yaşanan olayların hatırasını onlara yakışır şekilde tebcil eden bir mekân özelliği arz etmektedir. Eserin yapılış gayesini tarihçi Mukaddesî “Halife Velid’in, Suriye’deki, özellikle de Hz.İsa’nın sembolik mezarının bulunduğu kilisenin ihtişamını gölgede bırakmak arzusuna” bağlamaktadır.
  • Kubbetüssahra’nın tezyinatı da mabedin kutsal bir mekânda yapılmış olmasına yaraşır bir ihtişam arz etmektedir. Cami, zeminden kubbeye kadar hiç bir boşluk bırakılmadan devrinin en başarılı süslemeleriyle tezyin edilmiştir. Eserde boşluk korkusu hâkimdir. Duvarlar ve ayaklar kemer seviyesine kadar iyi cins mermer panolarla; kemer kamaları, kubbe kasnağı ve kubbe cidarı altın yaldızlı zemin üzerine mozaiklerle kaplanmıştır. Bu süslemeler genellikle bitki motiflerinden, kenger yapraklarından, kıvrık dallardan, rozetlerden, üzüm salkımlarından, asma dallarından, hurma ağaçlarından, inci dizilerinden ve kurdela şeklindeki şeritlerden meydana gelmektedir. Bunlar gayet tabiatçı bir karakter arz etmektedir. Kompozisyonların arasında ay, yıldız ve kalkan şeklindeki motiflere da rastlanmaktadır. Eserin süslemeleri bu özelliğiyle Helenistik tesir göstermekle birlikte motiflerde yer yer Sasanî tesiri de mevcuttur. Bütün bu süslemelerde başta yeşil olmak üzere, mavi, mor ve sarı renkler kullanılmıştır. Kubbe kasnağındaki H. 72 (691) tarihli kûfî yazı kuşağı İslâm mimarisinin en eski yazısı olma özelliğine sahiptir.
  • Eserin mimar ve ustası bilinmemekle birlikte, özellikle tezyinatın karakteri sebebiyle bunların yabancı asıllı kimseler olduğu açıktır. Zaten mabedin yuvarlak planı da Santa Costanza Kilisesi’nin (324) planını hatırlatmaktadır.
  • İslâm öncesi Arap toplumunun mimarisini ve Emevî halifelerinin diğer kurumlarda Bizans sarayını örnek almalarını dikkate aldığımızda İslâmın bu ilk eserlerinde yabancı tesirlerin bulunmasını ve bunlarda yabancı asıllı ustaların çalışmış olmasını tabii karşılamak gerekmektedir.
  • Bu mabedin İslâm sanatındaki en önemli yer, hiç şüphe yok ki günümüze kadar sağlam olarak gelen en eski eser olmasıdır. Bunun yanında, onun saf nizamına uygun cuma camii olarak yapılmayıp, mukaddes taşın hatırasına inşa edilmiş heybetli bir mabet olması da onun başka bir özelliğini teşkil etmektedir. O, bu planıyla İslâmın tek yapısıdır. Eserin hem planı, hem de mimarisindeki tenasüp çok başarılıdır. Cam mozaik tezyinatı, mermer kaplamaları ve maden üzerine yapılan süslemeleri İslâm sanatında mühim bir yere sahiptir.

C- KUSAYR-I AMRA

  • Ürdün’ün başkenti Amman’ın 80 km. kadar doğusunda ıssız bir çölde bulunan Kusayr-ı Amra’nın asıl adı bilinmemekte ve esere bu adın mahallî halk tarafından verildiği anlaşılmaktadır. “Küçük saray” anlamına gelen Emevîlerin bu eseri Avusturyalı sanat tarihçisi ve seyyahı Alois Musil tarafından 1898 yılında keşfedilerek sanat tarihi camiasına tanıtılmıştır. Alois Musil buraya 1901 yılında bir sefer daha düzenleyerek, ressam arkadaşı Mielich’e kasrın çeşitli görünüşlerini ve bir kısım resimlerini yaptırtmıştır. Bu resimlerin de yer aldığı iki ciltlik kitap sayesinde dünya sanat tarihi camiası bu çok mühim eser hakkında bilgi sahibi olmuştur.
  • Araplar şehir hayatını sıkıcı ve emniyetsiz buldukları için çölü tercih ediyorlardı. Bu anlayış, Emevî halifelerinde de devam etti. Emevîlerin başkenti Şam olduğu halde daha Muaviye’den itibaren devlet işlerini çölden idare etmeye ve mecbur kalmadıkları sürece şehre inmemeye başladılar. Bu sebeple onlar Suriye ve Filistin çöllerinde Mışatta, Kasru’l-Hayrü’l-Garbî, Kasrü’l-Hayrü’ş-Şarkî, Hırbetü’l-Mefcir, Kasru’t-Tuba, Kasru’l-Harana gibi saraylar veya geçici konaklama yerleri yaptırdılar. Bunlardan Mışatta ve Kasrü’l-Hayrü’ş-Şarkî neredeyse küçük bir şehir büyüklüğünde olduğu halde Kusayr-ı Amra ve Kasru’l-Harane küçüktürler.
  • Dikkat edileceği gibi, Kusayr-ı Amra mimari bakımdan fazla gösterişli olmadığı gibi plan bakımdan da çok sadedir. Bununla birlikte eser, bütün duvarlarını kaplayan fresk tarzında yapılmış resimlerinin zenginliği ve bunların muhtevası cihetiyle İslâm sanatında son derecede önemlidir. Bu resimlerin konusunun din dışı ve erotik sahneler olması, esereİslâm sanatında ayrı bir mevki kazandırmaktadır. Açık mavi, firuze, kirli sarı, açık ve koyu kahve renklerin daha çok kullanıldığı bu resimlerin bulunduğu yerlerle konuları şöyledir: raks eden bir kadın, taht salonunda tam kapıya bakar vaziyette taht üzerine oturmuş, başının arkası haleli bir erkek tasviri. Bu mekânın diğer bir duvarında altı tane zengin giyimli erkek resminden meydana gelen bir pano bulunmaktadır. Elleriyle bağlılık veya teslimiyet işareti yapan bu figürlerden dört tanesinin başlarının üzerinde Arap ve Yunan harfleriyle Kayzer, Necaşi, Rodrik ve Hüsrev yazıları göze çarpmaktadır. Diğer iki figüre ait yazılar kaybolmakla birlikte bunlardan birisinin Türk, diğerinin ise Çin hükümdarına ait olduğu tahmin edilmektedir. Alman sanat tarihçisi Max van Berchem sarayın yapılış tarihini bu resimlere dayanarak tespit etmektedir. Van Berchem’e göre bu figürler, Emevîler tarafından mağlup edilen hükümdarları temsil etmektedir.
  • Taht salonunun duvarlarında bu resimlerden başka yıkanan bir kadını, cimnastik yapan erkekleri ve av sahnelerini konu alan resimler de bulunmaktadır.
  • Soğuklukta bulunan resimler, diğer kısımlardaki resimlere göre daha iyi korunmuş olup bunlar kışkırtıcı sahnelerden meydana gelmektedir. Duvardaki bir resimde kanatlı bir Cupid (Romalıların aşk meleği), yerde çıplak olarak yatan bir erkekle ona bakar vaziyette elini çenesine dayamış bir kadını işaret etmektedir. Soğukluğun beşik tonozu ise yapraklardan meydana gelen şeritlerle baklava dilimlerine bölünmüş, bunların içlerine birer tane olmak üzere, fülüt çalan bir erkek, raks eden yarı çıplak bir kadın, ceylan, geyik, turna, maymun, leylek, deve, yılan s. figürleri
  • yerleştirilmiştir. Hamamın ılıklık kısmındaki resimlerin konusunu ise tamamen çıplak kadın ve çocuklardan meydana gelen insanların hamam sahnesi teşkil etmektedir. Sıcaklığın kubbesi yıldız ve burç kümlerini temsil eden resimlerle süslenmiştir. Bu resim, gökyüzünü düz değil de yuvarlak olarak gösteren ilk eser olması bakımından önemli kabul edilmektedir.
  • Kusayr-ı Amra, her ne kadar küçük bir eser ise de, hafif sivri kemerlerin kullanılmış olmasıyla mimari bakımdan, süslemelerde ise fresk tarzındaki resimleriyle İslâm sanatında mühim bir eserdir. Daha tâbiin devri diyebileceğimiz bir devirde (711-715) böyle erotik sahnelerin ve dünyevî konuların resmedilmiş olması son derecede ilgi ve dikkat çekicidir. Bunlar, ilk bakışta onların halifelik ve tabiinden olma sıfatları ile bağdaşmaz gibi gözükmekle birlikte, Emevî halifelerinin pekçoğunun iyşü işrete, raks ve müzikli eğlencelere düşkün olduklarını tarihçiler bize uzun uzun anlatmaktadır.
  1. ENDÜLÜS EMEVÎLER DEVRİ İSLÂM MİMARİSİ
  2. KURTUBA ULU CAMİİ
  • Cami ihtiyaca cevap vermeyince Hakem eseri yine kıble istikametinde genişletti. II. Hakem’in ilâve ettirdiği bu kısmın dikkati çeken en önemli özelliği, mihrap önünde boylu boyunca yer alan kemer sistemidir. Büyük bir hayal gücünün, yaratma heyecanının ve mimarî maharetin eseri olan bu kemerler dünyada başka hiçbir eserde tatbik edilmemiştir. Endülüs’teki İslâm mimarisinin sembolü hâline gelen bu kemerler buradaki İslâm kültür ve medeniyetinin eriştiği seviyeyi göstermesi bakımından fevkalâde önemlidir.
  • Mansur’un ilâvesine de I. Abdurrahman’ın ilk yaptırdığı kısımda olduğu gibi avluya bakan kemerler duvarla kapatılmayıp açık bırakılmıştır. Bunun iki sebebi olup, birincisi, İspanya’nın sıcak ikliminin cami içerisindeki tesirini hafifletmek, ikincisi ise Şam Ümeyye Camii geleneğini devam ettirmek arzusudur. Bu kısımdaki avluya kubbeli bir abdest şadırvanı da yapılmıştır.
  • Eser ölçüleriyle tarihli Samerra (38.000 m2) ve 862 tarihli Ebu Dülef (28.750 m2) camilerinden sonra Orta Çağ’ın en büyük camii olma hüviyetine erişmiştir.
  • Kurtuba Camii, maruz kaldığı bütün bu değişikliklere rağmen İslâm sanatının en mühim eserlerinden biri olma hüviyetini koruyabilmiştir. Bu camiin devamlı ilavelerle genişletilmesinin sebebi, yalnızca ismi dillere destan büyük eser elde etme çabasının bir ürünü olmayıp, cuma namazının bir şehirde yalnızca bir tek camide kılınabileceği şeklindeki fıkhî anlayışın da bir neticesidir.Bilindiği gibi, Kuzey Afrika ve Endülüs’te Malikî mezhebi hâkimdir ve o zamanlarda bir şehirde cuma namazı yalnızca bir tek camide kılınıyordu. Bunun örneklerini biz Şam Ümeyye, Kudüs’te Aksa Camii’nde, Samerra’da ve diğer eserlerde de görmekteyiz. Bu anlayış, Hanefî fıkhının tesiriyle bir şehirde birden fazla camide cuma namazının kılınabileceği şeklindeki anlayışının yaygınlık kazanmasına kadar devam etmiştir. Ondan sonradır ki camilerin bu ölçüde büyük yapılmasına veya ilâvelerle genişletilmesine son verilmiştir. Böyle bir anlayış İslâm cami mimarisinin daha zenginlik kazanmasına imkân vermiştir.
  • Câmiin en mühim özelliklerinden bir tanesi de mihrap önü kubbelerinin kaburgalarıdır. Bu kaburgalar İslâm mimarisinde bilinen en eski örnekler olduğu gibi, Avrupa’da 12. yüzyılda ortaya çıkacak olan Gotik kaburgaların da ilham kaynağıdır. Bu durum, Avrupa’nın aydınlanmasında Endülüs felsefesinin, kültür ve medeniyetinin katkıları dikkate alındığında daha iyi anlaşılacaktır. İspanya’daki Yahudi mimarisinde de Endülüs İslâm sanatının derin izleri bulunmaktadır. Bundaki en büyük pay, “Endülüs’teki İslâm sanatının bir laboratuvarı” konumundaki Kurtuba Ulu Camii’ne aittir.
  1. ABBASÎ DEVRİ (750-1258) İSLÂM MİMARİSİ
  • Abbasîlerin asıl faaliyeti ilim, kültür, sanat ve mimari sahalarında olmuştur.
  • 1258 yılında Moğol kağanı Hülâgû’nun, başta Bağdat olmak üzere önemli merkezleri tahrip etmesi, bu eserlerin büyük bir kısmının ortadan kalkmasına sebep olmuştur. Abbasî eserlerinin kerpiç veya tuğladan yapılmış olması bu tahribatı daha da hızlandırmıştır.

A- SAMERRA ULU CAMİİ

  • Abbasî halifesi Mu’tasım, hilâfetin askerî gücünü teşkil eden Türklerin Araplarla karışmasını ve bu iki kavim arasında zaman zaman başgösteren huzursuzluğu önlemek için yeni bir şehir yaptırarak oraya taşınmaya karar verdi. Böylece 762 yılında Halife Mansur’un bizzat planını çizerek inşa ettirdiği Bağdat şehri terk edilerek Bağdat’ın 100 km. kadar kuzeyinde, Dicle Nehri’nin doğu yakasında kurulan yeni Samerra şehrine taşındı. 836 yılında Türkler için kurulan bu yeni başkentin adı “Gören sevinsin” anlamına gelen “Surre men rea” kelimesinden galattır.
  • Ziyadelerin diğer yapılış maksadı, cami için dış bir avlu oluşturmak, böylece sivil yapıların caminin duvarına kadar yaklaşmasını önleyerek, caminin sükûnetini temin Caminin bu kadar büyük yapılmasının sebeplerinden birisi, o zamanki “bir şehirde ancak bir tek camide cuma namazı kılınabileceği” şeklindeki fıkhî anlayış uyarınca, o şehirdeki namazla mükellef bütün cemaati kapsayacak kadar büyük yapılması düşüncesidir. Bu uygulama, Hanefî fıkhının bu konudaki aksi yöndeki görüşünün olgunlaşıp yaygınlaştığı M. X. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. Bu sebeple o devre kadar yapılan camiler ya büyük yapılmış, ya da ilâvelerle büyütülmüştür. Samerra Camii’nin bu kadar büyük yapılmasının diğer sebebi ise, devletin ihtişamının sembolik olarak dile getirilmesi arzusudur.
  • Tarihçi Mukaddesî’nin ifadesine göre bu cami, Şam Ümeyye Camii’ni gölgede bırakmak iddiasıyla yapılmış ve onun gibi zengin nakışlarla tezyin edilmiştir. Ne var ki, bu süslemelerden günümüze yok denecek kadar az şey intikal etmiştir.
  • Bu caminin, bu kadar büyük yapılmasının o devir anlayışına göre bazı haklı sebepleri olmakla birlikte bir takım sorunları beraberinde getirdiği de açıktır. Bunlardan en önemlisi akustiğin yeterli olmadığı, hoparlörün bilinmediği böyle eski camilerde arka saflardaki cemaatin, özellikle Cuma ve bayram namazlarında imamın, müezzinin ve hatibin sesini duymasının imkânsızlığıdır. Bunun için namaz kılınırken gür sesli çok sayıda mükebbirlerden (tekbir getiren kimselerden) yararlanıldığını bilmekteyiz. Bu mükebbirler, imamın, kıyam, rükû, secde, tahiyyat öncelerinde getirilen tekbirleri ve tahiyyât sonrasındaki selamları dalga dalga tekrar ederek caminin içindeki ve dışındaki bütün cemaatin duymasını sağlıyorlardı. Bu şekil bir ibâdet dinen caiz sayılmakla beraber, hatibin sesinin duyulmaması ve bunun neticesinde Cuma namazının esas gayelerinden birisi olan irşadın ve bilgilendirmenin layıkıyla gerçekleşemediğine de şüphe yoktur. Bu gibi nedenlerle daha sonraki devirlerde bu ebatta camiler pek revaç görmemiştir.
  • Samerra Camii’nin en büyük özelliği, asırlar boyunca İslâm mimarisinin en geniş mabedi olmasıdır. Emevî yapılarının aksine bu eser tuğladan yapılmıştır. Zira Samerra şehrinin yüzey örtüsü topraktan ibarettir. Camide kemerlerin kullanılmamış olması, düz damın doğrudan doğruya ayaklara oturması, eserin başka bir özelliğidir.
  • Samerra Camii’nin en mühim diğer bir özelliği, kendisinden sonra Ebu Dülef ve Fustat Tolunoğlu Camii’nde uygulanan ve ilhamını Mezopotamya’daki zigurratlardan aldığı kabul edilen helezonik minaresidir.
  • Abbasî devri süslemelerinde artık soyutlaşma başlamış, tabiatçı anlayış, yerini üsluplaşmaya bırakmıştır. Bu, İslâm sanatı açısından son derecede önemlidir. Sanat tarihçilerinden Creswell’in “C üslubu” olarak nitelendirdiği bu üslup, İslâm sanatı için fevkalâde mühimdir. Bu C Üslubunda, Türklerin daha Hunlar ve Göktürkler zamanından beri maden işlerinde yaygın şekilde tatbik ettikleri mail (eğik) kesim tekniği uygulanmıştır. Bu durum, Abbasî sarayında ve şehirlerinde bulunan Türklerle ilgilidir. Onlara bu kadar sıcak ilgi duyan Abbasî halifelerinin, onların sanatlarına da ilgi duyduğu veya bunların doğrudan doğruya Türk ustalar tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.
  • saraylardan Cevsaku’l-Hakanî Helenistik karakterli insan figürleri ve bitkisel kompozisyonları ile önemlidir. Herzfeld’in tespitlerine göre bunun çeşitli yerlerinde Arapça usta kitabelerinden başka Yunanca imzalara da rastlanmaktadır. Bu durum, buradaki Helenistik tesirin sebebini de açıklamaktadır.

 

  1. TOLUNOĞULLARI DEVRİ (868-905) İSLÂM MİMARİSİ

A- FUSTAT TOLUNOĞLU AHMET CAMİİ

  • Eserde asıl mihraptan başka beş mihrap daha bulunmaktadır. Ayaklar üzerindeki bu mihrapların iki yapılış sebebi olmalıdır: Bu mihraplar ya eseri daha sonraki yıllarda tamir ettirenlerin bir hatırası, hükümdarların hâkimiyet nişânesi, ya da İslâmdaki fıkhî bir meselenin neticesidir. Bilindiği gibi camiin asıl mihrabında her vakitte ancak bir defa namaz kılınır. İmam burada namazı bitirince, başka birisinin gelip burada namaz kıldırması mekruhtur. Bu sebeple namaza geç gelen kimselerin cemaatle namaz kılmasını sağlamak maksadıyla ayaklara böyle mihraplar konulmuştur. Bu tarz mihraplar, böyle fıkhî bir anlayış neticesinde ortaya çıkmıştır.
  • Tolunoğlu Ahmet Camii, taşın oldukça kolay temin edildiği Fustat’ta tamamen tuğladan inşa edilmiştir. Bazı sanat tarihçileri bu durumu, Samerra Ulu Camii’ni taklit ve onunla rekabete bağlarlar. Minare, revak, ayak, duvarlardaki firiz ve alçı süsleme durumunu da dikkate aldığımız zaman gerçekten de iki eser arasındaki büyük bir benzerliğin olduğunu görürüz. Ahmed’in Samerra’da yetişmiş olması böyle bir benzerliği daha da anlamlı kılmaktadır. İnsanların eski vatanlarındaki hatıralarını yeni yurtlarında devam ettirmelerinin en yakın örneği, Endülüs Emevîleri’nin Kurtuba’da yaptırdıkları Ulu Cami’de eski başkentleri Şam’daki Ümeyye Camii’nin bazı özelliklerini kullanmış olmalarıdır. Endülüs Emevîleri nasıl ki eski vatanlarındaki bu eseri olduğu gibi taklit etmeyip daha geliştirmişseler, Tolunoğlu Ahmet Bey de gençliğini geçirdiği Samerra’daki Ulu Camii’nden ilham almıştır. Bu sebeple bu eserde Abbasî sanatının derin izleri bulunmaktadır. Bununla beraber Tolunoğlu Ahmet’in yaptırdığı bu camide bir önceki eserde görülen kusurların giderilmesine çalışılmıştır.

 

EMEVÎ VE ABBASÎ ÜSLÛBU ARASINDAKİ FARKLAR

1- Gerek Emevîlerin, gerekse Abbasîlerin camileri çok büyük ebatta yapılmıştır. Bununla birlikte, Abbasî camileri daha büyüktür. Mesela Samerra Ulu Camii içten içe 157 x 240 m. olduğu halde, Şam Ümeyye Camii’nin içten içe ölçüleri ortalama 136 x 87 metredir.

2- Bölgenin jeolojik yapısına bağlı olarak Emevî yapılarında taş, Abbasî yapılarında kerpiç veya tuğla kullanılmıştır. Bu sebeple Abbasî eserleri sağlam olarak günümüze intikal etmemiştir.

3- Emevîler eserlerinde atnalı, yuvarlak ve dilimli kemerleri kullandıkları halde, Abbasîler sivri kemerleri tercih etmişlerdir. Samerra Ulu Camii’nde olduğu gibi Abbasîler bazen hiç kemer kullanmamış, düz damı doğrudan doğruya ayakların üstüne oturtmuşlardır. Hâlbuki bilhassa Kurtuba’da olduğu üzere Emevîler’de kemer gayet zengin ve çeşitlidir.

4- Emevî eserlerinde kubbe de başarılı şekilde ve sevilerek kullanılmıştır. Buna mukabil onların halefleri kubbeye iltifat etmemiş, onun yerine örtü olarak düz damı secmişlerdir.

5- Abbasî camilerinde minare, yükseldikçe daralan içi dolu bir gövdenin etrafında helezonik bir rampanın dolaşması ile meydana gelen malviya tipinde iken, Emevî minareleri kare planlıdır.

6- Emevîlerin başkenti Şam olması sebebiyle, bunların sanatlarında daha ziyade Bizans ve Helenistik tesirler hâkimken, Abbasî eserlerinde Türk ve Sasânî tesirleri daha fazladır. Bu özellikle mâil kesim tekniğinde, Samerra C üslûbu denilen mücerret karakterlerin iyice belirgenleştiği alçı süslemelerde ve sivri kemerlerde kendisini belli etmektedir.

7- Emevî yapılarında süslemeler hem içeride, hem de dış cephede yeralmaktadır. Buna karşılık Abbasî eserlerinde daha çok iç kısımlarda görülmektedir.

8- Emevî yapılarında tezyinat tabiatçı bir karakter arz eder. Hâlbuki Abbasî sanatında nebatî şekiller olduğu gibi değil, üsluplaştırılarak resmedildiği gibi, geometrik ve hayalî motifler de görülmeye başlar. Böylece Abbasîler zamanında özellikle Samerra’daki yapılarla birlikte İslâm sanatında mücerret şekiller yerleşmeye başlar. Bunlar, daha sonra Fatımî, Karahanlı, Gazneli, Selçuklu ile birlikte daha da soyutlaşarak İslâm sanatının asıl karakterini kazanmasına zemin hazırlamıştır.

9- Emevî saraylarındaki resimlerin konusu arasında insan figürü çok fazla yer tutar. Hatta bunların bir kısmı erotik sahnelerdir. Cevsaku’l-Hakanî’de görüldüğü üzere Abbasî saraylarında da insan figürü zaman zaman kullanılmakla birlikte bunlar arasında erotik sahneler fazla görülmez.

10- Abbasîler bu süslemeleri genellikle alçı (ştuk) üzerine yapıyorlardı. Onların zamanında az oranda çini ve mozaik de kullanılmıştır. Buna mukabil Emevîler, eserlerini tezyin ederken fresk ve cam mozaiği tercih etmişlerdir.

11- Sütun başlıkları Emevîlerde çok çeşitli olup büyük kısmı Hrıstiyan ve Roma eserlerinden devşirmedir. Abbasî eserlerindeki lâleyi hatırlatan bu başlıklar Abbasîlerin kendi buluşlarıdır.

12- Emevîler zamanında türbe yapıldığını bilmemekteyiz. Onların mezarları Abbasî saltanatı sırasında tahrip edilmiştir. İlk devirde Abbasîlerin de türbe yaptırdıklarını bilmiyoruz. Bununla beraber İslâmdaki ilk türbenin Abbasîler zamanıda yapıldığını biliyoruz. Kubbetü’s-Süleybiye adına 862 tarihinde yapılan bu türbe sekizgen planlı olup kubbe ile örtülüdür.

 

ÜNİTE 4

TÜRK İSLAM SANATI VE MİMARİSİ

  1. ANADOLU DIŞINDA TÜRK İSLAM SANATI VE MİMARİSİ
  2. KARAHANLI DEVRİ (960–1212) MİMARİSİNE GENEL BAKIŞ
  • Karahanlıların dini yapıları ile birlikte İslam mimarisinde taçkapı anlayışı da gelişmiş; Abbasi süsleme elemanlarında soyutlaşmaya doğru gördüğümüz gelişme, burada geometrik tezyinatın artık tamamen hâkim olmasıyla yeni bir safhaya ulaşmıştır.

 

  • Ayrıca kûfi ve sülüs yazılar, muhteşem taçkapılarda süsleme elemanı olarak yerini almıştır.

 

  1. GAZNELİ DEVRİ (962-1186) MİMÂRİSİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
  • Türklerin mimaride yeni ve değişik üslup elde etme çabalarının en güzel bir delili olarak Gazne’deki Mesud’un ve Behram Şah’ın sekiz kollu yıldız şeklinde yükselen tuğla süslemeli minarelerini gösterebiliriz.
  • Bu saray ortadaki düzgün dikdörtgen avlunun dört yanında bulunan dört eyvanı ve taht salonundaki duvar resimleriyle önemlidir.
  • Kaftanlarda, yumuşak çizmelerden ve pantolonlardan ibaret giyimleri ve “ay yüz badem göz” diye tarif edilen simaları ile bu resimlerde doğrudan doğruya Uygur resimlerinin tesiri görülür.
  • Taht salonu duvarlarını süsleyen insan figürleri tarihçilerin etraflıca tasvir ettikleri sultanın muhafız teşkilatının kıyafet ve silahlarını aynen temsil etmektedir.
  1. BÜYÜK SELÇUKLU DEVRİ (1040–1157) MİMÂRİSİNE TOPLU BAKIŞ
  • Birinci olarak, kaynağı genellikle Orta Asya evlerine dayandırılan dört eyvanlı, avlulu câmi ve medrese mimarisi Selçuklularda daha da yaygınlaşmıştır. Tamamen tuğladan yapılan, alçı ve tuğla malzemelerle tezyin edilen bu câmilerde mihrap önü büyükçe bir kubbe ile örtülmüştür.
  • ikinci olarak câmilerde mihrap önü kubbesini kare bir şema üzerine yerleştirilerek sekiz ayak üzerine oturtmuşlardır.
  • Üçüncü olarak, medreselerde başlayan dört eyvanlı plan, camilerde de tatbik edilmiştir.
  • Dördüncü olarak, Doğu ile Batı arasındaki çok önemli ticaret yollarının bu imparatorluğun sınırları içinden geçmesi, ribat adıyla anılan kervansarayların gelişmesine sebep olmuştur.
  • Beşinci olarak, Büyük Selçuklular türbe mimarisinde de başarılı eserler meydana getirmişlerdir.
  • Bu türbeleri genellikle iki katlı olup yer seviyesinden altta kalan kısmı mumyalık, üst kısma ise mescit adı verilmektedir. İçinde cenazenin defnedildiği yer olan mumyalığa dışarıdaki başka bir kapıdan girilmekteydi ve genellikle kare mekânlıydı. Ortadaki mescit ise sembolik bir mihrap ihtiva etmek ve ölen kimsenin hatırasını canlı tutmak için yapılmıştı.

 

 

  1. Diğer Türk İslam Devletlerinin Mimari Eserlerinden Örnekler

ELHAMRA SARAYI (NASRÎLER):

  • Elhamra (kırmızı) adı, saray binalarının inşasında kullanılan malzemenin renginden ötürü verilmiştir.
  • Elhamra sarayının tezyinatında genellikle alçı, çini ve mermer, belli oranda da ahşap kullanılmıştır. Süslemelerde çeşitli renklerin yanı sıra altın yaldıza da yer verilmiştir. Süslemelerin esasını zengin bitkisel motifler teşkil etmekle birlikte bunlarla ustaca kaynaştırılan hat unsurları da dikkat çekecek boyuttadır.

 

 

 

KAHİRE BAYBARS CAMİİ

  • Eserde Tolunoğlu Camii’nin etkileri görülmektedir.

 

KAHİRE SULTAN HASAN MEDRESESİ

  • Türk Memluk medrese mimarisinin en başarılı eseri olan Sultan Hasan Medresesinin portali, 150 m. uzunluğundaki kuzey cephesinin batı köşesinde bulunmaktadır.

 

ŞAM BUSRA GÜMÜŞTEKİN MEDRESESİ

  • Medrese, kubbeli avlusu ile Büyük Selçuklu geleneğinden ayrılmakta olup, bu formuyla daha sonraki gelişmeler açısından önem arzetmektedir.

 

AHLAT EMİR BAYINDIR KÜMBEDİ

  • Kümbet, Ahlat’ta Emir Bayındır için 1492 tarihinde yapılmıştır.

 

TEBRİZ GÖK MESCİT

  • Karakoyunlu hükümdarı Muzafferuddin Cihanşah tarafından 1465 yılında yaptırılmıştır.
  • Tuğladan inşa edilen eser, adını firuze rengi çini mozaik süslemelerinden alır.

 

SEMERKANT ULUĞ BEY MEDRESESİ

  • Medrese, iç ve dış duvarlarını bezeyen lacivert, firuze ve beyaz renkte sırlı tuğla ve çini mozaikleri ile meşhurdur.

 

GUR-İ MİR/GUR-EMİR TÜRBESİ

  • Firuze rengin hakim olduğu türbenin kasnağını dolanan birkaç metre boyundaki yazılar oldukça dikkat çekicidir.

 

AHMET YESEVİ TÜRBESİ

  • Yüksek taç kapısı, büyük kubbesi ve çini süslemeleri ile dikkat çekicidir. Timur’un vakfetmiş olduğu iki ton ağırlığındaki dev tunç kazan da burada yer almaktadır.

 

 

 

 

TAC MAHAL

  • Eser, Babürlü Sultanı Şah Cihan tarafından genç yaşta ölen eşi Mümtaz Mahal anısına 1630-1647 yılları arasında Agra’da inşa ettirilmiştir.

 

 

  1. ANADOLU’DA TÜRK İSLAM SANATI VE MİMARİSİ
  2. ANADOLU SELÇUKLU DEVRİ (1075-1318) MİMARİSİ
  3. CÂMİLER

CEPHELER VE DUVARLAR

  • Selçuklu yapılarında güzellik, yapının bütününde değil parçalarda arandığı için, tezyinat mimarinin önüne geçmiştir.
  • Bu sebeple, başta taçkapı olmak üzere mihrap, minber, minare, minber ve sütun başlıkları gibi unsurlar önem kazanmıştır.

 

ÖRTÜ SİSTEMİ

  • Selçuklu devri camilerinin inşasında toplu mekan elde etmek çabası olmadığı için merkezi veya büyük çaplı kubbelere yer verilmemiştir.
  • Kubbe, bu devir camilerinde, kıble istikametini vurgulamak maksadıyla sadece mihrap önü mekânında kullanılmıştır.

 

  1. MEDRESELER
  • Birçok medresede bâninin kendisi için yaptırdığı türbe de mevcuttur. Bazı eserlerde kitaplık da vardır.
  • Dış dünya ile irtibatı en aza indirmek içi nodaların sokağa bakan pencereleri yoktur. Aydınlatma iç avluya açılan pencerelerden sağlanmıştır. Fakat taş işçiliğinin en zengin örneklerinin sergilendiği muhteşem taç kapılar ve mavinin çeşitli tonları ile elde edilen ve zaman zaman yazının da yer aldığı geometrik ve bitkisel ağırlıklı zarifçini süslemelere katılan su sesleri, öğrencilere huzurlu bir atmosfer sağlamakta idi.

 

 

 

III. KÜMBETLER

  • Türklerin İslamiyet’i kabulünden önce bir iki örnek dışında İslâm dünyasında âbidevî mezar anıtları yapılmamıştı. Türkler, hem Kehf suresi 21.ayetini daha gerçekçi yorumladıklarından, hem de İslâm öncesi hayatlarındaki ölü kültüne ve kurgan mimarisi tecrübelerine istinaden, daha Karahanlılar’dan başlayarak ölülerinin hatırasını ebedileştirmek için türbe mimarisini geliştirdiler.

 

 

  1. HANLAR VE KERVANSARAYLAR
  • Selçuklu devleti ile birlikte Anadolu’da emniyetin sağlanması, Çin-Roma arasındaki meşhur İpek yolunun Karadeniz’in kuzeyinden tekrar güneyine geçmesini temin etti.
  • Bu sebeple iktisadi ve sosyal hayatı daha da canlandırmak için, başta sultanlar olmak üzere vezirler ve valiler İran’la Ege, Akdeniz’le Karadeniz arasındaki ana yollar üzerinde pek çok han ve kervansaray yaptırdılar.
  • Yolcuların din, milliyet, cinsiyet ve mevki makam farkı gözetilmeksizin beraberlerindeki hayvanları ile birlikte üç gün bedava olarak konuk edildikleri, doyurulup tedavi gördükleri bu kervansaraylar kale, karakol ve askeri üs olarak da hizmet görmekte idi.
  • Kale gibi sağlam mimarileri ile emniyeti, zaman zaman hayvan kabartmalarının da kullanıldığı zarif ve zengin tezyinatları ile de serveti ve şefkati temsil ederler.
  • Asıl taçkapı ile aynı nefasette tezyin edilmiş olan ahır kısımlarının taçkapıları, Türklerin estetik anlayışlarını ve dünya görüşlerini sergilemesi bakımından anlamlıdır.

 

ANADOLU SELÇUKLU MİMARİSİNDE SÜSLEME

  • Gerek câmilerin gerekse medrese, han, kervansaray, dârûşşifa, tekke gibi diğer mimari eserlerin taş tezyinatında özellikle Moğol istilâsından önce geometrik şekiller hâkim olmakla beraber bunlar her yapıda değişik şekillerde tatbik edilmiştir. Basmakalıp şekillerden, taklitçilikten her zaman için kaçınılmıştır.
  • Selçuklu taş süsleme sanatında kullanılan şekilleri geometrik, nebâtî, figüratif, zincirek ve kabara olmak üzere birkaç grupta inceleyebiliriz.
  • Bunlardan en önemlisi birincisi yani hendesî şekiller olup, yıldızları, baklavaları, çokgenleri ihtiva etmektedir. Ancak bunlardan hiçbirisi müstakil olmayıp, bir merkezî yıldız etrafında, birbirleriyle bağlantılı olarak sıralanmışlardır.
  • Yıldızlar içinde en çok kullanılanı on iki, sekiz, altı ve on kollu olanlarıdır. Bu yıldızların kollarının uzatılmasıyla daha küçük yıldızlar, baklavalar, poligonlar elde edildikten sonra tekrarbir yıldıza ulaşılır. Böylece bu şekiller şaşmaz bir düzen içinde tekrarlanıp dururlar.
  • Tamamen Müslümanlara has diyebileceğimiz bu sistemi, tek merkezden idare edilen Kâinattaki prensip ve hâdiselerin, İslâmiyet’in kader anlayışı içerisinde değerlendirilip taşa geçirilmesi olarak görmek mümkündür. Orada aynı zamanda Yüce Yaradan’ın işindeki düzen, âhenk ve kusursuzluk da anlatılmak istenmiştir. Ne denilmek istendiğini anlamasak bile bu geometrik şekiller karşısında bir an için düşünceye dalmamak imkânsız gibidir.
  • Bir kısmı kabartma, bir kısmı da üç boyutlu olarak yapılan Selçuklu devri figürlerinin başlıcaları çift başlı kartal, boğa, arslan, şahin, insan (kadın ve erkek), ejder, melek, siren, sfenks, nar, hayat ağacı olup bunlar tabiattaki şekilleriyle değil üslûplaştırılarak işlenmişlerdir.
  • Bu figürlerden birçoğu da mezar taşlarında bulunmaktadır. Osmanlılar devrinde kabartma olarak, hemen hemen hiç rastlamadığımız bu figürlerin Selçuklular devrinde ve bilhassa Moğol istilâsından sonra görülmeye başlanması, bunların tasvir konusundaki telâkkileriyle ilgili olmalıdır.
  • Başta on iki hayvanlı Orta Asya takvimindeki hayvan figürleri olmak üzere bütün bu kabartmalar da eski Türk inancının izlerini bulmak mümkündür.
  • Yenilmezlik sembolü olduğu anlaşılan bu aslan kabartma ve heykellerine Kayseri ve Konya kalelerinde de rastlamaktayız. Kezâ Diyarbakır Ulu Câmii, portalinde ise aslan-boğa mücadelesi tasvir edilmiştir. Kayseri Döner Künbed ve Erzurum Yakutiye’de çift aslan resmedilmiştir. Aslan, Bektaşîliğin yaygın olduğu yerlerde ise Hz. Ali’nin sembolü olmuştur.

 

MİMARLAR VE USTALAR

  • Sultanların, vezirlerin ve beylerin birçoğunun ince zevkli, kültürlü ve çok yönlü kimseler oldukları bilinmektedir.
  • Sultan I. Alâeddin Keykubad şâir olduğu kadar mimarlıkta, marangozlukta, resimde ve saraçlıkta da maharet sahibi idi. Bu durum, diğer Orta-Çağ Türk ve İslâm hükümdarları için de söz konusuydu.
  • Bu sebeple mimârî hünere sahip böyle simâlar, eserin plânını hazırlayıp, gerektiği yerde müdahale ediyordu.

 

ANADOLU SELÇUKLU DEVRİ MİMARİ YAPILARINDAN ÖRNEKLER

 

DİYARBAKIR ULU CAMİİ

  • Diyarbakır Ulu Camii, planı, ortadaki transepti ve kare planlı minaresi bakımından Şam Ümeyye Camii’ni andırması, avlunun doğu tarafındaki iki katlı revakları, avlunun kuzeyindeki Şafiler Camii ve Mesudiye Medresesi, silmelerdeki süslemeleri, çiçekli kufi kitabeleri, aslan-boğa mücadelesini gösteren figürleri, çeşitli kemerleri gibi özelliklerinden dolayı Türk İslam sanatları ve mimarisinde önemli bir eserdir.

 

KIZILTEPE/DUNAYSIR ULU CAMİİ (ARTUKLU)

  • İnşasına Yavlak Arslan tarafından başlanıp 1204 yılında kardeşi Artuk Arslan tarafından tamamlanan eser, Artuklu cami mimarisinin şaheseri olarak kabul edilmektedir.

DİVRİĞİ ULU CAMİİ

  • Portaller üzerindeki süslemelere göre Barok, Tekstil, Selçuklu ve Gotik Kapı olarak ayrı ayrı isimlendirilmiştir.
  • Kartal figürü Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın arması olarak caminin batı dış cephesine yerleştirilirken, diğer kuş figürü ise belki de caminin banisi Mengücek Beyi Ahmet Şah’ın arması olduğu için konmuştur.
  • Caminin içi çok etkili ve zengin bir ifadeye sahiptir. Çok ince işlenmiş taş tonozlarda, yıldızlı mukarnaslar, ayna ve kaburgalar, iri kabartma palmetler, geometrik örgüler ve gamalı haçlar gibi motiflerden meydana gelen siyah renkli taşlardan oluşan tezyini kompozisyonlar vardır. Bazı tonozlarda ise yine siyah renkle belirtilmiş rumilerden oluşan süslemeler de bulunmaktadır.
  • Minber, ince Rumiler ve kıvrık dallarla işlenmiş panoların geometrik yıldız örneğine göre sıralanmasından oluşmuş bir tezyini kompozisyona sahiptir.
  • Bu şaheser minberde ayrıca nesih yazılı 20 kadar kitabe bulunmaktadır. Çeşitli istiflerle yazılmış olan bu kitabeler minberde adeta bir yazı koleksiyonu gibidir.

 

KONYA ALÂEDDİN CAMİİ

  • Mimarî açıdan yapının en dikkat çeken yeri kubbeli mekandır. Burada mihrabın ve kubbenin iç kısımlarının önceleri tamamen çini mozaikle kaplı olduğu anlaşılmaktadır. Mihrabın batısında yer alan şahane ahşap minber, zamanımıza kadar gelen kitabeli tarihli en eski Selçuklu eseridir.

 

MALATYA ULU CAMİİ

  • Anadolu’da Büyük Selçuklu üslubunu devam ettiren tek eserdir.
  • İçi değişik tuğla örgülerle dekore edilen kubbenin ortasına çini mozaikten mühr-i süleyman işlenmiştir.

 

KONYA SIRÇALI MEDRESE

  • Sırçalı Medrese, tamamen simetrik, dengeli planı ile klasik Selçuklu medreselerinin ilk örneklerindendir.

 

KONYA KARATAY MEDRESESİ

  • Kubbedeki, patlıcan moru, firuze ve beyaz renklerden meydana gelen süslemeler, insana gökyüzünün sonsuzluğunu ve kozmik düzeni hatırlatmaktadır.
  • Gösterilen titiz işçilik nedeniyle on altı yıldız kümesinin hiç birisinde santimlik bir hata yapılmamıştır. Kompozisyonun giriftliği, renk uyumu ve insanda uyandırılan ve bırakılan tesirler, dikkate alındığında bunun gerisinde derin bir felsefenin, matematik bilgisinin, zengin bir ruh dünyasının, maddi refahın ve sanat aşkının bulunduğu açıkça görülmektedir.

 

SİVAS GÖK MEDRESE

  • Mescit sırlı tuğla ve çini süslemeleri ile dikkat çeker.
  • Ön cephesi oldukça muntazam olan medresenin iri plastik kabartmalı ve ince işlenmiş taş süslemeli portali tezyinat bakımından son derece zengindir.
  • Anadolu Selçuklu medrese mimarisinin en gelişmiş yapısı olan Gök Medrese’nin, eski kaynaklarda iki katlı ve 24 odadan müteşekkil olduğu ifade edilmektedir.

 

ERZURUM ÇİFTE MİNARELİ MEDRESE

  • Gerek iç gerekse dış mimarisi itibariyle Anadolu medrese mimarisinin bütün unsurlarını içinde toplamaktadır.
  • Medresenin portali, stilize ve yüksek kabartma olarak işlenmiş palmetlerden oluşan süslemeleri ile dikkat çeker.

 

KAYSERİ DÖNER KÜMBET

  • Portal cephesinin sağ tarafındaki yüzeyde bir hurma ağacı kabartması, sol tarafındaki yüzeyde ise bir hurma ağacının üstünde çift başlı kartal ve iki tarafında da birer aslanı gösteren bozulmuş bir kabartma mevcuttur.

 

  1. BEYLİKLER DEVRİ TÜRK MİMÂRİSİ
  • Selçuklu devletinin yerine kurulan beyliklerden özellikle Ege bölgesinde egemenlik tesis eden Türk devletleri, siyasî alandaki rekabetlerini sanatta da sürdürdüklerinden, pek çok yenilikler ortaya koydular. Bilhassa câmilerde gördüğümüz bu yenilikler şöylece özetlenebilir:
  • Toplu geniş mekân
  • Son cemaat yeri
  • Revaklı avlu
  • Açık ve kapalı kısımlar arasındaki âhengin sağlanması
  • Taçkapıların sadeleşmesi
  • Mermer kaplamanın kullanılması
  • BİNADA TOPLU ÂHENGİN SAĞLANMASI:
  • Selçuklular, eserlerini vücuda getirirken güzelliği bütünde değil parçalarda aramışlardı. Bu sebeple onlar, yapılarında sadece cephe kompozisyonuna önem vermiş, diğer yerlere gereken ihtimamı göstermemişler, dolayısıyla da yüksek kubbe ve minarenin nisbetsizliği kendini her zaman belli etmiştir.
  • Bursa Orhan Bey Câmiinde görüldüğü üzere toplu âhengin sağlanması endişesi, ilk defa Beylikler Devri eserlerinde ortaya çıkmıştır.
  • Selçuklu mimârî eserlerinde cephe haricinde gördüğümüz çıplaklık ve âhenksizlik, Beylikler Devri eserlerinde büyük oranda giderilmiştir.

 

BEYLİKLER DEVRİ MİMARİ YAPILARINDAN ÖRNEKLER

  • Beyşehir Eşrefoğlu Camii
  • MANİSA ULU CAMİİ:
  • Manisa Ulu Camii, Türk İslam sanatları ve mimarisinde şu özellikleri bakımından önemlidir:
  • 1-) Mihrap önü kubbesiyle önemli bir yenilik getirmektedir. Ancak, kubbeli mekanın dışında kalan bölümler itibariyle de, geleneksel çok destekli cami plan tipinin bir devamı sayılmaktadır.
  • 2-) Külliye planı olarak Beylikler döneminde gelişmiş bir külliye örneğini oluşturmaktadır. Ayrıca, medresenin cami yanında yer alması da Selçuklu geleneğinin bir devamıdır.
  • 3-) Ortası şadırvanlı, revaklı avlu düzeni itibariyle Beylikler döneminde ilk uygulanan yapı olması bakımından önemlidir.
  • 4-) Avlu ile harimin yaklaşık aynı büyüklükte olması ve birbirine kaynaştırılması önemli bir gelişmedir. Dolayısıyla bu durum, Klasik Osmanlı döneminde gelişecek olan cami avlularının Batı Anadolu’daki öncüsü olmuştur.
  • 5-) Manisa Ulu Camii’nde yan kapıların olması da önemli bir yeniliktir. Çünkü bu, ileride Klasik Osmanlı çağında da görülecektir. Bunun tek örneği ise Anadolu dışında, Kahire Baybars Camii(1266–1269)’nde görülmektedir.
  • Selçuk İsa Bey Camii1
  • Balat/Milet İlyas Bey Camii (Menteşeoğulları)

 

 

  1. OSMANLI MİMARİSİ
  2. Osmanlı Cami Mimarisine Genel Bakış
  • Yaklaşık 620 yıllık Osmanlı idaresi boyunca kesintisiz devam eden imar faaliyetlerini dikkate aldığımızda Osmanlı mimarisini a) Beylikler devri, b)Klasik üslup, c) Barok, d) Ampir, e) Karma, f) Millî, g) Mahalli üsluplar olarak sekiz grupta inceleyebiliriz.

 

  1. BEYLİKLER DEVRİ OSMANLI MİMARİSİ (1299-1453)
  • odalarda bulunan ve diğer câmilerde alışık olunmayan ocaklar, dolap nişleri, ve göz göz raflar, bu tip câmilerin yapılış amaçlarının ciddi şekilde tartışılmasına sebep olmuş, sonuçta bunların cihat için dışarıdan gelen alperenlerin barınması ve manevi eğitimi için yapılmış çok fonksiyonlu zâviyeli câmiler olduğu yolundaki Semavi Eyice’nin tezi kabul görmüştür.

 

 

  1. KLASİK OSMANLI MİMARİSİ (1453–1755)
  • Bu klâsik devir Osmanlı mimarisi, devletin seçkin idarecilerinin parasal destekleri, hırsları, ince zevkleri ve teşkilatçılıkları kadar saray mimarlarının, nakkaşlarının, hattatlarının, taş, ahşap, sedef vb ustalarının bilgi ve becerileri yanında çeşitli şekillerde perakende olarak temin edilen diğer sanatkârların elinde şekillenmekteydi.
  • Kendisini özellikle kurşun kaplamalı kubbe mimarisinde belli eden bu üslupta Selçukluların aksine tezyinat ve parçaların estetiği değil, kullanışlılık, sağlamlık, toplu mekân ve bütüncül estetik ön plana çıkarılmıştır.
  • Düzgün yontulmuş kesme taşların geniş ve ferah mekânlar elde etmek için göze en hoş gelecek ritim, denge ve oranla takdim edilmesi diye özetleyeceğimiz bu mimaride tezyinata dahilde ve ihtiyaç miktarınca yer verilmiştir.
  • Mimarlık tarihçileri, Sinan’ın Ayasofya’nın plânına dönmesini öykünmeye değil,onun statik ve estetik problemlerinin nasıl halledileceğini gösterme arzusuna bağlarlar.

 

 

  1. BAROK DEVİR (1755-1845)
  • Avrupa’da 16. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkıp 18. yüzyılın ikinci çeyreğinden başlayarak Osmanlı eserlerinde tatbik edilen, C, S, O ve istiridye şekilleriyle ifadesini bulan bir tarzdır.
  • Bu üslupta mukarnasların yerini profilli silmeler ve antik tarzı hatırlatan çıkıntılar, gülbezeklerin yerini kenger yaprakları, kubbelerin etrafındaki uçan payandaların yerini armut biçimli şişkin ağırlık kuleleri, sivri kemerlerin yerini yuvarlak kemerler almış, ve kemerlerin kilit taşları çıkıntılı yapılarak vurgulanmış, dairesel, yumurta, hatta kalp ve armut biçiminde pencereler kullanılır olmuştur.

 

 

  1. AMPİR ÜSLUP (1845-74)
  • O devirde “devletin resmî üslubu” olan ve “Tanzimat üslubu” olarak da anılan Ampir üslup, mimaride Yunan tapınaklarının Korint tarzındaki sütunları, üçgen alınlıklı cephe anlayışları ve keskin hatları ile dikkat çekmektedir.
  • Mahmud, Abdülmecid ve Abdülaziz’in Batılılaşma siyasetlerinin ürünü olan Ampir üslup câmilerinde avluyu çevreleyen revaklar terk edilmiş, süslemede ise Dor üslubundaki sütunlar, fiyonglar, alt tarafları duvarlara bağlanmış perdeler, Roma kabartmalarını hatırlatan kuş ve hayvan motifleri kullanılmıştır.
  • Genel olarak II. Abdülhamit döneminde revaç bulan bu akım, sultanın siyasetteki arayışlarına ve denge politikasına benzer şekilde yeni arayışlar ve terkipler sergilemektedir.

 

 

  1. KARMA ÜSLUP (1871-1909)
  • ‘‘Yeni Klasik Üslup”, “Birinci Ulusal Mimarlık Akımı” da denilen buüslup, İttihat Terakki Fırkası’nın, öncülüğünü Ziya Gökalp’in yaptığı Türkçülük fikri ile serpilip gelişmiş olup Selçuklu ve Osmanlı klasik mimarisini yeniden ihya etmek gayesinde idi.

 

 

  1. MİLLÎ ÜSLUP (1909-29)
  • Bilhassa hareketli cephe mimarisi, küçük armudi kubbeleri, cephede çini kullanımı, cumbaları, çıkmaları, mukarnasların tekrar kullanımı ve daha çok Selçuklu kökenli bitkisel motiflerin klâsik devir Osmanlı zevki ile tatbik edilmesiyle dikkati çeker.

 

OSMANLI CAMİLERİNDEN ÖRNEKLER

BURSA ORHAN BEY CAMİİ

  • Cami Bursa ve çevresinde görülen “Ters T” planlı camilerin ilk ve önemlilerindendir.
  • Odaların, icrayı kaza yani mahkeme salonu-adalet işlerinin yürütüldüğü mekanlar, medrese odaları olarak veya zaviye amaçlı kullanıldıkları ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden muhtemelen en doğrusu, zaviye veya tabhane olarak kullanıldıklarıdır.
  • Çünkü, bir şehirde bir veya iki mahkeme salonu bulunur, ayrıca daha o dönemlerde bile eğitim-öğretim için medreseler yapılmaya başlanmıştı.

 

 

 

 

BURSA ULU CAMİİ

  • Camiyi, Yıldırım Bayezid, Niğbolu zaferinden sonra bu zaferin anısına yaptırmıştır.

 

BURSA YEŞİL CAMİİ

  • Yeşil Camii’nin adı ve şöhreti, inanılmaz bir kalite ve zenginlikteki çini kaplamalarından gelmektedir. Osmanlı çini sanatı burada muhteşem bir üslupla ortaya çıkmıştır. Bunlar, Selçuklular’dan tamamen farklı olarak, levhalar halinde, çok renkli sır tekniği ile yapılmıştır.
  • Geometrik geçmeler, rumiler, lotus ve palmetler yanında, yenilik olan hatayiler, şakayıklar, natüralist karakterde çiçekler ve nebati motiflerle rozetler görülmektedir.
  • Son yıllarda Yeşil Cami’de, duvarların üst kısmında ve kubbelerde temizlenen sıvaların altından, çiniler kadar zengin, çok renkli kalem işleri meydana çıkarılmıştır. Bu süslemeler caminin, aslında bir saray gibi zengin, fakat mubalağaya kaçmayan, mimariye bağlı ve ona tabi bir süsleme sanatının en parlak abidesi olduğunu göstermektedir.
  • Bursa Yeşil Camii, Türk İslam sanatları ve mimarisinde, zaviyeli camilerin en gelişmiş örneklerinden biri olması, kuzey cephesindeki mermer tezyinatlı portali, pencerelerin dış sövelerindeki mermer ve çini süslemeleri, kalem işi tezyinatı, çinili mihrabı, orta mekândaki fıskiyeli şadırvanı, odalardaki alçıdan ocak ve dolap nişleri, muhteşem çinileri ve çinilerle tezyinatlı hünkar mahfili gibi özellikleriyle çok önemli bir eserdir.
  • Edirne Eski Cami
  • Edirne Üç Şerefeli Cami
  • Eski Fatih Cami
  • İstanbul Beyazıt Camii
  • Üsküdar Mihrimah Sultan Camii
  • İstanbul Şehzade Camii
  • İSTANBUL SÜLEYMANİYE CAMİİ:
  • Minarelerdeki toplam bu on şerefenin camiyi yaptıran Kanuni’nin onuncu padişah olduğuna işaret ettiği söylenir.
  • Caminin içinde sağlıklı ses akustiğini ve yanan kandillerden çıkan islerin içeriyi kirletmeden hava cereyanı yardımıyla girişin ütündeki is odasında toplanmasını sağlayan ince mimarlık hesapları, Süleymaniye Camii’nin mükemmel bir tasarım ve mühendislik eseri olduğunu göstermektedir.

 

EDİRNE SELİMİYE CAMİİ

  • Tezkiretü’l-Bünyan isimli eserde Sinan, Selimiye Camii’ni kendi ifadesiyle şöyle anlatmaktadır. “Dört minaresi kubbenin dört yanındadır. Daha önceki Üç Şerefeli minareleri bir kule gibi kalındır. Bu minarelerin hem ince, hem de üçer yollu olmasının güçlüğü malumdur. Ayasofya kubbesi gibi kubbe, Devlet-i İslamiyye’de bina olunmamıştır, deyü Taife-i Nasârân’ın mimar geçinenleri Müslümanlar’a galebemiz vardır derlermiş. Ol kadar kubbe durdurmak gayet müşkildir dedikleri bu hakirin kalbinde, bir azim ukde olup kalmış idi. Mezkur cami binasında himmet edip biavnillâh, sâye-i Sultan Selim Han da ızhâr-ı kudret edip, bu kubbenin Ayasofya kubbesinden altı zira kaddin ve dört zira derinliğin ziyade eyledim”.
  • İstanbul Sultan Ahmet Camii
  • İSTANBUL NUR-U OSMANİYE CAMİİ:
  • Nur-u Osmaniye Camii, planı ve dalgalı yay kemerleri yanında deniz kabukları, akant yaprakları ve “C” ve “S” kıvrımlı motifler gibi değişik tarzlardaki tezyinatı ile yeni bir üslubun (Türk Barok Üslubu) özelliklerini taşıyan ilk büyük eserdir.

 

  1. DİĞER OSMANLI MİMARİ ESERLERİ
  • Bursa’da, plânını II. Murat’ın bizzat belirlediği türbesi de Çandarlı Türbesi gibi mevcut haliyle iki ayrı mekândan meydana gelmekte olup, Allah’ın rahmetinden mahrum kalmamak için sandukanın üstündeki kubbenin ortası açık bırakılmıştır. Bu türbenin asıl önemli tarafı ise muhteşem süslemelerle donatılan saçağıdır.
  • Mimar Sinan’ın yaptığı bu ikinci hamam biri kadınlar, diğeri erkekler olmak üzere iki ayrı hamamdan meydana gelmektedir. Halkın ihtiyacını karşılayacak yeterli sayıda yapılmış olduğu ve çok odun ve su sarfiyatına yol açtığı için yeni hamam yapımı İstanbul’un bazı semtlerinde 1768 yılında III. Mustafa tarafından yasaklanmıştır.
  • Osmanlıların neredeyse câmiler kadar yaratıcı oldukları diğer eserlerin başında su tesisleri Selçuklu ve Artukluların sade çeşmelerine mukabil Osmanlı su tesisleri halkın yalnızca su ihtiyacını karşılamakla kalmayıp, devrin dünya görüşünün ve sanat anlayışının sergilendiği, estetiğin ön plana geçtiği, bu sebeple çeşitlilik ve ihtişam kazandığı yerlerdir.

23 Aralık 2018 Saat: 18:53

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış. Neden ilk yorumu siz yapmıyorsunuz?

Yorumunuz...

Mesajınız: